|
TÜRKÇE LİBERALİZM Bir gün uyandık, ortalık toz duman… 2. Cumhuriyet tartışmaları başlamış. Ardından birden Atatürk Cumhuriyetçileri ortaya çıktı. Birden ‘millet’ kavramının önüne geçen kavram ‘Cumhuriyet’ olmuştu… 2. Cumhuriyet fikrinin tartışılmaya başlaması, Sabah gazetesinin, 25 Ocak 1991 tarihli sayısında, Prof.Dr.Mehmet Altan imzalı bir makale ile başladı. Bu fikrin babası ise Hürriyet yazarlarından Özdemir İnce olarak kabul edilir. Bu arada bazı haberlere göre Cemal Gürsel’de 2. Cunhuriyet fikrinden bahsedermiş. Ancak bizi ilgilendirilen, Kare Ası Özdemir İnce, Cengiz Çandar, Mehmet Atlan ve Ertuğrul Özkök olarak bilinen 2. Cumhuriyet tasarımıdır. Cumhuriyet’in öncelikli amacı Milli Burjivaziyi ortaya çıkarmak diye bilinir. Bunun için İzmir’de İktisat Kongresi bile toplanmıştır. Milli burjuva olsun diye, Devlet kesesinden beslenen ve Erol Toy’un ‘Bal Tutanlar’ kitabında yazdığı kadarı ile; yurt dışına kaçan Gayri Müslimlerin malına, mülküne konduruluveren türedi zenginler ne kadar burjuvalaşabilmiştir, burjuvalaşanları milli olabilmiş midir. Yada hangi alanda ne kadar milli olmuşlardır orasını bilemem. Ama ortaya çıkan, burjuvadan çok patron kisvesi giydirilmiş, işyeri ağası tiplemesidir, 1980’lere kadar. Tbii gerçek anlamda burjuvalaşan kesim ise pek milli görünümde değildir. Peki 2. Cumhuriyet neyi hedefliyor? 1980 yılı 24 Ocağında, bir takım kararlar alınır. Ancak örgütlü halk kesimlerinin ciddi tepkisi ile karşılaşan paket, ortada kalır. Bunun üzerine tırmandırılan şiddet ortamı 1980 darbesi ile sona erecek, içinde 24 Ocak Kararlarını hazırlayan ekibin de bulunduğu bir grup insan 1982 Anayasasını hazırlamıştır. Ancak hepimizin nedenini anlamakta zorlandığı bir durum vardır. Bir şekilde 1980 Anayasası, bazı konularda çok katıyken, bazı konularda fazlasıyla ucu açık, dolayısı ile hareket alanını genişletecek şekilde hazırlanmıştır. Özellikle 90. Madde; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” diyordu. Bu garip bir durumdu. Askerler, bu maddenin anlamını anlayamamış olamazlar diye düşünüyor insan. Aslında, Askeri yönetimin ardından gelen Özal dönemi, sanki Anayasa’daki boşlukların niye bırakıldığını anlatır gibiydi. Artık ciddi bir muhalefet yoktu. Ülke serbest piyasa ekonomisinin gereklerine uygun yapılandırılıyor, Yabancı Sermayeye açılıyor ve çeşitli kredilerle alınan paralar, yeni kapitalistlere ise sermaye olarak veriliyor, bir miktarı da halka ulufe dağıtılarak muhalefetin oluşması önleniyordu. İnsanlar bu günleri için yarınlarını unutmuştu. Ancak bu kez korkunç bir enflasyon ortaya çıkmaya başladı. Alınan yüksek faizli kredilerin ödemeleri geldikçe Vergi, Fon, Kesinti, Zam… Fiyatlar sürekli arttırılıyordu…. AKP’nin bugün yaptıklarına ne kadar da benziyor değil mi? Devlet kesesinden yine yeni zenginler yaratılıyor… Karşılığında üretim beklemeden, devlet kesesinden ‘yoksullara’ yardımlar yapılıyor… Giderek artan vergiler, yeni kesintiler ve dolardaki düşüşe rağmen dinmeyen temel girdi zamları…. Ve hortlayan enflasyon… 1980’lerin sonunda ve 1990’ların başında artık muhalefet oluşmaya başlamıştır. Ancak şiddeti körüklenen, çözümü anılmayan, indirgenen Kürt sorunu ve bunun şiddetiyle taçlanan milliyetçilik ve şovenleşme… Serbest Piyasa Ekonomisinin altüst edici olarak ülkeyi dönüştürmeye başlaması ile hız kazanan Muhafazakarlaşma… Son olarak; Sovyet blokunun dağılmasıyla ortaya çıkan, sosyalist çöküntü bu muhalefetin belini kırar. Enteresan bir