Doğu’nun devrimci dinamikleri dediğimizde özellikle iki temel olguyu dile getirmiş oluyoruz. Birincisi, kadim Doğu’nun tarihsel evrim ve birikiminin insanlar üzerindeki etkisi; ikincisi ise, mevcut sistemin devamıyla uyumlu olmayan ekonomik-toplumsal çıkarlara sahip olmasıdır. Doğu ezilen uluslar topluluğu olarak varlığını sürdürdüğü sürece, emperyalizm işbirlikçisi egemenler dışında, emperyalist hegemonyayla uyumlu yaşaması olanaklı değildir.
Doğu’nun devrimci dinamiklerini irdelemek ve bundan evrensel sonuçlar çıkarmak, anlaşılabileceği gibi, bir makalenin konusu olamaz. Olsa olsa bu konuya giriş babında bir çerçeve sunulabilir. Bu yazıda bunu denemeye çalışacağım.
Doğu’nun dinamikleri dendiğinde, önce bunun bir çerçevesini çıkarmak gerekiyor. Hangi dönemin Doğu’su, tek bir Doğu’dan söz edilebilir mi, tüm Doğu’yu genel kategoriler içinde değerlendirmek mümkün mü gibi sorulara yanıt vermek gerekiyor.
Öncelikle belirtmek gerekiyor ki, ne tarihsel olgularla, ne de sadece güncele ait olgularla, Doğu’yu da, onun devrimci dinamiklerini de anlamak mümkün değil. Kadim Doğu’ya ait özelliklerden hareket ettiğimizde ütopik sonuçlara varmak kaçınılmaz olduğu gibi, güncelden hareket ettiğimizde ise, Batı merkezli düşünceye teslim olmak kaçınılmazdır. Güncel olgularla tarihsel birikimin sentezi bize gerçek Doğu’yu verecektir. Tarihsel Doğu kavramı, Mısır’ı, Persleri, Türkleri, Rusları, Moğolları, Hintlileri, Çinlileri kapsar.
Kadim Doğu, temel olarak, kapitalistleştiği ve en önemlisi de emperyalist bir politikanın hedefi haline geldiği ölçüde, değişmeye, bozulmaya başladı. Bunu Batı’nın yeni dünyaları, Amerika ve Hindistan’ı keşfetmesi ve bunu talanla birleştirmesiyle ortaya çıkan tablo olarak da tanımlamak olanaklı. Geçen 300 yıl, özellikle de son 100 yıl Doğu’nun talanının, uygarlık merkezlerinin tahribinin tarihidir.
Yani bilinenin aksine, tarih boyunca, Doğu sefaleti, Batı da zenginliği temsil etmiyordu. Birkaç yüzyıl öncesi durum tam tersineydi. Batı, Doğu’ya baktığında ağzının suyu akıyordu; Doğu da Batı’ya baktığında, yoksulluk içinde, kendine güvensiz bir Batı görüyordu. 16. ve 17. yüzyıl Avrupalı gezginleri en fazla şaşırtan olgu, Osmanlı’da soylu bir sınıfın ve toprakta özel mülkiyetin olmamasıydı. Öte yandan, temel tüketim maddelerine kolay ulaşılması, fiyatların denetlenmesi, kamusal yaşamdaki kolaylıklar, hanlar, hamamlar, çeşmeler, hastanelerin yaygınlığı da Avrupalı misyoner gezginleri şaşırtan olgulardı. Yönetim yapısında eğitim ve beceriye verilen önem, devşirmelerin yönetimde değerlendirilmesi de, bir yandan hayranlık uyandırırken, bir yandan da tiran bir yönetim algısına neden oluyordu.
Emperyalist talan ve kapitalist bozulmayla birlikte, klasik Doğu ana özelliklerinden uzaklaşmaya, Batı’ya benzemeye başladı. Sadece ekonomisi, siyaseti değil, insanı, doğayı, toplumu algılayışı değişmeye başladı.
Doğu’yu karakterize eden, birkaç temel özellik var. Bu özelliklerin başında ise, toprakta özel mülkiyet yoksunluğu, devletin sosyal işlevler üstlenmesi, merkezi imparatorluklar, Tanrı-insan merkezli, ahlaki-manevi boyutu gelişmiş bir toplumsal ilişki. İlk medeniyetlerin (Mezopotamya, Mısır, Çin) Doğu’da ortaya çıkması, dinlerin (tektanrılı üç dinin, Budizmin, Konfiçyüscülük) doğuş merkezi olması, merkezi devlet yapısına geçmek için Batı tarzı bir uluslaşma yaşamaması, baştan bu yana merkezi devletler-imparatorluklar olarak örgütlenmesi, Doğu’yu tanımlayan ana özelliklerin tamamlayıcı unsurlarıdır.
Doğu’ya Doğu prizmasından bakmak…
Doğu’nun dinamiklerini anlamak için, öncelikle Doğu’ya Doğu’nun prizmasından bakılması gerekiyor. Doğu’ya Batı prizmasından, Avrupa merkezci düşünce sisteminden bakanlar, bırakalım Doğu’nun devrimci dinamiklerini görmeyi, orda gerilik, cehalet, barbarlık, durağanlık görecektir.
