Ender Helvacıoğlu
Sosyalist kuramın gelişimi bugüne dek “Batı’dan Doğu’ya” doğru bir hat izledi. Bugün artık “Doğu’dan Dünya’ya” doğru bir hat izleyecek düzeye ulaşmıştır. Bu da Avrupa-merkezci tarih anlayışının bütün yüklerinden kurtulmayı, yeni bir tarih ve sosyalizm perspektifi geliştirmeyi gerekli kılıyor. Ana mecradan gelerek -Batı da dahil- tüm dünyayı kucaklayacak, insanlığın sömürüye ve her türden eşitsizliğe karşı verdiği mücadele birikimini miras kabul ederek, damıtarak geleceğe uzanacak bir sınıflılığı aşma girişimi. Sosyalizm perspektifimiz budur.
Karl Marx ve Friedrich Engels’in öncülük ettiği Bilimsel Sosyalist kuram 19. yüzyılda, Avrupa’da doğdu. Davası, Avrupa’da yeşeren ve serpilen kapitalist sistemi aşarak, sömürüsüz ve sınıfsız bir toplum yaratmaktı. “Avrupa’da yeşeren ve serpilen kapitalist sistemi aşma” hedefi Bilimsel Sosyalist kuramın sınırlılığını, “sömürüsüz ve sınıfsız bir toplum yaratma” hedefi ise evrenselliğini ifade eder. Avrupa kapitalizmini aşmak -o dönem için- Avrupalı emekçilerin sorunudur; ama sömürüsüz-sınıfsız bir toplum yaratmak tüm dünya halklarının. Kuramsal düzlemde Marksizmin temel çelişkisi, işte bu sınırlılığı ile evrenselliği arasındaki çelişmedir ve tarihi boyunca bütün anlamlı bölünmeleri bu temel çelişme zemininde yaşanmıştır. Bu çelişme, Bilimsel Sosyalist kuramın (dünyalılaşma yönündeki) gelişmesinin ve kapsayıcılığının artmasının da motorudur.
MARKSİST KURAMIN DÜNYALILAŞMA SÜRECİ
Marksizmin üç kaynağı
Marx’ın birçok çalışmasında belirttiği ve daha sonra Lenin’in formüle ettiği gibi Marksizmin üç kaynağı vardır: İngiliz ekonomi-politiği, Fransız sosyolojisi (sosyalizmi) ve klasik Alman felsefesi. Öte yandan Marx, 16. yüzyılda başlayıp 19. yüzyılda bütünsel çerçevesine kavuşan Bilimsel Devrimin de, kendi felsefi görüşlerinin temelini teşkil ettiğini vurgular. Kısacası Marx-Engels’in öncülleri, Adam Smith, Ricardo, Voltaire, Diderot, Rousseau, Kant, Hegel, Feuerbach, Bacon, Descartes, Kopernik, Galilei, Newton, Lavoisier ve Darwin’dir. Ve tabii Cromwell, Robespierre, Babeuf ve Ütopik Sosyalistler. Bütün bu saydıklarımız, devrimci burjuvazinin ve onun felsefesinin anıt isimleridir. Marx ve Engels, bu birikimi almış, analiz etmiş, eleştirmiş, damıtmış ve aşmıştır. Avrupa toplumunu dönüştürmek ve sınıfsız topluma yönelişinin yolunu döşemek için, kuramsal düzlemde yapmanız gereken de budur. Marx ve Engels, bu yönelişin maddi gücünü (motorunu) bulmuşlardır: Proletarya. Ve insanlığın düşünsel hazinesine kattıkları en büyük buluşları da budur.
Dikkat edilirse, bu kadarıyla Marksist kuram, kapitalizmin anavatanı Avrupa’daki emekçilerin sömürüden ve sınıflılıktan kurtuluş ideolojisidir.
Karl Marx ve Friedrich Engels, birer politikacı ve ideolog olmanın yanı sıra bilim insanıydılar. Olgulardan hareket ettiler. Analizlerini ve ulaştıkları sonuçları, mevcut verilerin elverdiği ölçüde geleceğe uzattılar. Sinekten yağ çıkardılar, ama kâhinliğe soyunmadılar, kafadan atmadılar. Oluşturdukları kuramın, evrenselliğinin yanı sıra sınırlılığının da farkındaydılar. Geliştirdikleri devrim ve sosyalizm modellerinin, Avrupa’nın gelişmiş kapitalist ülkeleri için geçerli olduğunun bilincindeydiler. Avrupa dışındaki coğrafyaların farklı olgularıyla karşılaştıklarında dayatma yapmadılar; bir bilim insanı sorumluluğuyla yeni olguları analiz etmeye çalıştılar.
19. yüzyıl devrim modeli
Avrupa’nın neredeyse tümünü sarsan 1848 Devrimlerini ve tarihteki ilk proletarya iktidarı olan 1871 Paris Komünü’nü inceleyen Marx ve Engels, bu deneylerden yola çıkarak bir Devrim ve Sosyalizm modeli oluşturdular. Bu modele göre, gelişmiş kapitalist ülkelerde üretimin toplumsallaşması ile özel mülkiyet arasındaki çelişme, proleter devrimlerine yol açacaktı. Bu, bir kıta devrimiydi ve Avrupa ölçeğinde olacaktı; en azından en gelişmiş kapitalist ülkeleri kapsayacaktı. İktidarı alan proletarya, burjuvazinin devlet cihazını parçalamalı, devirdiği fakat bütün toplumsal, ekonomik ve ideolojik temelleriyle tasfiye edemediği burjuva sınıfı üzerinde sosyalizm dönemi boyunca sınıf diktatörlüğü uygulamalıydı.
Kısacası, devrimin kapitalizmin en geliştiği coğrafyalarda gündeme gelebileceği öngörülmüştü. Avrupa’daki sınıf mücadelesi pratiği böyle bir yola işaret etmekteydi. Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı adlı eserinin önsözünde bu pratiğin teorisini çok güzel bir biçimde yapar:
“İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar, çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar. Geniş çizgileriyle, Asya üretim tarzı, Antikçağ, feodal ve modern burjuva üretim tarzları, toplumsal-ekonomik şekillenmenin ileriye doğru gelişen çağları olarak nitelendirilebilirler” (1).