biçimde, bu dönemde, kısa zaman önce Abdullah Öcalan’a kardeşim diyen İşçi Partisi (Doğu Perinçek grubu) ile Yalçın Küçük, bir anda şerit değiştirip, giderek milliyetçileşen bir üslup kazanmaya başlarlar. Böylece soldan koparabildikleri pek çok kişiyi, milliyetçi cepheye sürükleyecektirler. Tam bu dönemde, Türkiye’de yeni bir liberalizm de ortaya çıkmaya başlar. İşte bu liberallerin ortaya attığı bir kavramdır 2. Cumhuriyet. Özal’dan fazlasıyla etkilenmiş, eski solcuların oluşturduğu liberal takım, Ülkenin Küresel Kapitalizm furyasına tam olarak kendisini verebilmesi için, şu andaki Cumhuriyette daha fazla bir şey kalmadığını düşünüyorlardı.. 2. Cumhuriyet önerisine bazı kamuflajlar bulunmalıydı… Bu yeni tip liberalizm, kendisine hedef kitle olarak soldan umudu kalmayan kesimleri seçmişti. Ortam bunun için çok müsaitti. Zira ortada elle tutulur sol bir yapılanma yoktu. 2. Cumhuriyetin Küresel Kapitalizme Entegrasyon Parojesi olduğunu gizleyebilecek, onu özgürlük projesi gibi gösterecek bir tek olgu vardı; Avrupa Birliği(AB)… Evet; ‘Aslında 2. Cumhuriyet bir haklar ve özgürlükler projesiydi… Türkiye mevcut haliyle AB Üyesi olamayacağından kabuk değiştirmeliydi… Türk halkı, Türkiye Vatandaşları hakkettikleri gibi yaşamalıydılar…. Türkiye bir özgürlükler projesi olan AB’nin bir parçası olmalıydı… Bu nedenle 2. Cumhuriyet… Kulağa hoş geliyordu tüm bu söylemler. Kısa sürede solun büyük kısmının çekim kapsamına girdiğini hissediyorlardı. Söylemler tam gaz haklar ve özgürlükler kapsamında sürdürülüyordu. Ancak, haklar ve özgürlüklerin kapsamı birkaç ön plandaki sorunun dışına hiç çıkmadı. Bu normal karşılanmalıydı, zira bunlar öncelikli kabul edilmeliydi. Pek çoğuz bu büyüye kapılmış… ‘Yaşasın Demokrasi, Demokrasi için, Özgürlükler için AB’ye’ diye çığrışıp duruyorduk. Hatta bu satırların yazarı, kendini Marksist olarak tanımlayan ağabeylerine ‘Aman ha, durun, bu AB bizden şu ana kadar ciddi hak ve özgürlük talebinde bulunmadı. Birkaç madde haricinde AB’nin öncelikli talepleri Gümrük Birliğinin geliştirilmesine ve sermaye dolaşımının özgürleştirmesine yöneliktir.’ vb dediğinde adeta soğuk duş etkisi yaratmış, hakaret yemişti. ‘Ne demek AB’ye yan bakılır mı? Biz özgürlükçüyüz bak, sen özgürlükçü olmazsan seni linç bile ederiz.’ tarzı yeni demokratik yaklaşımı, sonra yaptıklarına pişman olup, bu kez de Cumhuriyet Mitinglerinde derman arayacak bu ‘Marksist’ ağabeylerimden görecektim. Yani giderek ortaya çıkan, 2. Cumhuriyetin hedefinin, daha çok gayri milli burjuvaziyi yaratmak, yani Küresel Kapitalizme Türkiye’yi eklemlemek olduğu açığa çıkmaktaydı. Ancak, bu konuda aldatılmış pek çok sosyalist bunu kendine itiraf etmeye hala cesaret edememektedir. İktidar Olmanın Dayanılmaz Hafifliği; 27 Şubat 1998’de Askerler Refah Partisi ve DYP Koalisyonuna karşı sert bir bildiri yayınlayacaktır. ‘Postmodern Muhtıra’ olarak anılan bildiriyle siyasi hayatı sona eren Erbakan, yerine uzaktan kumandalı görüntüsü veren Recai Kutan’ı getirecektir. Eski tip siyasetini, yani kendi doğrularını kurdurduğu Fazilet Partisi kanalı ile savunmaya devam edecektir. Bu arada İstanbul Belediye Başkanı R.Tayyip ERDOĞAN, okuduğu bir şiir yüzünden mahkûm edilmiştir. Bir yandan da, Erdoğan ismi üzerine spekülasyonlar yapılmakta, bir yandan yeni bir partinin hazırlıkları açığa çıkmaktadır. Evet AKP’nin Türk siyasetine dahil olması yakındır. AKP çoğu kişi tarafından, hem bir muhtıra karşısında ortaya çıktığı için