|
1 Mayıs’tan bu yana bir ay geçti. İki hafta sonra ise 15-16 Haziran’ın yıldönümü var.
1 Mayıs üzerine çok yazılıp çizildi. Sol’daki genel eğilim, haklı olarak 1 Mayıs devlet terörü üzerinden AKP’nin ve yandaşı liberallerin cibiliyetinin açık seçik ortaya çıktığının dile getirilmesi ve 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkmayı sonuna dek zorlayan devrimci direncin öne çıkarılması yönünde oldu. O günü yaşayanlardan biri olarak, özellikle ikincisinin Türkiye devrimci solunun direngenliğini ortaya koyma boyutuyla büyük değer taşıdığına katılıyorum.
Ne var ki, gerçeğin gözünün içine bakma cesareti göstermek yerine, sorunu “resmi iyimserlik” mesajlarıyla geçiştiren son derece zararlı bir söylem de uç verdi. 1 Mayıs’ta Taksim Alanı’nın kazanıldığını, emekçi düşmanlarına bırakılmadığını açıklayanlar oldu.
Gerçek bu değil. Mücadele ettik; ama demir ağlarla işgal ve kuşatma altına alınan Taksim meydanını kazanamadık. İşçi hareketi, sol hareket bu 1 Mayıs’ta Taksim’den bir sıçrama gerçekleştiremedi.
Sonuç budur; ama hepsi bu değil. Tama yakın bir sonuç değerlendirmesi nedenlerin açıklıkla ortaya konulmasını gerektiriyor.1 Mayıs 2008’den ders ve ödev çıkarmak gerekiyor.
Kanımca, hiç de yeni bir keşif sayılmayacak, ama atlanmasının sonuçları bundan sonra daha da yıkıcı olacak iki ders şudur: Bir: Devletin, siyasal iktidarın, içinde devlet sendikası Türk-İş’in de bulunduğu sendikalarla pazarlıklar sonunda “izin” vereceği varsayımına dayanan “1 Mayıs’ta Taksim’e” kurgusunun yanlışlığı ortaya çıkmıştır. İki: İşçi ve sol hareketin “Taksim’de 1 Mayıs” hedefi içerik ve istem olarak sonuna dek meşru ve devrimcidir. Ancak gerçekleşmesi, sendika yöneticilerini değil işçi kitlelerini bu hedefe kazanan, 1 Mayıs öncesindeki birkaç haftaya değil bütün zamanlara yayılan ciddi bir hazırlık ve örgütlenme çalışmasına bağlıdır ve bu olmadan Taksim’i kendi başına fetişleştirmek yanlıştır. Şu saptama kesinlikle doğrudur: “İşçi sınıfı hareketi, bundan sonra ‘Taksim'le sıçrama’ beklentisinin yerine, güç ve kararlılık biriktirerek ‘Taksim'e sıçrama’ vizyonunu geçirmelidir.”*
Bu 1 Mayıs’tan gelecek 1 Mayıs’lara ilişkin bir öngörü-ders daha çıkarmamız gerekiyor. Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir. AKP, 1 Mayıs 2008’de yalnızca gaz ve robocoplarla püskürtme-dağıtma terörü uygulamadı; aynı zamanda daha geniş bir kitle hareketini ezme provası yaptı. Ama burada da hepsi bu değil. Bunlarla birlikte, ideolojik bir taarruz da başlattı. Bu taarruzun gerekçeleri iyi düşünülmüş ve emekçi sol hareketteki eski ve yapısal bir çatlağa kama sokmak üzerine kurulmuştur. “İşçi bayramına evet! Ey sendikacılar “işçi olmayanları” aranıza almayın, anlaşalım. Panayır tipi bir 1 Mayıs’ı biz de sizinle birlikte kutlamaya hazırız!”
AKP’yi “memlekete komünist partisi gerekiyorsa onu da biz kurarız” diyen devlet geleneğinden ayırmamak gerekiyor. Koşullarını olgunlaştırabilirlerse, yani sendikalarla devrimci-sol hareketin eylem birliğini bozmayı başarırlarsa, çalışma bakanı başta olmak üzere “devlet erkânının” katılacağı, “bir seferliğine” Taksim’de bir 1 Mayıs panayırına bile kalkışabilirler.
2008 1 Mayısından ders çıkarmak, bu benzer olasılıklara karşı da hazırlanmayı ve işçi sınıfını hazırlamayı gerektiriyor.
Sorun, gelip Türkiye solunun işçi sınıfı, emekçi kitleler içindeki siyasal etkisine, kitle çalışmasına, örgütsel yığınağına bağlanıyor.
Kritik dönemeçlerde inisiyatif geliştirmek gerekiyor.
Şimdi önümüzde, 16 Haziran’da çeşitli açılardan son dönem işçi hareketinin hunhar iş cinayetleriyle ve bunlara direnişle öne çıkan Tuzla tersane işçilerinin grevi var. Tuzla tersanelerinde olup bitenler, sürekli suç işleyen katil bir düzenin, tersaneler üzerinden işçi sınıfına esaret ve kölelik dayatmada ne kadar küstah ve pervasız olduğunun suçüstü resmidir. Bu dayatmanın püskürtülmesi gerekiyor. İşçi sınıfı kitlesi ve genel olarak emekçi kamuoyu cinayetlere, katliamın bugünkü sorumlusu AKP hükümetine yaygın bir tepki ve hatta infial duyuyor. Başta Limter-İş ve Nakliyat-İş olmak üzere sendikaların ve işçilerin direnişi ise sempati ve destekle karşılanıyor. Ancak, öpücükten çocuk olmadığı gibi, evlerinde oturan insanların sempatilerinden de güç ve yaptırım çıkmıyor.
Bu yıl, 15-16 Haziran görkemli işçi direnişini anmanın en iyi ve devrimci yolu, Limter-İş’in 16 Haziran Pazar günü başlatacağı grevi en aktif biçimde desteklemek, Tuzla’da yoğunlaşan mücadeleye bir gün değil her gün, akla gelebilecek her yolla dayanışma ve katkı vermektir. 30 Mayıs 2008
|