Marx zaman zaman Doğulu toplumlar hakkında da politik makaleler yazdı. Bu yazılar, Marx’ın Avrupa’nın gelişmiş kapitalist ülkelerin analizinden türettiği kuramının ışığında yazılmıştır, dolayısıyla -bugün görüyoruz ki- ciddi sınırlılıklar taşır. Örneğin, Hindistan’daki İngiliz varlığına ilişkin 1853 yılında yazdığı bir makalede Marx şu analizi yapıyor:
“Hindistan’da bir toplumsal devrim yaratırken, İngiltere’nin en aşağılık menfaatleri göz önünde tutarak hareket etmiş ve amaçlarına varmak için budalaca davranmış olduğu besbellidir. Ama önemli olan, işin bu yanı değil. Önemli olan, insanlığın, kendisini bekleyen geleceği, Asya’nın bugünkü durumunu alt üst eden bir devrim olmaksızın gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğidir. Gerçekleştiremeyeceği doğruysa, İngilizler’in cürümleri ne olursa olsun, bu cürümleri, sözü geçen devrimi ortaya çıkarmış olmalarından dolayı tarihin birer kör aleti olarak görmemiz gerekir” (2).
Görüldüğü gibi, Avrupa pratiğinden türetilen devrim modeli, Asya’ya ulaştığında sarpa sarıyor. Marx bu pasajında ne diyor? İnsanlığı bekleyen gelecek Avrupa’dır (yani kapitalizm ve ardından sosyalizm). Hindistan’ın kendi iç dinamikleriyle kurtuluşa ulaşması olanaksızdır (çünkü kurtuluşun maddi gücü proletarya yok). İngilizler -ne kadar aşağılık yöntemler kullansalar da- bu yolu açtıkları için “tarihin kör aleti” anlamında devrimci bir rol oynamaktadırlar. Şimdi, böyle bir model ile, Hintli veya Ezilen Dünya’nın herhangi bir ülkesindeki bir Marksistin devrim yapmasına olanak var mı? Yapabileceği tek şey, ülkesinde kapitalizmin gelişmesine ve bu yolu açan emperyalistlere destek vermek olabilir; tabii bir de emperyalistlerin fazla cürüm işlememesi için tavsiyede bulunmak; tıpkı bugünkü liberal solcuların yaptıkları gibi.
Aktardığımız pasaj 1853 yılında, yani Genç Marx tarafından yazılmış. Marx’a haksızlık yapmak haddimize değil. Dünya yavaş yavaş büyüdükçe, Avrupa dışındaki toplumlar da kendi renkleriyle sınıf mücadelesi pratiğine, dünya siyaset sahnesine girmeye başladıkça, Marx da, kuramı da olgunlaşıyor, kapsamı genişliyor. Bir örnek verelim.
Zasuliç’e mektup:
Marx, Doğulu toplumların potansiyellerini tartışıyor
Marx’ın, Rusya’daki “Emeğin Kurtuluşu” adlı bir Marksist grubun önderlerinden Vera Zasuliç ile mektuplaşmaları konumuz açısından oldukça önemlidir. V. Zasuliç Marx’a bir mektup yazarak, o dönemdeki Rus devrimcilerinin temel tartışmaları konusundaki fikirlerini iletmesini ister. Rusya gibi kapitalist gelişme açısından oldukça geri bir ülkede, sosyalizmin şansı nedir? Marx’ın Kapital’de ve Kapital öncesi çalışmalarında yazdığı gibi, bir üretim tarzı sonuna kadar yaşanmadan diğer üretim tarzı gündeme gelemeyecekse, Rusya’da yapılması gereken kapitalist gelişmeyi desteklemek midir? Zasuliç’in soruları, Rusya’nın geniş kırlık alanlarında hâkim üretim tarzı olan tarım komünleri somutundan yola çıkılarak sorulmuştur.
Marx, Vera Zasuliç’e yanıt vermekte zorlanır. Yazdığı kısa yanıtın ardında 4 tane taslak vardır (3). Marx’ın yoğun fikir jimnastiğini yansıtan bu taslaklardan bazı alıntılar yapalım:
“Kapitalist üretimin doğuşunu incelerken, bunun temelinde ‘üreticinin üretim araçlarından kökten ayrılışının’ yattığını (işin sırrının bu olduğunu) söyledim, ve ayrıca, ‘Bütün bu evrimin temeli, tarımsal üreticinin mülksüzleştirilmesidir. Bu da şimdiye kadar, köklü biçimde ancak İngiltere’de oldu. … Ama Batı Avrupa’nın bütün öteki ülkeleri aynı hareketi geçirmektedirler’ dedim. Demek ki ben, Batı Avrupa ülkelerinde bu hareketin ‘tarihsel yazgı’ olma yanını özellikle sınırladım. …
“Böylece, son tahlilde, bir mülkiyet biçimi, başka bir özel mülkiyet biçimine sokulmuş olmaktadır (Batı hareketi). Rus köylüsünün elindeki toprak hiçbir zaman özel mülkiyet olmadığına göre, bu gelişme nasıl uygulanacaktır?” (4)
Dikkat edilirse Marx burada, Kapital’de yaptığı analizlerin Batı Avrupa ülkeleriyle sınırlı olduğunu özellikle vurguluyor ve ele aldığı konunun bir özel mülkiyet biçiminden (feodalizm) diğer bir özel mülkiyet biçimine (kapitalizm) geçiş olduğuna, ama Rus toprağının hiçbir zaman özel mülkiyet haline gelmemiş olduğuna dikkat çekiyor. Son derece önemli! Ama sonrası daha da ilginç:
“Rusya’da, bu ülkeye özgü koşulların bir araya gelmesi yüzünden, ulusal ölçüde kurulmuş olan tarım komünü, ilkel niteliklerinden adım adım kopabilir ve doğrudan doğruya, ulusal ölçüde kolektif üretimin unsuru olarak gelişebilir. Kapitalist üretimin çağdaşlığından ötürüdür ki, Rus tarım komünü, kapitalizmin (korkunç) iğrenç serüvenlerinden geçmeden, bu üretimin tüm olumlu yanlarını benimseyebilir. …