Doğu’nun prizmasından bakmak demek, belki de kimi yanlışlıkları da göze alarak Doğu’ya dair bildiklerimizin (aynı şekilde büyük ölçüde Batı için de geçerli) üzerine çizgi çekmek, Doğu’ya kendi içinden bakmak demektir. Daha doğru ifade ile bildiklerimizi yeniden kurgulamak, bilmediklerimizi de öğrenmek zorundayız. Reformcu bir tarzda değişiklikler, pansuman tedbirlerin ötesine geçmeyecektir. Çünkü, sosyalistlerimiz de dahil olmak üzere, bu zamana kadar genel olarak Doğu’ya içerden değil, Batı merkezli perspektiften baktık, Doğu’yu Batı’nın gördüğü gibi gördük.
Kadim Doğu ile bugünkü Doğu arasında temel fark, emperyalizme bağımlılığın ve kapitalist ilişkilerin yarattığı çarpıklıktır. Emperyalizm bir yandan kapitalist ilişkilerle, bir yandan da ideolojik hegemonya ile, Doğu’nun geleneksel yapısını bozmaya çalışmaktadır.
Batı bu sistemli saldırı ile Afrika’yı ve Güney Amerika’yı geleneksel yapısından uzaklaştırdı; deyim uygunsa genetiğini bozdu. Buralarda artık ne kendine özgü bir ekonomik-toplumsal faaliyet, ne de kültürel yaşam var.
Geleneksel Doğu’da da emperyalizmin yarattığı çok önemli tahribatlar var. Ekonomik ilişkiler ve politik yaşam büyük ölçüde kapitalist ilişkilere uygun hale getirilmiş, politik kurumları teslim alınmıştır. En önemli tahribat ise, Doğu’nun kimlik bunalımına sokulmasına dönük çalışmalarda görülmektedir. Üretim ilişkileri ve politik kurumlaşma, her zaman için yeniden yapılandırılabilir; sonuçta bir insan faaliyetidir. Asıl sorun tarihin öznesi olan insanların kimlik ve genetiğinin değiştirilmesidir. Zihniyet değişikliği başarıldığında, artık geriye dönüş olanaksız hale gelecek, Doğu belki de, bir daha bağımsız kimliğine dönemeyecektir.
Kuşkusuz, bugün kadim Doğu’dan hareketle ne strateji belirlenebilir, ne de kadim Doğu’yu yeniden canlandırmak olanaklı. Tarihin tekeri tersine çevrilemez. Doğu’nun devrimci dinamiği dediğimizde anlaşılması gerekenin ne olduğu doğru açıklanmak durumundadır.
Sınırlı kalıntılar bir yana bırakılırsa, ne ekonomik ilişkilerde, ne de siyasal yapılarda, kadim Doğu’dan bir şey bulmak olanaklı değil. Emperyalizm ve kapitalizm, kadim Doğu’nun ekonomik ve politik yapısına hâkimdir ve kendi çıkarları doğrultusunda değerlendirmektedir. Görece sistemden bağımsız görünen İran, Çin gibi ülkelerin bile ekonomik ilişkileri, emperyalist-kapitalist ilişkiler zinciri tarafından belirlenmektedir. En basitinden, İran petrol ürünlerini satamasa, Çin büyük emperyalist tekellere ucuz işgücü pazarını açmasa ne durumda olacağını tahmin etmek zor değil.
Biz Doğu’nun devrimci dinamikleri dediğimizde özellikle iki temel olguyu dile getirmiş oluyoruz. Birincisi kadim Doğu’nun tarihsel evrim ve birikiminin, insanlar üzerindeki etkisi; ikincisi ise, mevcut sistemin devamıyla uyumlu olmayan ekonomik-toplumsal çıkarlara sahip olmasıdır. Doğu ezilen uluslar topluluğu olarak varlığını sürdürdüğü sürece, emperyalizm işbirlikçisi egemenler dışında, emperyalist hegemonyayla uyumlu yaşaması olanaklı değildir. Bunu şöyle de ifade etmek mümkün: Emperyalistlerin BOP stratejisine temel aldığı olgular, aynı zamanda Doğu’nun devrimci dinamizmini ifade etmektedir.
Buradan çıkartılacak diğer bir sonuç ise, Doğu’nun kurtuluşunun, sadece Doğu’nun kurtuluşundan ibaret kalmaması, emperyalist egemenliğin de temellerinin çatırdaması anlamına gelmesidir. Klasik sosyalist yaklaşım, hep emperyalist ülkelerde devrim beklentisi içinde olmuş, emperyalizme bağımlı ülkelerdeki devrimleri ise, “yedek” güç kategorisinde değerlendirmiştir. Solun “sosyalist devrim”, “demokratik devrim” tartışması bile bu çarpıklığın dışavurumudur.
Dünyaya somut olgulardan bakacaksak, insanlığın geleceği, halkların ihtiyacı ve devrimci birikim bakımından bu teoriyi doğrulayacak bir veri bulunmamaktadır. Batı’nın son 100 yılını veri aldığımızda, insanlığa verdiği, kan, gözyaşı ve vahşet dışında bir şey yoktur. Batı bugün insanlığın başına büyük bir beladır ve insanlığın geleceğini karartacak bir çürüme içindedir.
Geleneksel yaklaşım, Batı’yı öncü görürken, onun kapitalist gelişmede, üretici güçleri geliştirmede öncü konumu olduğunu söylemektedir. Bunları doğru kabul etsek (kapitalist ilişkilerde öncülüğü tartışılmaz) bile, bunun insanlığın bugününe ve geleceğine ne kattığı tartışmalıdır, daha doğrusu ispata muhtaçtır. Kimse, bilimden, teknikten söz ederek, kapitalizmin insanlığa yaptığı tahribatı aklamaya kalkmasın. Bilimin de, tekniğin de burjuvazinin hizmetinde olduğu, artık tartışılmayacak, sokaktaki insanın bile gördüğü bir gerçektir.