sivil, hem de kökenindeki partinin tezlerini eskide bıraktığı için, demokratik, uzlaşmacı ve özgürlükçü olarak algılanmıştır. Liberaller bu partiyi sahiplenir ve savunurlar. Ayrıca lideri cezaevinden çıktığı için mazlum olmanın rüzgarını da arkasına alır. O da Avrupa Birliği, haklar özgürlükler demektedir… Liberallerle aynı şeyleri istemekte sadece Türban’a biraz daha fazla vurgu yapmaktadır. Ancak, Postamodern darbe ile tezlerini değiştiren bir siyasi oluşumun, gerçekten sivil olarak kabul edilip, edilmeyeceği tartışılmaz. Haklardan ve özgürlüklerden ne anladığı da…. Yada Türban meselesinin, gerçekten daha acil problemleri olan kesimler arasında öncelikli olması gerekip, gerekmediği de… AKP, kısa sürede iktidara yerleştirilir. Büyük Medyadan, İslamcılara, Liberallerden, Sosyalistlere pek çok kesimin desteğini almışlardır. AKP başlangıçta hızlı bir reform sürecine girişir. CHP bu süreçte AKP’nin büyük oranda destekçisidir. Hatta bir yasa çıkarılarak, Erdoğan’ın siyaset yasağının sona ermesinde de CHP’nin büyük katkısı olacaktır. Ardından, ‘tamamen tesadüf’ Başbakan’ın eşinin memleketi olan Siirt Milletvekili Fadıl Akgündüz (Jet Fadıl)yaptığı yolsuzluklar nedeni ile yargılanmasına ve Millet Vekilliğinin düşmesine karar veriliyor. Fadıl Akgündüz Millet Vekilliği düşürülmeden kısa süre önce yurt dışına kaçıyor, bir daha kendisinden haber alınamıyor. Ve Siirt ‘Eniştesi’ R.T. Erdoğan’ı sahiplenip, Başbakan olmasını sağladı. AKP’nin hızlı çıkışı yaklaşık 2-3 sene civarı sürecektir. Bu süreçte AB’nin, İMF’nin, Dünya Bankasının ve Dünya Ticaret Örgütü’nün ‘Özellikle ortak olan’ taleplerine hızlı yanıtlar verilerek, yabancı sermayenin Türkiye’ye girişi, Yabancıların Türkiye’de mülk edinmesi ve Türkiye’de ülkelerindeymiş kadar rahat yaşamaları garanti altına alınır. Bu ‘reform’lardan bazıları, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için de kısmi hak ve özgürlükler içeriyorsa da, bu farklı yasalarda yapılan değişiklerle aslında sınırlandırılabilir bir hale gelmiştir. Yani, erkin istediğine verip, istediğinden alabileceği bir şekilde verilen hak ve özgürlükler ağırlıktadır. AKP bu ortamda, giderek durumu kötüye giden halk kesimlerinin tepkilerini ve üzerinde yoğunlaşacak baskıyı üç sacayağı olan bir politikayla maniple etmeye çalışır; 1- Yoksul birey ve ailelere yapılan (ve uygulaması Hükümetin keyfiyetine dayanan, her an durdurulabilecek) sosyal yardımlar, 2- Toplumu kutuplaştıran, iki parça haline getiren bir söylem. (Bu iki kutupta bulunan siyasi ve sosyal aktörlerin, kendilerini birbirlerine karşı vazgeçilmez kılmak için sert tonda kullandığı hamasi söylemler yığınıdır. Kutuplaşma ideolojiler üzerinden sürdürülür.) 3- Sonsuz bir mağduriyet söylemi. (Aslında her tökezlediğinde bir şekilde kendine koltuk değneği yapabileceği bir mağduriyet görüntüsü, adeta bilinçli bir şekilde önüne sunulur. Biraz sonra ele alacağımız e-muhtıra bunun en ilginç örneğidir.) Kısa sürede gerçekten sol olanlar hayal kırıklığına uğrar. Ancak pek çoğu, sol da ciddi bir muhalefet göremediğinden, hala solun büyük kesimi büyüden kurtulamadığından, ulusalcılığa doğru akmaktadır. Aslında olup bitene bakıldığında iki kutuplu bir Türkiye yaratılmaya çalıştığı, solun da bu iki kutup arasında paylaştırılarak, solun köküne rahmet suyu okunmaya çalıştığı anlaşılmaktaydı. Solun büyük kısmı derin uykusundan gözünü açıp, solun kutuplaşmanın bir parçası olmaması gerektiğini görmesi, ‘e-muhtıra’ adı verilen, Genel