“Kapitalist sistemin Rus heveslileri böyle bir çözümün teorik olanağını yadsımaya kalkarlarsa, kendilerine soracağım soru şudur: makineleri, buharla işleyen gemileri, demiryollarını vb. işletebilmek için Rusya, Batı gibi, makine sanayinin o uzun kuluçka döneminden geçmek zorunda kaldı mı? Şunu da açıklasınlar, nasıl oldu da (bankalar, kredi kurumları vb. gibi) Batıda yaratılması yüzyıllar sürmüş olan değişim mekanizmasını göz açıp kapayana dek ülkelerine sokabildiler?” (5)
Görüldüğü gibi Marx bu pasajda, Rusya’nın kapitalizm aşamasını atlayabileceğini vurguluyor, ilkel tarım komününün “modern komün”e dönüşebilme olanağını tartışıyor. Buna karşı çıkanları da “kapitalizmi alırken sıçramaları kabul ediyorsunuz da, neden sosyalizm olanağını yadsıyorsunuz?” diye azarlıyor. Devam ediyor:
“Demek ki, o (Rus tarım komünleri-eh), modern toplumun yöneldiği ekonomik sistemin doğrudan doğruya başlangıç noktası olabilir ve kendi kendini yok etmekle işe başlamadan deri değiştirebilir. …
“Kapitalist düzenden, sadece olabilecek süresi bakımından toplumun tüm yaşamı içinde hesaba katılmayacak kadar kısa ömürlü olan kapitalist düzenden geçmeden kapitalist üretimin insanlığa sağladığı ürünleri ele geçirebilir” (6).
Gerek şartı böyle açıklayan Marx, yeter şarta da vurgu yapıyor:
“Rus komününü kurtarmak için bir Rus devrimi gerekli… Rus komünü, Rus toplumunun yeniden doğuşunu sağlayan bir unsur olarak, kapitalist düzenin köleleştirdiği ülkelere bir üstünlük unsuru olarak kısa zamanda gelişecektir” (7).
Marx’ın Zasuliç’e yazdığı mektubun birinci taslağında yaptığı tartışmayla ulaştığı sonuçları özetleyelim:
- Kapital’de yapılan analizler esas olarak Batı Avrupa süreciyle sınırlıdır.
- Bütün ülkelerin (bu örnekte Rusya’nın) aynı yolu (kapitalizmi) izlemeleri zorunlu değildir.
- Bu ülkeler, kapitalizmi yaşamadan (onun katkılarını da özümseyerek) daha ileriye sıçrayabilirler.
- “Gerilik”leri bir üstünlük unsuruna dönüşebilir.
- Fakat öncelikle köklü bir devrim gerekir (8).
Zasuliç’e yazılan mektup 1881 tarihini taşıyor. 1853’te Hindistan üzerine yazılanla 1881’de Rusya üzerine yazılan arasındaki çarpıcı farka dikkat edelim. Marx, kapitalist dünyanın oldukça çevresindeki bir toplumun (Rusya) gerçekleriyle yüz yüze geldiğinde, bir bilim insanı sorumluluğuyla, eski ve sınırlı kuramı dayatmak yerine yeni olguların tahliline yöneliyor. Bu tutum, Marksizmi Avrupa-merkezci bir kuram olarak kalmaktan kurtarmış ve dünyanın dört köşesinde sömürüye karşı başkaldıran kitlelerin bayrağı yapmıştır.
Peki, Marx’ın Zasuliç’e mektubunda sözünü ettiği “Rus devrimi” nasıl bir içerik taşıyacaktır? Bu sorunun yanıtını da 1917’de Ekim Devrimini gerçekleştiren Lenin ve Bolşevikler verdi.
Emperyalizm çağı Marksizmi ve Ekim Devrimi
Avrupa kapitalizmi, Avrupalı emekçilerin burjuva iktidarını tehdit eden hareketine emperyalizmle yanıt verdi. Kapitalizm, Avrupa’da içine girdiği yapısal krize, sömürüyü dünya çapına yayarak çözüm bulabildi. Kapitalizmin dayattığı çözümler, ona karşıt olan Solu her zaman ikiye böler. Böyle durumlarda sosyalist politika (ve teori) çatallanır: Bu çözümün bir parçası (sol kanadı) mı olacaksınız, yoksa o çözüme karşı yeni bir devrimci seçenek mi üreteceksiniz. 20. yüzyılın başında yaşanan 2. ve 3. Enternasyonal arasındaki veya Menşeviklerle Bolşevikler arasındaki ideolojik tartışmanın temeli budur. Avrupa’nın en “geri”si, ama aslında Asya’nın en “ileri”si olan Rusya’da nasıl bir devrim stratejisi geçerlidir? Rusya, önce bir Almanya veya İngiltere mi olmalıdır, yoksa o aşamayı sıçrayıp geçerek sosyalizme uzanabilir mi? 2. Enternasyonal ve Menşevikler birincisini savunarak emperyalist stratejinin (yani “geri” ülkelere burjuva devrimini ihraç etme stratejisinin) parçası oldular, “geri” denilen ülkelere devrimi yasakladılar. 3. Enternasyonal ve Bolşevikler ise devrimin yolunu aradılar, dolayısıyla 19. yüzyıl Marksizminden daha kapsamlı yeni bir Marksizm geliştirdiler. Bilimsel Sosyalist Kuram, Avrupa’nın göbeğinde çıkıp Rusya’ya geldiği zaman ister istemez değişmek (gelişmek, kapsamını artırmak) zorunda kaldı. Çünkü farklı bir toplumsal doku, farklı bir tarihsel birikim söz konusuydu. 19. yüzyıl Avrupası için geliştirilmiş olan modele sadık kalanlar, yani sözde Ortodoks Marksist olanlar hızla dönekleştiler; ama farklı coğrafyaların farklı koşullarını analiz etmeye yönelerek yeni bir strateji geliştirenler Ekim Devrimini gerçekleştirdiler. Marksizmin sınırlılığı ile evrenselliği arasındaki çatışmanın tipik bir görünümüydü bu tartışma. O güne dek Avrupalı olan Marksizm, 3. Enternasyonal, Bolşevikler ve Lenin önderliğinde (ve tabii esas olarak Ekim Devrimi pratiğiyle) biraz daha dünyalılaştı. Çünkü kapitalizm bir dünya sistemi haline geldikçe, devrimci kuram da dünyalılaşmak zorundaydı.