Batı’ya umut bağlayan Marksistlerin temel yaklaşımı ise, kapitalist ilişkilerin işçi sınıfını doğurduğu, sosyalist devrimin nesnel koşullarını oluşturduğudur. Kapitalizmin işçi sınıfını doğurduğu, teorik olarak sosyalist devrimin nesnel koşullarını olgunlaştırdığı doğrudur. Hatta Marksizm Avrupa’da ortaya çıktığına göre, sosyalist devrimin öznel koşullarında da öncü olduğu söylenebilir. Bunlar doğrudur da, son 100-150 yıllık tarihsel olgularla desteklenmemektedir. İşçi sınıfı ortaya çıkmıştır, ama bu Batı’yı sosyalist devrime yaklaştırmamıştır. Marksizm Avrupa’da ortaya çıkmıştır, ama bu da Avrupa’da sosyalist devrimi kolaylaştırmamıştır. Burada ters bir durum vardır, ama şimdilik konumuz bu değildir.
Sosyalist devrimin yatağı, öncüsü sayılan Batı bu durumdayken, Doğu ne durumdadır? Kadim Doğu’yu, yani son 300 yıl öncesi Doğu’yu bir kenara bırakıyoruz (Bu dönemde Doğu’nun her bakımdan üstünlüğü tartışılmaz). Son 150 yılın olgularıyla hareket ettiğimizde, Batı’da beklenen sosyalist-emekçi devrimleri Doğu’da gerçekleşmiştir. Avrupa’da, başarılı devrim sayacağımız Paris Komünü’nün 71 günlük ömrüne karşılık, Doğu’da Ekim Devrimi perdeyi açmış, arkasından başta Çin olmak üzere bir dizi devrim sökün etmiştir. Bu devrimlerin ömrü, değişik bakış açılarından tartışmalıysa da, herhalde Paris Komünü’nün ömrüyle karşılaştırılamayacak uzun ömürlü devrimlerdir. Kapsadığı insan potansiyeli ise ortadadır.
Bu durumda, gerçekten de “ileri Batı”, “geri Asya” önyargısı saplantıdan başka ne anlama gelir? Belki de Lenin geçen yüzyılın başında bu gerçeği görerek, “ileri Asya, geri Avrupa” adıyla bir makale yazma ihtiyacı duymuştu. Devrimci bir perspektifle ve ezilenler açısından baktığımızda, yaşananlar, kimin öncü, kimin müttefik olduğunu gösteriyor?
Gerçek şudur ki, Doğu, devrimlerin yatağı olmuş, Doğu’daki devrimler geliştiği ölçüde Batı’da devrimi tetikleyici rol oynamıştır. Doğu devriminin iskeletinin bile, Batı üzerinde nasıl bir baskı yarattığını görmek için, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa rejimlerinin çöküş öncesine ve sonrasına bakmak yeterlidir. Dolayısıyla bugüne kadar olan bakış açısını tersine çevirerek diyebiliriz ki, dünyanın kaderi, Doğu’daki devrimlerin başarılı gelişmesine bağlıdır.
Doğu’ya Doğu’nun prizmasından bakmak, her şeyden önce Doğu’nun özgünlüğünü bilince çıkartmak demektir. Doğu, başta coğrafi koşulların belirlediği, sonrasında ise, dinsel geleneklerin koşulladığı, eşitlikçi, dayanışmacı ve kamucu, özel mülkiyet-zenginlik karşıtlığı bir kültürel geleneğe sahiptir. Emperyalizmin ve kapitalizmin yarattığı tüm tahribata rağmen, bu kültürel gelenek büyük ölçüde insanları zihninde ve günlük yaşamında etkisini sürdürüyor. Başta Sovyetler ve Çin’deki devrimler, Arap ülkelerinde hâlâ etkisini sürdüren Asyatik yapı özellikleri, Doğu’da bu kültürel geleneğin canlı olduğunu, ama asıl sorunun, deneyimlerden de dersler çıkartarak bu geleneğin sosyalist bir bakışla nasıl yoğrulacağı sorunudur. Kadim Doğu’nun ne olduğunu kafamızda canlandırmak için, 30’lar sonrası Sovyetler Birliği ve Çin Devrimi sonrası ekonomik ve politik ilişkilerine, Baas Arap rejimlerine bakmak yeterlidir. Bu yapıların kadim Doğu’dan en temel farkı üretim tekniklerindeki farklılık ve Batı’nın ideolojik-politik baskısıyla Doğu geleneklerinden önemli ölçüde uzaklaşmalarıdır.
Kadim Doğu’nun özeliklerine daha yakından baktığımızda, nasıl bir kültürel dokunun olduğunu ve bunun gelecek perspektifi bakımından ne ifade ettiği daha iyi anlaşılır.
Genel çizgileriyle kadim Doğu’nun özellikleri
Marx’ın da ATÜT tartışmasıyla dikkat çektiği ve daha sonrasında ilgi görmeyen, belki de üstü örtülen değerlendirmelere göre, kadim Doğu, Batı toplumlarında olduğu gibi, sınıflı toplumlar zinciri gibi bir gelişme göstermemiş, uluslaşma sürecinde merkezi devlet yapısına kavuşmamıştır. Doğu toplumları, feodal bir topluma özgü parçalanmışlık içinde değil, baştan bu yana savaşçı-merkeziyetçi imparatorluklar olarak şekillenmiş, bu çerçevede devlet ve liderler kutsallaştırılmış, büyük ölçüde mitleştirilmiştir. Doğu kültürüne göre, imparatorlar, Tanrının yeryüzündeki temsilcisidir ve büyük savaşlar, büyük sosyal projeler ancak onların karar ve iradesiyle gerçekleşir. Bunu şöyle de ifade etmek mümkün, devlet kendi insanının (“tebaası”nın) güvenliğini ve yaşamasını korumak ve kollamak zorundadır.