Kurmay’ın sitesinde yayınlanan garip ve anlamsız bir metnin yayınlanmasını buldu. ‘e-muhtıra’ adı verilen bu garip metin, AKP’nin düşen prestijini toparlamasına, muhalif kesimleri yanına çekmesine epey yardım etti. Ancak sol’da aslında tam anlamıyla fiyasko’da olsa önemli bir deneyim olarak kabul ettiğim ‘Ortak Aday ‘ kampanyasını kotardı. Bu seçimden sonra büyük bir farkla % 48 oy olarak, Meclisin 2/3’ünü (Oy 1/2, elde edilen vekalet 2/3) ele geçiren AKP bir yandan Türkiye’nin partisi olurken, Meclisin yeni Partisi DTP Millet Vekillerinin elini sıkmıyordu. Böylece baştan Türkiye’nin Partisi olmayı elinin tersiyle itiyordu. Sol Uyanıyor; İlk kez, seçim öncesi ortamda, bu iki kutbun dışına çıkmaya çalışan, kendine uygun bir yol arayan sol, 1 Mayıs 2007’de ‘Ne Şeriat, Ne Darbe’ der. Ancak aynı zamanda, Taksim çevresinde ciddi bir polis saldırısına uğrayacaktır. Bu dayakla kendine gelecek kalan sol da, hızla sol olan farklı bir yol için arayışa girecek, bu ortamda konuşulmaya başlamış, Ortak Aday kampanyası, hızla şekillenip, seçimlere yetişecektir. Hatta bir sürprizle ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras Meclis’e de girecektir. Buradan sonra birden liberallerin sola karşı tavrı değişmeye başlar; Liberallerin kendine diktiği elbiseyi dar bulan ve liberallerin aslında Küresel Kapitalizmin kollayıcısı olduğunun farkına varan Sosyalistler, artık Liberallere göre; ‘Ortayolcu, Kemalizm’le hesaplaşamamış geri insanlardır. Çatışma sertleştikçe, sol ulusalcı olur, Marksizm’in ulusalcılığa müsait bir yapı olduğu tesbit edilir ve Ergenekon imdada yetişir. Bu dönemde hepimizin tepkisini çeken TKP’nin Ergenekon konusundaki öngörüsü adeta doğru çıkar. Bura da bir parantez açmakta yarar görüyorum. Bizim anladığımız sosyalizm, Enternasyonal bir sosyalizm olup, yurtseverlik anlamın da sadece yerele sahip çıkma anlayışımız vardır. Ancak, yerele sahip çıkan, enternasyonalizmi tamamen reddetmeyen bir yurtseverlik anlayışını da elbette birlikte hareket edilebilecek bir değer olarak kabul edebiliriz. Benim anlatmak istediğim, gerek milliyetçi-laikçi cephe, gerek muhafazakar-liberal kapitalist cephe, karşısındaki tüm unsurları homojenleştirme, tek tipleştirme amacını taşımaktadır. Yani toplum, ABD’deki Cumhuriyetçi Parti-Demokrat Parti gibi iki Kapitalist Kutup halinde şekillendirilmeye çalışılmaktadır. TKP bilerek- bilmeyerek Yurtsever terimiyle, AKP’ye muhalif olan cepheyi, kendi bakışından isimlendirmiştir. Ben bunu, Ergenekon Operasyonu’nun 3. Cepheyi yok etmek üzere kullanılan bir olgu haline getirilmiş olmasını vurgulamak üzere kullanıyorum. Önce haberler vasıtasıyla, Ergenekon’la yasadışı sol örgütlerin bağlantısı kurulacaktır. Çok geçmeden, PKK ve dolayısı ile Kürt Hareketi de Ergenekon’la ilişkilendirilecektir. (Nasılsa, pek çok sosyalist bunların Ergenekon’la bağlantılandırılmasına ses çıkar(a)mayacaktır. Zira bu, insanları bu örgüt ve grupları savunur bir görüntü içine sokacaktır. Böylece Türk tipi Liberallerin salvo atışları için zemin artık hazırdır. Artık bütün sol, eğer liberal anlayışa yakın değilse, ‘Ergenekoncu’ olarak etiketlenebilir. Bunun için, Küresel Kapitalizmden ‘Taraf’ bir gazetede platform olarak hazırdır. Saldırı önce solun tarihine çamur yapıştırmak üzerine kurulur. FKF’nin Devrimci ve Yurtseverlerden oluşan heterojen yapısı üzerinden, bütün bir 68 Kuşağı Ulusalcı olarak etiketlenerek, mesnetsiz atışlar bir tarihe kavuşturulmaya çalışılır. Artık