Tarihin zikzağı değil, ana mecraya yöneliş
Bu kuramsal tartışma Ekim Devrimi gerçekleştikten sonra da devam etti. Bir kesim sosyalist, Sovyet iktidarının yaşamını sürdürebilmesi için Avrupa’da gerçekleşecek güçlü bir devrimin şart olduğunu ileri sürdü. Hatta başlarda Lenin bile Almanya’daki proleter devrimci harekete gözünü dikmişti. Fakat Alman proletaryasının yenilgiye uğramasıyla, deyim yerindeyse iş başa düştü.
19. yüzyıl devrim modelinin etkisinden kurtulamayanlar devrimin fazla ilerlememesi gerektiğini, Rusya gibi “geri” bir ülkede sosyalizmin kuruluşu aşamasına geçmenin olanaksız olduğunu ileri sürdüler. Çok sosyalistmiş gibi gözüken böyleleri hızla sosyalizm düşmanlarına dönüştüler, Sovyet devrimini boğmaya çalışan emperyalistlerin ekmeğine yağ sürdüler. Lenin ve ondan sonraki Sovyet komünistleri ise devrimi bir şekilde ilerletmenin yolunu aradılar; Avrupa’dan gelecek koltuk değneğini beklemek yerine, kendi coğrafyalarının potansiyellerine yöneldiler. Haklı da çıktılar; insanlığa sosyalizme yönelmenin yollarına ilişkin muazzam bir birikim kazandırdılar.
Önce “devrimi Avrupa’dan bekleme”, sonra da “sosyalizmi Avrupa’dan bekleme” anlayışlarının, yani “geleceğin Batı olduğu” ideolojik saplantısının, tarihin ilerleyişinin ana mecrasını kavrayamamak anlamına geldiği sonradan anlaşıldı. Ekim Devrimi, tarihin bir cilvesi, bir zikzağı mıydı? Tarihin akışı geçici olarak yan yola sapmıştı da, zamanla ana yoluna (Avrupa’nın önderliği yoluna) dönüş mü yapacaktı? Bunu iddia edenlerin fena halde yanıldıkları kısa sürede ortaya çıktı. Tarih ana mecrasının hangi yönde olduğunu, bu kez Rusya gibi Avrupa’nın (kapitalizmin) kıyısından da değil, Asya’nın ta içlerinden (yani kapitalist gelişme açısından daha da “geri” bir coğrafyadan) gelen muazzam bir devrim ile gösterdi: Çin Devrimi. Arkasından Vietnam, Laos, Kamboçya, Kore, Küba devrimleri sökün etti. Anti-emperyalist ulusal kurtuluş mücadeleleri bütün dünyayı sardı. Hatta Batı Doğu’ya değil, Doğu Batı’ya kepçe attı; İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın doğusunu bile kopardı aldı.
Teori alçakgönüllü olmalı
Bütün bu pratikler, 19. yüzyıldan kalma devrim ve sosyalizm modellerini kökten değiştirdi, yepyeni ve çok daha kapsamlı bir içerik kazandırdı. İnsanlık Marx ve Engels’in Komünist Parti Manifestosu’nda ilan ettiği sömürüsüz ve sınıfsız toplum hedefini, yani devrimin ve sosyalizmin yolunu, İngiltere, Almanya, Fransa, ABD gibi gelişmiş kapitalist ülkelerin yanı sıra, Rusya, Çin, Hindistan, Ortadoğu, Türkiye, Latin Amerika, Afrika gibi coğrafyalarda aradığında bambaşka tarihsel birikimlerle karşılaştı, bambaşka sorunlar yaşadı ve yepyeni yollar buldu.
Teori alçakgönüllü olmalıdır. Teori pratiğe uymadığı zaman, pratik yok sayılmaz, teori değiştirilir. 20. yüzyılın bütün kapitalizmi aşma pratikleri gösterdi ki, dünyanın devrime ve sosyalizme daha yakın kesimi, gelişmiş kapitalist ülkeler değil, Ezilen Dünya’dır.
Devrimi gelişmiş kapitalist coğrafyada bekleyen Marx ve Engels kendi dönemleri için haklıydılar. Gerçekten de 19. yüzyıldaki devrimci atılımlar Avrupa’nın en gelişmiş kapitalist ülkelerinde gerçekleşti; Asya’nın, Latin Amerika’nın, Afrika’nın halkları o dönemde henüz uyumaktaydılar. Ama 20. yüzyılda uyandılar. Bunu da aslında kapitalizme borçluyuz. Ezilen Dünya’yı siyaset sahnesine çeken sürecin motoru, kapitalizmin emperyalizm aşamasına geçişidir. Kapitalizm, Avrupa emekçilerinin tehdidini, dünyaya yayılarak aşabildi. Fakat bu “çare”, krizin tüm dünyaya yayılmasından başka bir sonuç vermedi.
