left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow Diğer arrow SÜVARİ DERGİSİNİN İLGİNÇ GÖRÜŞLERİ ÜZERİNE
Saturday, 11 February 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
SÜVARİ DERGİSİNİN İLGİNÇ GÖRÜŞLERİ ÜZERİNE Yazdır E-posta
Yazar Bülent Danişoğlu-SHP PM Üyesi   
Tuesday, 10 June 2008

Süvari Dergisini bu dergi çevresinde yer alan bir grubun SHP’ye üye olmasından sonra tanıdım. Partinin mail gruplarında yapılan tartışmalarda bazı konularda farklı düşüncelere sahip olduğumuz anlaşılıyordu. Bu da sol bir parti için olağan bir durumdu. Ama bu arkadaşlarımızın tüm çözümlemelerinde tarihe –ve tarihin belirli bir yorumuna- başat bir rol yüklemeleri, bana göre tartışmaların tıkanmasına yol açıyordu. 

Tarihin anlam ve öneminden, Marksist çözümlemelerdeki ağırlıklı yerinden uzun uzadıya söz etmenin gereği yok. Tarih bir toplumsal yapıyı anlamak için elimizdeki en önemli araçlardandır. Bunun böyle olması, yaşadığımız dünyada karşımıza çıkan her sorunu tekrar tekrar tarihi bağlamı içinde ele alıp yorumlamayı gerektirmez. Özellikle, yaşadığı dönüşümler sonucu bugün uluslararası piyasanın bir parçası haline gelmiş kapitalist bir ülke olan Türkiye’de, tarihsel yapıların önemini hızla kaybetmekte olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle siyasi bir partinin platformlarında tarih tartışmalarının yer almasını, partinin amaçları açısından yararsız ve önemsiz görüyorum. Ama parti dışı platformlarda bu tür tartışmalar elbette ki yararlıdır. 

Sevgili dostum Ömer Gürcan bu konulardaki düşüncelerimi Süvari Dergisine yazmamı önerdi. Süvari bunun için uygun bir ortam olabilir çünkü bu dergide yer alan yazılarda anlamakta zorlandığım, belki de yanlış anladığım görüşler var. Bu yazıda bu görüşler üzerinde durmak istiyorum. Niyetim bir tarih tezi eleştirisi değil. Yalnızca dışarıdan bir bakışla, bana tuhaf gelen bazı ifadeler üzerindeki görüşlerimi yazacağım. Bu yazı belki de Süvari Dergisinin kendini kendi dışındakilere daha iyi anlatmasına katkıda bulunur. 

Okuduğum yazılarda tarihimizin ‘orijinal’liğinin sıklıkla vurgulanması dikkatimi çekti. Küçük yaştan beri “biz bize benzeriz” yargısı beynine zerkedilmiş ve bundan kurtulmak için yoğun çaba sarfetmiş biri olarak bunun beni irkilttiğini söylemeliyim. Orijinallikten ne kastedildiğini merak ediyorum. Elbette ki Vanuatu, Pakistan, Belçika gibi bir çok ülke, diğer ülkelerden oldukça farklı bir tarihe sahiptir. Hemen her ülkenin orijinal yanlarından söz edilebilir. Her ülke gibi Türkiye’nin de orijinal yanlarının olduğu muhakkak. Ama bir dizi benzerliği göz önüne almayarak farklılıkların öne çıkarılması bize ne kazandırır? Bunları yazan arkadaşlar muhakkak ki sosyal bilimlerin genellemeler ve tasniflere dayalı olarak yapıldığını biliyorlardır. Genellemeler ister istemez belirli ölçülerde ‘kabalaştırmaları’ da içerir. Belirleyici olmadığı düşünülen ayrıntılar ihmal edilir, anlamlı olduğu düşünülen benzerlikler çözümlemeye temel alınır. Örneğin orta çağlarda Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde birbirinden çok farklı özellikler taşıyan toplumsal yapılar oluşmuştur. Biz bunların hepsini feodalite başlığı altında ele alıyoruz. Farklı bir bakış açısıyla bu dönemi başka türlü tanımlamak da mümkündür. Ama mutlaka bir genelleme, sınıflandırma yapmak zorundayız. Orijinal ya da yegane (unique) örnek olarak tanımlamak bilimsel olmadığı gibi yararsızdır da. 

Bu söylediklerim, ayrıntıların önemsiz olduğu anlamına gelmez. Üretilen tahılın cinsinden, kent surlarında kullanılan malzemeye kadar ayrıntıların önemi vardır. Ancak bu ayrıntılar genellemeler ile belirlenen sistematiğe yerleştirince anlam taşırlar, aksi takdirde keyfi seçmelere dayalı olarak, çözümlemelerimizde hak ettiğinden fazla ya da az değer kazanırlar. Çünkü bir yapının yegane olduğunu varsayınca elimizde ayrıntıları değerlendirecek bir araç kalmaz. 