Sosyal yanı gelişkin sınıflı toplumlar. Doğu toplumları merkezi imparatorluklar olarak tarihsel bir gelişim gösterdikleri için, önemli sulama ve diğer bayındırlık hizmetlerinin yapılmasını da, kendine bağlı insanların yaşamını sürdürmesinin sorumluluğunu da üstlenmiştir. Öte yandan, Doğu’da iktidarlar, özellikle Osmanlı döneminde geniş toprak ve insan topluluklarına hükmettiklerinden, hükmettikleri bölgelerde, ekonomik ve toplumsal yapıya fazla bir müdahalede bulunmamış, özerk bir yönetimi tercih etmiştir. Bu özerklik aynı zamanda toprakta özel mülkiyetin gelişmediği koşullarda, dar alanlarda küçük üretimin yapılmasını koşullamış, kan bağına bağlı topluluklar arasında dayanışmacı-paylaşımcı bir toplumsal ilişkinin gelişmesini sağlamıştır. Bu toplumsal yapı, feodal ve kapitalist tarzda olmasa da, bir sınıflı toplumun varolmasını da getirmiş, devlet örgütlenmesi, halktan alınan vergilerle yaşayan bir egemen sınıfı ifade ederken, öte yandan yoksul bir halk kitlesinin de oluşmasını sağlamış, bu iki sınıf arasında kimi zaman kıyasıya çatışmalara konu olmuştur. Doğu’nun tarihi aynı zamanda yoğun sınıf savaşımı tarihidir. Rantlarla ayakta duran egemen sınıf, aynı zamanda güçlü ordusu sayesinde yönetilenlerin isyanlarının da bastırılmasını sağlamıştır.
Dinsellikle birleşen dayanışmacı, paylaşımcı, savaşçı bir kültür. Doğu toplumları, dinsel öğelerle birleşen, ama tam bir dine indirgenemeyecek bir felsefeye sahip (Budizm, Konfiçyüscülük) toplumlar olarak, kendi toplumsal ilişkilerini, genellikle toprakta özel mülkiyetin olmadığı koşullarda yaşamıştır. İslam da, Budizm veya Konfiçyüscülük de, insan merkezli, dayanışmacı-paylaşımcı felsefi akımlardır.
Emperyalizmin ve kapitalizmin tahrip ettiği Doğu
Kapitalist ilişkilerin egemenliği (emek-sermaye çatışması etkin bir dinamik). Sömürgecilik ve emperyalizmle, Doğu’nun ekonomik toplumsal yapısı büyük bir dönüşüm yaşamış, kapitalist ilişkiler, Doğu toplumlarının da, emek-sermaye temelinde bir çelişki yumağı ile yüz yüze kalmasına yol açmıştır. Bu durum, Doğu’da ciddi bir kimlik bunalımına da sahip olmuştur. Tarihine yabancılaşma, öykündüğü toplumların sömürgeci aşağılama ve baskıları, Doğu’nun kimlik bunalımına girmesine neden olmuştur. Benzer bir durum ulusal kimliklerde de kendini göstermiş, gelenek ve inançlarına aykırı bir şekilde, topluluklar ulusal kimlikler üzerinden bölünerek, birbirine düşmanlaşma eğilimine girmiştir.
Emperyalist paylaşımın merkezi ve emperyalistlerin kültürel savaş arenası. Doğu farklı bir tarihsel-toplumsal gelişmenin ürünü olarak, ekonomik bakımdan kapitalizm tarafından teslim alınsa, politik olarak bir işbirlikçi sınıf yaratılarak kontrol edilse de, kültürel bakımdan tam bir egemenlik altına alınamamıştır. Buna basit bir kültürel sorun olarak bakmak da yanıltıcıdır; kültür, tarihsel-sınıfsal karşılıkların yığınların bilincindeki yansımasından başka bir şey değildir. Birinci emperyalist paylaşımın da, ikincisinin de asıl alanı Doğu topraklarıdır. Ne var ki, bu savaşlar, Doğu’yu tümüyle teslim almaya ve emperyalist batının gereksinimlerine uygun olarak şekillendirmeye yetmemiştir. Bu savaşlar emperyalist Batı’nın ezilen Doğu’ya saldırısı kadar, bu toprakları kendi egemenlik alanına almaya çalışan Batı’nın da kendi arasında çatışmasını ifade etmektedir. Bugün yine iki faktör, Doğu’yu emperyalistler bakımından yeniden paylaşımın arenasına çevirmiştir. Afganistan ve Irak işgali bunun önemli adımlarıdır ve burada kalmayacaktır.
Zayıflayan, ama emekçiler katında varlığını sürdüren insan merkezli bir kültürel gelenek, çoğu durumda bilinçaltı şeklinde görülse bile, ezilenler ve sömürülenlerin bağrında yaşamaktadır. Başta ekonomik alan olmak üzere, son birkaç yüzyıllık gelişme, ekonomik-toplumsal alanda eski Doğu’dan pek bir eser bırakmamıştır. Ekonomik yapı kapitalist ilişkiler temelinde varlığını sürdürmekte, emek-sermaye çatışması bu toplumların temel itici gücünü oluşturmakta, politik yapılar büyük ölçüde emperyalizmin ihtiyacına uygun şekilde ayakta kalmaktadır.