Hatta bu anlamda, Marx’ın 1853’te Hindistan için yazdıklarının bile belli haklılık payları taşıdığını söyleyebiliriz; İngilizler “uyandırma servisi” işlevi gördüler. Ama sadece bu anlamda, yoksa uyandıranları destekleme anlamında değil. Zaten uyanan da uyandırana teşekkür etmedi, onun tepesine bindi. Bunun nedenini de Marx’ın özellikle Kapital’deki analizlerinde buluyoruz: Kapitalizm öyle yıkıcı bir sistemdir ki, geliştikçe kendi mezarını kazar. Kapitalizmin gelişmesi, mezar kazıcılarının artması anlamına gelir. Marx’ın bu saptamasının altını çizelim. Çünkü geleceğe uzanmak için en önemli kanallardan birini işaret ediyor bu formülasyon.
GELECEK KAPİTALİZM Mİ?
21. yüzyılda, yine aynı tartışma
Buraya kadar yazdıklarımız, 150 yıllık teorik mirasımızın özeti. Daha doğrusu Bilimsel Sosyalist kuramın dünyalılaşma sürecinin 150 yılı. Ama belki de daha ilk adımları. Teorik alanda, mirasla yetinemeyiz. Hayat devam ediyor ve 21. yüzyıl gerçekten de bambaşka bir dönem.
20. yüzyıl Ekim Devrimiyle başladı, ama bu devrimle kurulan Sosyalist Blok’un yıkılmasıyla da bitti. Bu gelişme çözülmüş dediğimiz tartışmayı yeniden gündeme getirdi: Gelecek Batı mıdır (kapitalizm midir)?
Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Bloğunun çökmesi, Çin’in kapitalist unsurlara vurgu yapan farklı bir yola girmesi, bazılarının bu sefer de bütün bir 20. yüzyıl devrimci pratiğini “tarihin zikzağı” veya “erken doğum” olarak nitelemesine yol açtı. Bu tür tezler sosyalist saflardan çıktı ve hızla liberalizme kaydı. Kapitalist ideologlar ise bu gelişmeyi “tarihin sonu”, “liberalizmin kesin zaferi”, “liberal ütopyanın gerçekleşmesi” gibi zafer çığlıklarıyla karşıladılar. Yine sosyalist saflardan bir kesim ise, Batı kapitalizmine karşı çıkmakla birlikte, 20. yüzyıl devrimci pratiklerinin aslında bir tür burjuva demokratik devrim niteliği taşıdığını, Fransız Devrimi çağının -bu kez Ezilen Dünya’da- devam ettiğini söyleyerek ulusal kapitalizmlerle önce ittifakı savundular, sonra da giderek içinde eridiler, sosyalizmi ve emekçileri terk edip milliyetçi oldular. Batı kapitalizmine karşı “Doğu kapitalizmi”nin, yani sonuçta yine kapitalizmin adamlarına dönüştüler.
Böylesi bir ideolojik çözülme yaşanmasının tek nedeni Sosyalist Blok’un çökmesinin yol açtığı moral bozukluğu değil. Kapitalist dünyanın ilan ettiği “Bilimsel Teknolojik Devrim” ve “Küreselleşme” süreci, bilinçlerde “burjuvazinin hâlâ ilerici dinamikleri bulunduğu”, “sosyalizmin gününün henüz gelmediği, önce kapitalizmi geliştirmek gerektiği” türünden -aslında eski- düşüncelerin yeniden yeşermesine yol açtı. Farklı bir düzlemde, yine geldik o kadim tartışmaya.
Sonunda göreceğiz ki, gerek bu ideolojik hegemonyaya gerekse kapitalist-emperyalist sistemin yeni saldırılarına karşı verilecek mücadele, Marksist kuramın daha da gelişmesine ve daha da dünyalılaşmasına yol açacak.
Neo-liberal ütopya
Bir toplumsal sistemin dünyalılaşmasından, insanlığın iki temel talebi olan güvenlik ve eşitlik sorunlarının ikisini birden çözebilmesini kastediyoruz. Yani hem toplumun yaşamının devamını sağlayacak çapta bir üretimi gerçekleştireceksiniz, hem de bu üretim sonucunda elde edilen değeri eşit bir biçimde bölüşeceksiniz.
Tarih (sınıflılık) öncesi topluluklarda insanlar belki eşitti, yani elde edilen ürün eşit bir biçimde bölüşülüyordu ama, gerek doğal olaylara gerekse diğer toplulukların saldırılarına karşı güvenlik sorunu vardı. Bir toplumsal artı yaratacak çapta üretim yapabilmeyi başaran topluluklar, ancak eşitlik ve özgürlüklerinden vazgeçerek güvenlik sorununu çözebildiler. Böylece uygarlık, yani sınıflı toplumlar dönemine geçildi. Devlet ve ordu, hem doğaya, hem dış toplulukların tehdidine, hem de toplum içinde eşitlik ve özgürlük talep eden kesimlere karşı güvenliği (düzenin devamını) sağlamanın araçları olarak ortaya çıktılar.
Fakat bir kez güvenlik sağlandı mı -ki bu ancak toplumsal artı ile mümkündür- eşitlik ve özgürlük sorunu, yani bu toplumsal artının eşit bir biçimde bölüşülmesi sorunu ön plana çıkar. Sınıflı toplumların gelişiminin motoru bu çelişkidir. Marx bunu, üretimin toplumsallığı ile mülkiyetin özelliği arasındaki çelişki (kapitalizmde emek-sermaye çelişkisi) olarak ifade eder ve sosyalizmin bu çelişkinin çözülmesi süreci olduğunu belirtir. Bu anlamda sosyalizm, gerçek dünyalılaşmanın da adıdır.
Yaşanan sosyalist deneyler bu çelişkiyi ne kadar çözebildi, ayrı bir tartışma konusu. Ama bu yönde güçlü adımlar atıldığı ve insanlığa büyük bir miras bırakıldığı da bir gerçektir. Emperyalist-kapitalist sistemin varlığına ve saldırılarına karşın, uzun bir süre güvenliği sağlayabildiler, sistemin çarkını döndürdüler. Hem de bunu nispeten eşitliği gözeterek sürdürebildiler; ama bu noktada bazı sorunlar yaşandığını ve sorunların giderek büyüdüğünü teslim etmek gerekir. Öte yandan sosyalizm deneyleri gösterdi ki, eşitlik ve özgürlük arasında da bir çelişki vardır. Hem güvenlik ve eşitlik arasındaki, hem de eşitlik ve özgürlük arasındaki çelişkilerin çözümü, galiba ancak Marx’ın “bolluk toplumu” diye adlandırdığı bir aşamada olanaklıdır. Bu noktada ekolojistlerle Marksistler ve başka bir açıdan feministlerle Marksistler arasında tartışma var. Bu konuyu başka bir yazıya bırakalım.