Belki de orijinallikten kastedilen bu değildir. Belki yalnızca, Marx’ın Avrupa ülkeleri için düşündüğü –ve sonradan bazılarının bir şablona dönüştürdüğü- üretim tarzı aşamalarının Türkiye için geçerli olmadığı kastedilmektedir. Doğrusu ben de böyle bir düşünceye katılırım. Ama bu durumda da bir orijinallikten söz edemeyiz. Çünkü burada da Osmanlı’yı çok aşan, hayli geniş bir coğrafyadaki toplumsal yapıları kapsayan, dolayısıyla sınıflandırmaya müsait bir benzerlik söz konusudur. Marx buna Asya tipi üretim tarzı demiş ve çok üstünkörü bir şekilde tanımlamış. Zaten adı bile fazla anlaşılamadığını, sadece Avrupa dışında farklı bir yapı olduğunun sezildiğini ima ediyor. Ama Marx’tan sonra bu konuda çok sayıda çalışma yapıldı ve birçok tarihçi Osmanlı’nın ATÜT kapsamında ele alınabileceğini savundu. Hatta Bizans’ın bile bu kapsamda olup olmadığına ilişkin tartışmalar yaşandı. ATÜT yaklaşımı bana makul geliyor. Ama önemli olan bu değil. Marx’ın fazla Avrupa merkezci düşündüğünü, dünyanın öbür taraflarını iyi tanımadığını söyleyerek bu kavramı toptan reddedebiliriz. İtirazım olmaz. Yeter ki belirli bir sistematik dahilinde, düşünsel tutarlılık gözeterek çözümleme yapılsın, olguları seçerken keyfi davranılmasın. Orijinallik iddiası bu riski fazlasıyla taşımakta. 

Süvari Dergisi ile ilişkili yazılarda, Kıvılcımlı’dan miras ‘tefeci-bezirgan’ kavramının da sürekli olarak ve tüm zamanlar için kullanıldığını görüyorum. Anladığım kadarıyla bu terim esas olarak tüccar sınıfı için kullanılıyor ve miri toprak rejimi çöktükten sonra ortaya çıkan mültezimlerle de ilişkilendiriliyor. Bana bu terimin vurgulanması da iki açıdan sorunlu geliyor. Birincisi; Osmanlı’da tüccar sınıfının ülke ekonomisinde ve toplumsal yaşamında diğer sınıflara göre belirleyici etkisi olduğunu gösteren veri yoktur hatta merkezi bürokrasi ve feodalleşme eğilimindeki yerel beylere göre çok zayıf olduğu aşikardır. Ayrıca iltizam sistemi de 600 yıllık imparatorluğun ömründe sınırlı bir dönem etkili olmuştur. O zaman neden tefeci-bezirgan takımına bu kadar önem atfedilip, bugüne kadar taşınıyor? Burada ikinci soruna geliyoruz. 

70’li yıllarda Türkiye’nin neden geri kaldığı, Osmanlı’nın neden kapitalizme geçemediği üzerine çok tartışma yapılırdı. Bazıları, ATÜT buna olanak vermediği için bu topraklarda burjuva yetişmediğini söylerdi. Bazıları da, tam kapitalizme geçilecekken emperyalizmin gelip, burjuvalaşma potansiyeli taşıyan nüveleri yok ettiğinden yakınırdı. Daha sonraki dönemlerde başka yorumlar da çıktı. Bunların arasında tefeci-bezirgan yaklaşımı “evet, sermayeye dayalı bir sömürü vardı, ama sömürenler tefeci-bezirganlardı, bunlar burjuva olmadığı gibi burjuvalaşması da mümkün olmayan kan emicilerdi” diye basitleştirilebilecek bir görüşü ifade ediyor. Bununla da kalmıyor, tefeci-bezirgan kavramını günümüze de taşıyor. 

Batı burjuvazisinin kökeninde de tefeciliğin ve ticaret sermayesinin yattığı bilinmeyen bir şey değil. Sermaye birikiminin öncelikle kendi halkını sömürerek sağlandığı da öyle. Bu uğurda zaman zaman kaba güce ve zorbalığa başvurulduğu da. Sonuçta bir sanayi burjuvazisi oluşmuş ve bunlara kökenlerinden ötürü tefeci-bezirgan falan demiyoruz. Peki, Türkiye burjuvazisi için neden bu terim kullanılıyor? Anlaşılan, yüz yıl süren devlet eliyle burjuva yetiştirme politikalarına ve ülkeden sürülen gayrimüslimlerin mülklerine el konulmasına rağmen, bunların burjuva olamayacağı varsayılıyor. Kıvılcımlı’nın bu görüşlerini oluşturduğu dönemde gerçekten devletten bağımsız bir burjuvazinin var olduğunu söylemek zordu. Ama bugün, 2008 yılında, ülke ekonomisinin büyük bölümüne burjuvazinin sahip olduğu, tarımın payının yüzde onlara düştüğü, ücretli emeğin toplam istihdam içindeki payının arttığı, ihracatta sanayi mallarının ağırlık kazandığı bir ülkede yaşıyoruz. Öyle bir ülke ki, TÜSİAD onayladığında darbe yapılıyor, onaylamadığında yapılamıyor. Böyle bir ülkede tefeci-bezirgan gibi arkaik bir kavramın yeri var mı? 