Öyleyse, Doğu-Batı çatışmasının anlamı bugün nedir? Bu sorunun karşılığı, bu toplumların geçmişten getirdikleri kültürel yapıların, hâlâ ciddi bir direnç unsuru olması, yeni doğan bir sınıf olarak işçi sınıfının yıkıcı bir tehdit olarak görülmesidir. Doğu insanı için, çoğu durumda bilinçaltı bir işlev görse de, geçmiş toplumsal yapının kültürel izleri tazedir. Emperyalist-kapitalist sistemin saldırıları günlük yaşamda kendini daha fazla gösterdikçe de, bilinçaltı olan duygular dışavurmakta, ulusal, dinsel görünümlü ciddi bir sınıfsal öfke kabarmaktadır.
Ulusçuluk ve İslami kimliğin öne çıkması. Geçmiş kültürel yapının etkisi ve kapitalist gelişme ile birlikte gelişen milliyetçilik, bugün sınıfsal konum ve bilinçlerin önüne geçmiştir. Doğu, Batı tarzı bir ulusçuluk yaşamamış olsa da, Batı ulusçuluğunun Doğu’yu etkilediği, dışardan etkiyle de olsa güçlü izler bıraktığı kesindir. Özellikle 20. yüzyıl Doğu’da Batı ulusçuluğunun etkisi bakımdan zirve yapmıştır. Ne var ki, günümüzde, Batı tipi ulusçu etki, giderek sistemin bir eklentisi haline gelmektedir. Bugün ulusçuluk ırkçı bir içerik kazandığı ölçüde gerici ve halkları birbirine düşmanlaştırıcı, anti-emperyalist bir içeriğe büründüğü ölçüde de devrimci bir rol oynamaktadır. Çünkü sonuçta Batı tipi ulusçuluk, temelinde bir ırkçılığı beslemekte ya da kozmopolit bir suniliği ifade etmekte, anti-emperyalizm ise, emperyalist-kapitalist sisteme karşı kaldıraç rolü oynamaktadır. Geniş halk kitleleri için, emperyalizm, bugün dinlerine, uluslarına saldırı olarak görülmekte, kendinden görmediği Batı’ya, dinsel düzeyde Yahudiliğe, Hıristiyanlığa öfke duymaktadır. Bu tepkiler gerçektir, ama bunun sınıfsal karşılıkları oluşmamıştır. Bu öfke ve tepkiyi, emperyalizme, kapitalizme karşı örgütlemek ise biz sosyalistlerin işidir. Yüzyıllık savaşlar göstermiştir ki, salt bir ulusal ve dinsel kimlikle emperyalizmle de, onun temeli olan kapitalizmle de başa çıkmak olanaklı değildir.
Doğu’nun siyasal tarihinde ve kültüründe öznenin, tarihsel kişiliklerin çok özel bir yeri vardır. Batı kökenli olan parlamentarizmle de, çoğulcu parti anlayışlarıyla da, Doğu’nun öfkesini örgütlemek olanaklı değildir. Merkeziyetçi bir parti olarak Bolşevik Parti’nin, bu partinin önderi olarak Lenin’in, benzer bir şekilde Mao’nun Çin’de, Mustafa Kemal’in Türkiye somutunda, bir Doğu toplumunda oynadığı rol, bu ideolojik ve kültürel atmosferden bağımsız olarak ele alınamaz. Öte yandan, İttihat ve Terakki Partisi’nin Osmanlı’nın son döneminde oynadığı rol de bu bakımdan öğreticidir. Batı taklitçiliği üzerine yükselen, strateji, örgütlenme ve taktikle Doğu’nun devrimci hareketi örgütlenemez. Yerellikten başlayan katılımcı, özerk yönetimlerle, merkezi bir geçiş devletinin nasıl birleştirileceği sorunu, bu bakımdan ciddi bir şekilde düşünülmesi gereken bir sorunu oluşturmaktadır. Bu açıdan, Sovyet deneyinin, hem ortaya çıkışı ve hem de yozlaşması, ciddi bir şekilde irdelenmek zorunda. Batı’yla en yakın ilişkiye sahip Türkiye’de parlamenter geleneğin zayıflığı, olduğu kadarıyla çürümesi, diğer Doğu toplumlarında ciddi bir parlamenter geleneğin gelişmemesi de, bu açıdan incelenmeye değer bir konudur. Bununla bağlantılı diğer bir sorun da, bugün artık BOP’un ideolojik öncü kolu misyonunu oynayan insan hakları ve demokrasi söyleminin, bireyi merkeze alan ideolojik bakışların bu toprakların derinliklerinde kendini üretememesidir. Emperyalist ideolojik propagandanın tahrip edici etkisi ne olursa olsun, bu topraklarda demokrasi, toplumsal içeriği olan, eşitlik temelli, kitle demokrasisi olarak yaşayabilir, kitleler nezdinde güç olabilir. Toplumsal demokraside, burjuva demokrasisinde olduğu gibi merkezde birey değil, toplum vardır; ezilenler ve sömürülenlerin ortak hakları-demokrasisi vardır.