Peki, kapitalizm sınıflı toplumların bu temel çelişkisini çözebilir mi? Dünyalılaşabilir mi? Tarihin sonunu getirebilir mi? Neo-liberal ütopya, emek sermaye çelişkisini, sosyalizmin tam tersi bir yoldan, sermayeyi yok ederek değil, emeği yok ederek çözme hülyasında.
Sermayenin emekten kurtuluş ütopyası! Bu bir kara ütopyadır ve ulaşabileceği tek bir sonuç vardır: Hem eşitliğin, hem özgürlüğün, üstüne üstlük hem de rekabetin ortadan kaldırıldığı mutlak bir imparatorluk, bir dünya imparatorluğu. Kautsky’nin “ultra-emperyalizm” dediği tam tekel durumu. Yani kapitalizm, kapitalizmi, mutlak anlamda gericileşerek, dünya çapında bir Yeni Ortaçağ yaratarak “aşabilir”. Bu, insanlığın bütün tarihsel birikiminin, yarattığı değerlerin üzerinden silindir geçirilmesi demektir. Yani çok küçük bir azınlığın dünyanın bütün zenginliklerine el koyması ve geri kalan geniş kesimlerin tarih öncesi barbarlık çağına düşürülmesi… Bütün dünyanın bugünkü Irak’a veya Afganistan’a dönüşmesi… Kapitalizm bunu ancak Hollywood filmlerinde becerebilir, gerçekte değil. Kısacası sömürücü bir sistem olarak kapitalizm, ancak kendi dünyasını, dünyanın geri kalanından ayırarak ve terk ederek dünyalılaşabilir. Geleceğin kapitalizm olduğunu iddia edenler, ancak böyle bir gelecek düşleyebilirler.
“Bolluk toplumu”nun önündeki engel
Aslında bilimsel ve teknolojik alandaki gelişmelerin yarattığı olanaklar, güvenlik-eşitlik-özgürlük arasındaki çelişmelerin çözülmesinin zeminini neredeyse yaratmış, insanlığı Marx’ın “bolluk toplumu” dediği aşamaya yakınlaştırmıştır. İletişim, bilişim, biyoteknoloji ve nanoteknoloji alanındaki gelişmeler, güvenlik sorununu üst düzeyde çözmenin, doğrudan demokrasinin, eşitlik ve özgürlük arasındaki çelişkinin dahi çözülebileceği çapta rafine bir üretimin zeminini yaratmıştır. Tek bir engel var: Artık tamamen çürümüş olan kapitalizm. Örneğin bugün dünyada açlığın olmasının tek nedeni tekelci kapitalizmdir; yoksa ileri teknolojik yöntemlerle bütün insanlığın yeterli ve sağlıklı ölçüde beslenebileceği bir düzeyi yakalamıştır insanlık; yeter ki adil bir bölüşüm yapılabilsin.
Gelinen noktada kapitalizm, bırakın insanlığın temel çelişkilerini çözecek ve insanlığın temel ihtiyaçlarına yanıt verecek bir sistem olmasını, bu çelişkilerin çözümünün temelinin oluşmuş olmasına karşın, bunu engelleyen bir kabuğa dönüşmüştür. İnsanlık geleceğini ancak bu kabuğu söküp atarak ve kapitalizmi alt ederek yaratabilir.
Avrupa-merkezci yüklerden kurtulmak
Sosyalizmi en genelde, sınıflılıktan, sömürüden ve her türlü eşitsizlikten kurtulma çabası olarak tanımlıyoruz. Bu, gerçekten tarihin sonunu getirme ve bir dünya toplumu kurma mücadelesidir. İnsanlığın tarihe ve uygarlığa adım attığından, yani sınıflara bölündüğünden beri, binlerce yıldır, bu hedef uğruna verdiği mücadelede yarattığı bütün birikim sosyalizmin mirasıdır.
Sosyalizmin sadece “kapitalizmi aşmak” olarak tanımlanması, bütün dünyanın ancak, önce kapitalist olduktan sonra sosyalizme ulaşabileceği gibi bir yanılsamaya yol açıyor. Bunun politik yansıması da dünyaya kapitalizmi (“Avrupa yolu”nu) dayatmak oluyor. Yazımız boyunca, Marksist kuramın bu Avrupa-merkezci bakış açısından kurtulma çabası içinde olgunlaştığını ve kapsayıcılığını artırdığını anlatmaya çalıştık.
İnsanlığın günümüzde ulaştığı düzey göz önüne alındığında, belki de tarihte ilk kez gerçekten dünyalılaşmış (evrensel) bir toplumun kurulmasının ufkumuz içine girebildiğini görüyoruz. Bu da, dünyaya Avrupa’dan bakarak başarılamaz. Dünyaya uzaydan da bakılamayacağına göre, ancak tarihsel akışın ana mecrasından bakılarak bu hedefe ulaşmanın adımları atılabilir. Sosyalist kuramın gelişimi bugüne dek “Batı’dan Doğu’ya” doğru bir hat izledi. Bugün artık “Doğu’dan Dünya’ya” doğru bir hat izleyecek düzeye ulaşmıştır. Bu da Avrupa-merkezci tarih anlayışının bütün yüklerinden kurtulmayı, yeni bir tarih ve sosyalizm perspektifi geliştirmeyi gerekli kılıyor. 21. yüzyıl sosyalistlerinin görevi budur.
Bu perspektif bir zorlama değil; tarihin doğal akışına uyum sağlama çabası. Tam tersine “Avrupa yolu”nun tüm dünyaya önerilmesi bir zorlamaydı.