Anlamakta zorlandığım bir konu daha var. Türkiye’de bazı insanların ‘ilkel komünal toplum’ eğilimlerini sürdürdüğü, hatta bununla kalmayıp bu eğilimler doğrultusunda siyasal eylemler yaptığı varsayılıyor. 

İnsan ilk şaşkınlıktan sonra, böyle akıl almaz bir zaman kaymasına neden ihtiyaç duyulduğunu düşünüyor. Sanıyorum, işçi sınıfından olmayan gençlerin, işçilerin katılıp katılmamasını umursamadan, her şeyi göze alarak devrimci mücadeleyi başlatıp sürdürmesine bir açıklama getirmeye çalışılıyor. Bu, gerçekten de doyurucu bir şekilde açıklanması kolay olan bir konu değildir. Ama yine de ilkel komünal topluma özlem açıklaması kabul edilemez. 

Bir kere, ilkel komünal toplum, insanın insanlaşma sürecinin ilk evrelerine ilişkin bir varsayımdır. Üretimin, kurumlaşmanın, hiyerarşinin, mübadelenin, malın, mülkün olmadığı bir dönemin yaşam tarzı tasavvur edilmiştir. Marx’ın döneminde bu konuda doğru dürüst bilimsel araştırma yoktu. Aradan geçen dönemde çok sayıda araştırma yapıldı. Başlangıçta mutlaka klasik tanıma uygun bir komünal dönem yaşanmıştır. Ama araştırmalar bu dönemin değişmeksizin tarımsal üretimin başlamasına, yani artık ürün elde edilmesine ve bireysel mülkiyetin ortaya çıkmasına kadar sürmediğini gösteriyor. Örneğin daha yeni Urfa Göbeklitepe’de, tarımsal üretime geçmemiş ama yerleşik ve kurumsallaşmış toplumlara ait bilgiler elde edildi. Örneğin, tarımsal üretimden ve adı bilinen uygarlıkların oluşumundan çok daha önceden Kafkasya’dan Mezopotamya’ya, alet yapmaya elverişli bir taş olan obsidiyen ihraç edildiği biliniyor. 

Bunların ne önemi var, denebilir. Sözünü ettiğim zaman kaydırması yapılmasaydı önemi olmayabilirdi. Ama ilkel komünal toplum özellikleri çok yakın zamanlara kadar uzatılarak, barbarlıkla bağlantısı kuruluyor. Barbarlıkla komünal toplum arasında bağlantı kurulunca, Orta Asya’dan gelen göçebe Türkmen gruplarının komünal özellikleri olduğu kanısına varılıyor. Oysa bu gruplar da dünyanın diğer göçebe toplumları gibidir. Yani sadece talanla yaşamazlar. Toprağa olmasa bile sürüye dayalı mülkleri vardır. Aile, din, yönetim gibi kurumlara ve hiyerarşiye sahiptir. Diğer toplumlarla ticaret yaparlar. Tabii ki bu sayılanlar yerleşik tarım toplumlarına göre daha zayıftır ama bu zayıflık onlara komünal bir nitelik kazandırmaz. 

Bütün bunlar bir yana, günümüzün siyasal tavırlarına tarihin karanlıklarından gerekçe aramak, bizi kanıtlanması olanaksız yorumlar arasında sonuçsuz kalmaya mahkum tartışmalara götürür. Mesela, ‘Anadolu’da binlerce yıl köleci toplumlar yaşamıştır, yani bu toplumlarda nüfusun çoğunluğu köledir, halkımızın bugün baskılara bu kadar kolay boyun eğmesinin nedeni köle kökenlerinden kaynaklanmaktadır’ gibi bir tezi inandırıcı bulmak mümkün mü? O zaman, neden daha eski bir üretim tarzına dayalı açıklamalar inandırıcı olsun? 

Başka konular da var ama Süvari’nin tarzına uygun olarak tarihle ilgili sorulardan başlamak istedim. Umarım verimli bir tartışmaya yol açar veya belki de zaten sürmekte olan bir tartışmaya bir kenarından katılmış olurum.

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: SÜVARİ DERGİSİNİN İLGİNÇ GÖRÜŞLERİ ... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right