İki temel sorun olarak din ve ulus-millet sorununa bakış
Doğu dediğimizde, öncelikle toplumsal yaşamda ve kültürel gelenekte dinin çok temel bir rol oynadığını kabul etmemiz gerekiyor. Beğenelim, beğenmeyelim Doğu budur. Beğenmeyenlerin Batılılaşma çalışmasının geldiği nokta ise ortadadır. Dolayısıyla din sorununa bakış, Doğu’yu anlamada temel önemde. İnanç düzleminde dinsel bir inanca sahip olabilir veya olmayabilirsiniz. Konumuz bakımından bunun önemi yok. Önemli olan dinsel inançların-geleneklerin belirlediği toplumsal yaşamı doğru anlayabilmek, gelecek bakımdan sonuçlar çıkarmaktır.
Örneğin, Doğu’da ilk roman olarak tanımlanan İbn-i Tufeyl’ in Hayy Bin Yakzan’ı, Doğu’nun toplumsal yaşamına dair ilk ütopya denemesi, hatta tarihte ilk roman olarak bilinir. 12. yüzyılın başlarında yazılan bu eserde sorunlar İslami bir motifle tartışılır ve toplumsal yaşama ilişkin çıkarsamalarda bulunulur. Roman, Doğu insanının insana, doğaya, maddi ve manevi yaşama bakışının özeti gibidir. Eser aynı zamanda, Batı’da İncil’den sonra en çok okunan kitap unvanına sahip Robinson Crusoe’ya (18. yüzyılın başı) da ilham kaynağı olmuştur. Her ikisi de bir adada geçen yaşamı anlatmaktadır. Hayy Bin Yakzan’dan çok sonraları yayımlanan Robinson Crusoe ise, Batı’nın ütopyasını, insana, doğaya, toplumsal yaşama bakışını dile getirir. Sadece bu eserlerin incelenmesi bile, Doğu ve Batı’da farklı bir insan, doğa, madde ve mana kavrayışının olduğunu ortaya koyar. Hay, doğa ile barışık, zenginlik düşmanı, çalışmayı temel ihtiyaçların çerçevesinde kavrayan, sorunlar üzerine düşünmeye vakit ayıran bir tip olarak şekillenirken; Robinson zenginlik tutkunu, para eline geçtiğinde köle satın alan, adada tüm canlılara hâkim olmaya çalışan, amaçsız bir üretim ve tüketim tutkusuna sahip, doğa karşısında yıkıcı bir tip olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bunların yüzyıllarca önce yazılmış romanlar olduğunu söyleyerek, işin içinden çıkmak olanaklı değil. Evet, bu kitapların üzerinden yüzlerce yıl geçmiştir, ama bu kitaplara esin kaynağı olan Müslümanlık ve Protestan Hıristiyanlık hâlâ Doğu ve Batı çatışmasının temel motiflerinden biri olmakta, bu anlamda toplumsal-kültürel yaşamı doğrudan etkilemeye devam etmektedir. Protestanlık bu zemin üzerinde ortaya çıktı, kapitalist gelişmenin maneviyatını oluşturdu. Batı tipi bir Aydınlanma kapitalist uygarlığın da kapılarını açtı. Oysa Doğu’da İslam’ın zirveye ulaştığı dönem, tam da İslam-Doğu Uygarlığı’nın zirvesini oluşturuyordu. Batı Ortaçağ karanlığını yaşarken, Doğu her alanda yükselişin zirvesini yaşıyordu. Batı merkezli düşüncelerin iddialarının tersine, Doğu’da medeniyeti engelleyen din değil, Doğu Medeniyeti’nin, ortaya çıkan iç sorunlarına yeni düzeyde yanıtlar üreterek, kendini yenileyerek kendi içinden bir atılımı gerçekleştirememesi, bayrağı Batı’ya kaptırmasıdır. Batı talanla maddi, Hıristiyanlığın Protestan yorumuyla da manevi yükselişinin temellerini atmıştır. Doğu kendi zaafına yenilmiş, kendini yeni ihtiyaçlara uyarlayamamıştır. Bunda dinin egemen sınıfın gereksinimlerine uygun yorumu, statükoculuk önemli etkense de, belirleyici etken değildir.
Öte yandan, dinin Batı ve Doğu’da oynadığı rol de aynı değildir. Örneğin, Batı klasik Hıristiyanlıkla hesaplaşmadan, onu revizyona uğratmadan bir atılımı gerçekleştiremedi. Oysa Doğu, dinselliği bırakmadan, Batı türü reformdan geçirmeden de yüzlerce yıl hem ekonomik-toplumsal gelişmesini sağladı, hem de manevi huzurun egemen olduğu alanlar oldu. Bunda İslam dininin, son tektanrılı din olması ve toplum yaşamına ilişkin sorunların çözümünü “Mesih”, ilahi kurtarıcı gibi bir doğaüstü güce değil, Müslümanlara, kısacası insanın kendisine bırakmış olması, Konfiçyüscülüğün, Budizm’in ise bir dinden ziyade bir yaşam felsefesi niteliği taşıması çok temel yere sahiptir. Bugünkü laiklik, ılımlı İslam, İslam’da Kalvinizm gibi tartışmalara bir de bu gözden bakmaya ihtiyaç var.