Tarihsel akışın ana mecrası
İnsanlığın yaklaşık 10 binyıllık uygarlık serüvenine kuşbakışı göz atıldığında, bir ana mecra sezmek mümkün. Bu ana mecra, Avrupa-merkezci burjuva tarihçilerin iddia ettikleri gibi Antik Yunan - Kapitalist Batı hattı değil. Tam tersine, Avrupa toplumları (özellikle Batı ve Kuzey Avrupalılar, yani klasik kapitalizmi yaratanlar) genellikle bu mecranın merkezinde değil kenarlarında yer almışlar ve son 500 yılda ortaya çıkan Avrupa kökenli Kapitalist Batı Uygarlığı ile ana mecraya katılabilmişler.
Avrupa-merkezci uygarlık tarihi anlayışının çok büyük boşlukları var: Bir kere ön-uygarlığın (Neolitik Dönem) ve uygarlığın hangi coğrafyalarda ortaya çıktığını göz ardı ediyor. Burası çok önemli, çünkü ilk kaynak(lar) ana mecranın tespit edilmesi açısından da belirleyici. İlk uygarlıkların ılıman bölgedeki büyük nehirlerin suladığı ovalarda ve bu nehirlerin denize döküldüğü deltalarda (Anadolu ve Mezopotamya’da Fırat-Dicle, Mısır’da Nil, Çin’de Sarı Nehir, Hint’te İndus) yeşerdiği ve bu uygarlıkların birbirlerinden etkilenerek geliştikleri biliniyor. Avrupa o dönemlerde tarih dışında.
İkincisi, Avrupa-merkezciler, bir sıçramayı ve üst sentezi temsil eden Antik Ege Uygarlığı’nın Anadolu, Mezopotamya, Mısır, Hint, hatta Çin’den kök aldığını göz ardı ediyorlar. Bu anlamda Antik Ege Uygarlığı, kadim uygarlıkların ilk başarılı harmanının yapıldığı yer ve bu sentezin ürünü. Bu dönemde de Avrupa tarih dışında veya ana mecranın kenarlarında.
Üçüncüsü, Avrupa-merkezci tarihçiler, Antik Ege ile Kapitalist Avrupa Uygarlığı arasındaki 1500 seneyi es geçiyorlar. Oysa bu arada, ikinci büyük sentez gerçekleşiyor: Ortadoğu’dan fışkırıp dört bir yana halka halka yayılan Ortaçağ Doğu Uygarlığı. Bu dönemde haraçlı üretim tarzının doruğu yaşanıyor. Avrupa bu dönemde de haraçlı uygarlığın çevresi konumunda. Avrupa toplumları ana mecraya oldukça geç bir tarihte, 500 yıl kadar önce, burjuva uygarlıkları ile dahil oluyorlar.
İşte büyük insanlık akışının ilk kez Fırat ve Dicle havzasında başlayan, karşılıklı etkilenmelerle Nil Deltası’nda, İndus Nehri’nin ve Sarı Irmak’ın suladığı ovalarda devam eden; Ege’nin iki yakasında geçmişin göreli bir sentezine ulaşarak ciddi bir atılım yapan; sonraları Arap, Fars ve Türk illerinde çeşitli kolların (Hint ve Çin) bütünleşmesiyle gür bir nehre dönüşen ve 500 yıl kadar önce Batı’ya doğru kıvrılıp o güne kadar kenarda kalmış Avrupa toplumlarının da demini alıp daha da gürleşerek günümüze ulaşan öyküsü kısaca böyledir.
On binyıllık uygarlık akışının son 500 yılda Avrupa’dan aldığı dem, ana mecranın rengini ve geleceğini belirleyebilir mi? Kapitalist Batı Uygarlığı bu çapta bir insanlık sentezini gerçekleştirebilir mi? Yoksa, bu demi de değerlendiren, süzen, ama ana mecraya daha uygun yeni bir sentez mi kapıdadır?
“Avrupa yolu” evrensel değil, yerel
Avrupa verimli topraklardan, dünyanın zenginliklerinden uzakta, Ortaçağ boyunca açlıkla ve salgın hastalıklarla uğraşmış, uygarlık birikimi cılız kalmış toplumların kıtası. Yüzyıllar boyu, Akdeniz havzasının büyük uygarlığı Roma’yı tırtıklayarak yaşam mücadelesi vermişler. Batı Roma’nın yıkılışını takip eden ve birkaç yüzyıl süren karanlık çağdan sonra, oldukça geç bir tarihte, yavaş yavaş uygarlığa adım atmışlar. Gerek zenginlik kaynaklarının cılızlığı gerekse yapıcılık birikimlerinin zayıflığı yüzünden Doğu toplumları gibi büyük haraçlı imparatorluklar kuramamışlar, küçük ve etkisiz feodal beyliklerin hüküm sürdüğü parçalı bir yapı sergilemişler. Tarihleri boyunca büyük bir açlıkla ve hırsla dünya zenginliklerine ulaşmaya çalışmışlar, fakat bu zenginliklere giden yolları tutan güçlü Doğu imparatorlukları tarafından sürekli yenilgiye uğratılmışlar. İpek ve baharat yollarının kapılarını ele geçirmeye yönelik en büyük akınları olan Haçlı Seferleri de başarılı olamamış. Nüfuslarının üçte birini yok eden ve neredeyse yeniden barbarlığa dönüşlerine yol açacak salgın hastalıklarla boğuşmuşlar. Zengin Doğu’ya açılım yollarının önce İslam sonra da Osmanlı imparatorluğu tarafından tıkanması, onları büyük maceralara sevk etmiş; yeni ve olmadık yollar bulmaya çalışmışlar. Dünyanın cennetleri olan Hindistan ve Çin’e ulaşmak için sonu belirsiz maceraları göze alarak kendilerini ya Atlas Okyanusu’na vurmuşlar ya da bütün bir Afrika kıtasını kıyıdan dolaşmayı göze almışlar. Ulaştıkları zenginlikler karşısındaki tavırları yağmacılık ve talan. Amaçlarına ulaşmak için hiçbir sınır tanımamışlar, dünyanın en büyük soykırımlarını gerçekleştirmişler, 1500 yıl sonra köleciliği yeniden hortlatmışlar. Uygarlıkları için gerekli olan ilk birikimlerini, dünyanın geri kalanının yıkımı ile elde etmişler.