tüm gayret kendileri gibi düşünmeyenleri Ergenekon postuna büründürmektir. Ancak en sert tepki, ne Ergenekon postunu giymeyi, ne de Kapitalist Türk Liberallerin oyununda piyon olmayı kabul etmeyenler, sosyalistler için vardır. İktidarın dayanılmaz hafifliği ile kalemler kuşanılır. Düşünce özgürlüğü adına önyargıları besleyecek kutuplaştırıcı, şoven yazılar arda arda basılır.. Artık iktidar olan ve güçlü olanla yan yana durduğunu açıkça belli eden liberaller için, düşünce özgürlüğünün bir kıymeti harbiyesi kalmamıştır. O zaten düşünce özgürlüğü derken, kendisi ve müttefikleri için düşünce özgürlüğünden bahsetmektedir. Artık müttefiki olmayacağını bildiği sosyalistlere, kandırabileceği genç beyinler olabilir diye düşündüğünden açıkça itiraz edemez. Bunun yerine pervasız ve mesnetsiz bir saldırı başlatacaktır. Elindeki iktidarı, karşıtının söz hakkını küçültüp, kendi söz hakkını büyüterek kullanmakta normal olacaktır… Sosyalistlerin, demokratlığından yararlanıp, sosyalistlerin kısıtlı iletişim araçlarında sosyalizme küfretmekte onlar için mubahtır. Sosyalistlerin tepkisinin sertleşmesi, artık tüm sol değerlere saldırmamak için bir gerekçe bırakmamıştır. Artık, Marks Emperyalist, Fidel Castro ve Ernesto Guevera Faşist, Lenin ise diktatördür. Deniz Gezmiş yurtseverlikten Milliyetçiliğe ve Askerden medet ummaktan Darbeciliğe terfi ettirilir. Her türlü riyakarlık, iftiracılık bir infial halinde Türk tipi Liberallerin şarki yüzünü ele verir. Ancak bu infial halinde kesmez bir liberali, intihale, yani bilim hırsızlığına vardırır işi. Sonuç Olarak; İktidar oluncaya kadar kendisinin bile inandığı bir masal olarak, Türk tipi Liberal, özgürlükçüdür. Aslında onun özgürlük olarak gördüğü, sermayenin özgürce hareket etmesi, ülkeler arasında gezinmesidir. O kapitalizmin her sorunu çözebileceğine inandırmıştır kendini. Kapitalizm, dünya ölçeğinde Küresel kapitalist ekonomik düzenin yarattığı çarıklıklara, kendi kendine çözüm bulabilecektir. Büyük sermaye birikimleri, büyük fonlar oluşturacak, bu fonlar doğru projeler yapılarak, sorunların çözümüne katkıda bulunacaktır. Liberal Aydınların üreteceği bu projeler, bütün toplumsal sorunları kolayca halledecektir. Oysa bu imkansızlığın teorisidir. Sorunlar yumağı zaten kapitalizmden kaynaklanmakta, aşırı tüketim, kontrolsüz üretim ve tesadüfi dağıtımla, dünyadaki dengeleri sürekli olarak yıkmakta, dengelere hassas bağlarla bağlı güçsüz devletler, her an edindiklerini, sürekli bir biçimde güçlü devletlere kaptırmaktadır. Türk tipi liberal kendi şarklılığının, kapanıklığının, muhafazakarlığının yarattığı gerilimi, solun üzerine atarak rahatlamayı umar aslında. Baştan beri kendisi ile birlikte hareket eden sosyalistleri küçük görerek, kendi küçüklüğünü kapatmak ister. Farkındadır ki, o kendini ne kadar liberal olarak sunmaya çalışsa, aslında Kapitalist Küreselleşmeye sonuna kadar açık duran, muhafazakar bir Türk aydını olmanın ötesine geçemeyecektir. Kendini liberal olarak gören bu grubun son dönem de solun üzerine yapmaya çalıştığı spekülasyonların, maniplasyonların tümü, ABD’de genelde Cumhuriyetçilerin sola karşı geliştirdiği argümanlarla paraleldir. Çok az Demokrat Fidel Castro için direk olarak diktatör sözünü kullanır bildiğim kadarı ile. Amerika’nın liberal kapitalistleri olan Demokratların, sosyalistlere bakışı, Türk Liberallerinden daha insancıldır yani. Hele Amerikan liberal sol hareketi için de böyle bir söylem kabul edilemezdir. |