Ayrıca, vurgulanmalıdır ki, İslam dendiğinde tek bir İslam’ın yorumunun olmadığını, yüzlerce İslam yorumu olduğunu unutmamamız gerekiyor. Tarihte ve günümüzde sosyalizmle İslam’ı özdeşleştiren, uyumlulaştırma çabası içinde olan bir dizi düşünür ve siyasi eğilim çıkmıştır. Bu noktada, bizde Galiyev’in, Hikmet Kıvılcımlı’nın ve Nurettin Topçu’nun, İran’da Ali Şeriati’nin din yorumlarının, İslam dünyasında önemli tartışmalara temel olan Ebu Zerr üzerine yazılanların ciddiyetle incelenmesi gerekir (Bu konuda yakın dönemde ciddi bir çalışma örneği olarak, İslamiyet dergisinin, “İslam’ın Sol Yorumu” başlıklı dosyasının incelenmesini, konuya ilgi duyanlara öneririz. İslamiyet, Cilt 5, Sayı 2, Nisan-Haziran 2002).
İkinci sorun, ulus-kavim konusuna bakıştır. Toplumsal gelişme dinamiklerine baktığımızda, Batılı anlamda uluslaşma sorunuyla, Doğu’ya özgü millet-kavim tanımlarına denk düşen içerik, temelden farklıdır. Birincisinin kaynağı, Ortaçağ’dan çıkma kapitalizm ve merkezi burjuva iktidarlarıdır. İkincisinin kaynağı ise, daha çok dinsel-kabilesel toplum yaşamıdır. Arap milleti, Türk milleti, Müslüman milleti, Hint milleti vb. gibi tanımlar, Doğulu millet kavrayışına tekabül etmektedir. Bu millet kavramında, bildiğimiz “ulus devlet” sınırlarına yer olmadığı gibi, ırkçı bir milliyetçiliğe de yer yoktur. Doğu’nun millet-kavim tanımına Batılı uluslaşmayı entegre ettiğinizde ise, 20. yüzyılın başından bu yana yaşama geçirilen, cetvelle ülke belirleme ve halklar arası boğazlaşma gerçeğine ulaşırsınız. Bu anlamda, Doğu’daki millet-kavim kavrayışına Batılı uluslaşmayı entegre edemezsiniz, aynı şekilde Batılı uluslaşmayı da Doğu’nun millet-kavim kavramıyla açıklayamazsınız.
Ulus-millet sorununa, Batılı bir gözle bakar ve sorunu “her millete bir devlet” diye formüle ederseniz, Doğu’da halklar arası boğazlaşmaya da katkıda bulunmuş olursunuz. Böyle bakılarak yakın dönemin tarihini de doğru açıklayamazsınız. 19. yüzyılın sonunda, Doğu, özellikle de Osmanlı sınırlarındaki topraklar üzerinden baktığımızda, bir dizi kavimin “ulus” bayrağını kaldırarak ayrılma eylemine girmesini, doğal bir gelişim seyri sayarsınız. Oysa bu ulus bayrağı kaldırılan coğrafyalarda, sözü edilecek bir kapitalizmin de, burjuvazinin de olmadığı gerçeği üzerine düşünmeye bile gerek duymazsınız. Bayrak kaldıranların, gerçekte Batılı anlamda uluslaşma sürecini tamamlaması ya da bu noktada ciddi bir birikimin oluşmasının temsilcileri değil, emperyalizmin Şark’ı ele geçirme, bunun için Osmanlı’yı dağıtma stratejisinin özneleri olduğu bugün artık bir senaryo değil, tarihi vakıadır. Bu konuda tereddüdü olanların ise, İngiltere’nin öncülüğünde, adeta Birinci Emperyalist Savaş’ın stratejisinin belirlendiği gizli 1905-1907 konferansının kararlarına bakması gerekiyor. Büyük Britanya Başbakanı Sir Campbell Bennerman Konferans’ın açılış konuşmasında şunları söylemişti:
“Ekselansları, tarih bize şunu öğretti: imparatorluklar doğar, gelişir, bir noktaya kadar istikrarlı yaşam sürdükten sonra çözülmeye başlar ve nihayetinde ölürler. Atina, Roma, Hint, Çin ve onlardan önce Babil, Asur, Mısır ve Pers İmparatorlukları ve benzerleri böyle olmuştur. Şu anda ihtişamının zirvesine ulaşan Avrupa emperyalizminin sonunu getirecek veya çöküşünü ve yok oluşunu engelleyecek sebep ve araçlarınız var mıdır? Avrupa yaşlı bir kıtadır. Kaynaklarını büsbütün tüketmiştir ve bitmiştir. Ama onu böylece bırakamayız. Kendi varlığımızın yok olmasına göz yumamayız. Hâlbuki daha eski ve köklü olmasına rağmen hâlâ gençlik günlerini yaşayan, daha fazla ilime, organizasyonlara, refaha koşan; bugün ezik ve güçsüz olmasına bakmayarak kendi kurtuluş reçetesini bünyesinde gizleyen bir dünya var: Ortadoğu! İşte, efendiler! Sizin göreviniz ve amacınız tam olarak budur: Refah ve hükümranlığımızı daimi kılmak için bu dünyanın (Ortadoğu’nun) kapılarını yüzümüze açmak, onun kaderini ellerimize vermektir! Yaşamımız tam olarak bu görevin başarısına bağlıdır!”
Hazırlanan nihai raporda ise şunlar söyleniyordu:
“Aynı dine, köke, dile ve anlayışa sahip Araplar ve Türkler arasında coğrafyaya dayalı farklı milletler oluşturmak.
“a) Bunlardan Türklerin büyük bir kısmı Rusya tarafından işgal edildiğinden zararsızlar. Ancak İran, Irak, Afganistan, Hindistan ve Anadolu’daki Türkler ortak yaşam anlayışlarını ve hayata bakışlarını korumaktadırlar. Bunun için, Hindistan’daki Türklere ‘Moğol’ kimliği yakıştırmak ve eritmek; Afganistan’daki Türk unsur Fars-Tacik kimliği altında tutmak ve onların Afganlaşmasına çalışmak; İran’da Türkleri yönetici konumdan yönetilen konuma düşürmek, Hindistan’daki Parsi kalıntılarından ‘eski ve kalıcı bir Fars kimliği’ tasarlamak ve bunları İran’daki İranî Bahtiyarı halklarının sahiplenmesi için yoğun faaliyete geçmek (1925 yılında İran’da Türklerin hâkimiyetine son verilmiştir); Osmanlı içindeki etniklere milli bilinçler aşılayarak Türkleri Anadolu’da yalnız bırakmak. Bunun için Türk-Arap, Türk-Arnavut, Türk-Ermeni, Türk-Kürt, Türk-Sırp, Türk-Grek arasında etnik çatışmaları derinleştirmek (En son Arnavutlar ve Araplar Osmanlıdan ayrılarak Türkleri milli düşmanları ilan etmişlerdir).
“b) Araplara gelince: Farklı Arap kimliklerini ortaya çıkartmak: Iraklı, Suriyeli, Filistinli, Mısırlı, Yemenli tarzında coğrafi ve yerel Arap kimliklerine milli ve etnik kimlik tanımı vermek. Bunların tarihleri arasında farklılıkları, dilleri arasındaki ayrılıkları ön plana çıkartmak. Aşiretler arasında ipleri kopartmak, aşiretler içindeki bütünlüğü bozarak aşiret reislerini despot bir güç haline getirmek ve onların meşruluğu içinde toprakları aşiretin değil aşiret reislerinin kontrolüne vermek (1924 yılında Aşiretler Mahkemesi, 1940 yılında Aşiretler ve Toprak Kanunlarıyla bu hedefe ulaşılmıştır). Azınlık etnikleri çoğunlukların başına getirmek (Irak’ta Sünni azınlık, Suriye’de Şii azınlık, Necd’de Suud aşireti, Lübnan’da Hıristiyan gruplar ve Dürzi kesime tanınan ayrıcalıklar bu şekilde planlandı).”
Sanırım bu olgular, Doğu’da din ve ulus-millet sorununa yeni bir bakışla yaklaşmamız gerektiğini göstermesi bakımından yeterlidir.
Doğum, ebesini arıyor
Yeni bir bakışla baktığımızda ise, Doğu’nun ne büyük devrimci potansiyel ve dinamiklere sahip olduğunu ve asıl sorununun bunun öznesini yaratmak olduğunu görürüz.
Kadim Doğu ile bugünkü Doğu arasındaki süreklilik ilişkisi ve insan merkezli, dayanışmacı, paylaşımcı geleneğin etki gücü dikkate alındığında, bugün Doğu toplumlarında varolan, ama görülemeyen, değerlendirilemeyen bir dizi değerin olduğunu, ama sosyalist bir bakışla bunlar sentezlenmediğinde de, sistemin süs bitkilerine dönüştüğünü görmek gerekiyor. Ayrıca, dışsal bir etki şeklinde de olsa, modernleşmenin Doğu toplumunda kalıcı etkiler bıraktığını, bunun da ciddiyetle değerlendirilmesi gereken bir faktör olduğunu unutmamamız gerekiyor.
Biz biliyoruz ki, ekonomik koşullardaki, üretim ilişki ve tarzlarındaki değişimle, ideolojik-kültürel alanlardaki değişim birbirini takip etse bile, bunların uyumu uzun bir tarihsel dönemi kapsar. Bugün Doğu’da emperyalizmle birlikte kapitalist üretim ilişkileri egemen olsa da, geçmişe ait ideolojik-kültürel öğeler önemli ölçüde toplum yaşamında etkisini korumaktadır.
Modernist ölçüler bakımından ve görece, Doğu Batı karşısında geri kalmış gözükse de, unutmamak gerekir ki, son 500 yılda yükseliş içinde olan Batı, Doğu’nun uygarlık merkezi olan Asya’yı tümüyle ele geçiremeden çöküşe geçmiştir. Yaratılan maddi zenginlik, Batı’nın manevi çöküşünü engellemediği gibi, yaratılan kapitalist uygarlığın insanlığı felakete sürüklemesinin de zemini oldu. Şimdi artık günün sorunu, Doğu’nun kendi dinamiklerine yaslanarak yeni bir yükseliş dönemine geçmesi sorunudur. Anti-emperyalist, emekçi karakterli devrimler, Doğu’nun kurtuluşu kadar, Batı’nın da kurtuluşunun zemini olacaktır. Enternasyonalizmin bugün en temel gereği Doğu devrimlerinin anti-emperyalist / anti-kapitalist temelde örgütlenmesidir. Doğu bu açıdan doğum sancıları yaşamakta, doğum ebesini aramaktadır. Doğu’nun da Batı’nın da gerçek tarihinin yazılacağı yeni bir döneme giriyoruz. En önemli ihtiyacı kendi tarihsel birikim ve kimliğine dayanarak, kişiliğini kazanmasıdır. Bu sağlanıp, tarihin öznesi olan emekçiler ayağa kalktığında, o zaman gerçekten de Doğu-Batı çatışması da, uygarlık farkı da ortadan kalkacak, insanlığın bilinçli tarihini yaşamasını sağlayacak dünya uygarlığına ulaşılacaktır.