Buna karşılık Doğu toplumları nispeten rahat. Bütün zenginliklerin tepesinde oturuyorlar. Kendilerini hırsla oraya buraya vurmalarına gerek yok, zaten dünya kaynaklarına sahipler. Son derece geniş arazileri denetleyebilecek bir merkezi yapıyı geliştirebilmişler ve güçlü haraçlı imparatorluklar kurmuşlar.
Doğu ileri ve uygar, Batı ise geri ve barbar. Doğu bilge ve sabırlı, Batı ise hırslı ve aceleci. Doğu’nun gözü tok, Batı ise açgözlü. Doğu hâkim, Batı ise maceracı. Doğu yapıcı, Batı ise yıkıcı. Doğu kendine güvenli ve kapsayıcı, Batı ise güvensiz ve talancı. Doğu paylaşmacı ve dayanışmacı, nasıl olsa kaynakları bol; Batı ise bireyci, yaşam mücadelesi veriyor, öncelikle kendini kurtarmaya çalışıyor. Doğu rahat, Batı ise ekmeğini taştan çıkarmak ve taşın suyunu çıkarmak zorunda. Doğu merkeziyetçi, Batı ise ademi merkeziyetçi. Doğu’da tek merkez ve devlet bütün dolaşımı ve paylaşımı düzenliyor; Batı’da ise sürüyle merkez arasındaki ilişkiyi ancak bireyler (tüccarlar) sağlayabiliyor. Doğu’da düzen var, Batı’da ise anarşi. Doğu’da Tanrının kanunları geçerli, Batı’da ise orman (piyasa da diyebiliriz) kanunları.
İşte kapitalizmin geri planında böyle bir kültürel doku bulunuyor. Avrupalı toplumlara özgü, ama Doğulu toplumlara yabancı bir kültürel doku.
Avrupalı toplumlar Doğu devletleriyle haraçlı üretim tarzının çerçevesinde kalarak başa çıkamazlardı; yaşamlarını devam ettirebilmek için başka bir yol bulmaya mecburdular Bu yolu buldular: kapitalizm. Var olan kültürel dokularının damgasını taşıyan ve içeriğini belirlediği bir sistem. Devrimci, yıkıcı, maceracı, talancı, bireyci ve anarşik… Rekabete ve maksimum kâra dayalı. Her şeyi alınır satılır kılma, metalaştırma güdüsüyle hareket ediyor. Dar alanda, mümkün olabilecek en büyük verimi elde etme ilkesiyle çalışıyor. Son derece geniş bir alandan elde edilebilecek ürünü, başka mekanizmalar yoluyla çok daha küçük bir alandan elde edebilecek bir sistem; yani tarım değil, sanayi. Bilim anlayışları, felsefeleri de bu altyapının damgasını taşıyor.
Tarihten geleceğe böyle bir perspektifle bakıldığında “Avrupa yolu” nun (Kapitalist Batı Uygarlığının) oldukça “yerel” kaldığı görülebilir. Dünyanın diğer bölgelerini bu yolun kalıpları içine sokamıyorsunuz; kan uyuşmazlığı oluşuyor.
Kapitalizm, Avrupalı toplumların “geri”liklerinden kurtulup geleceğe uzanmak için, kendi haraçlı üretim tarzlarından radikal kopuşlarında izledikleri güzergâhın adıdır. Yoksa tüm toplumların doğal olarak izleyecekleri zorunlu bir aşama değil. Avrupa’ya özgü bir haraçlılığı aşma biçimi. Aslında şöyle de söyleyebiliriz; haraçlılığı aşmanın oldukça ilkel bir yolu. Doğu İmparatorlukları tarafından kıstırılmış olmaktan kaynaklanan bir “huruç harekâtı”, zorunlu bir aceleci girişim, bir tür “erken doğum”.
Ana mecradan tüm dünyaya…
Bütün bunları insanlığın geleceğinin kapitalizm olamayacağını göstermek için yazıyoruz. Yoksa Avrupalı toplumların kendi haraçlı geçmişlerinden kurtulurken yarattıkları muazzam birikimi reddetmek için değil. Bu birikim (Bilimsel Devrim, Aydınlanma, Demokratik Devrimler, Sanayi Devrimleri ve tabii Bilimsel Sosyalizm) insanlık hazinesinin en nadide parçalarından biridir ve geleceğin sosyalizminin en önemli kaynaklarından biri olacaktır. Kaldı ki, insanlığın temel ihtiyaçlarından tamamen kopmuş günümüzün küresel burjuvazisi, kendi geçmişinde yarattığı bu devrimci birikimi de reddetmektedir. Bu miras artık tüm insanlığın malıdır ve en başta sosyalistlerindir.
Ana mecradan gelerek -Batı da dahil- tüm dünyayı kucaklayacak, insanlığın sömürüye ve her türden eşitsizliğe karşı verdiği mücadele birikimini miras kabul ederek, damıtarak geleceğe uzanacak bir sınıflılığı aşma girişimi. Sosyalizm perspektifimiz budur.
DİPNOTLAR
1) K. Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Yayınları, Çev. Sevim Belli, 4. Baskı, s.26
2) K. Marx, F. Engels; Sömürgecilik Üzerine, Marx’ın “Hindistan’da İngiliz Egemenliği” başlıklı makalesi, Gerçek Yayınevi, Çev.: Selâhattin Hilâv, 1. baskı, Ekim 1966, s.35.
3) K. Marx, F. Engels; Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri, Sol Yayınları, Çev. Mihri Belli, İkinci (genişletilmiş) baskı, s.232-264. Kitapta birinci, ikinci ve üçüncü taslaklar ile 8 Mart 1881 tarihli mektubun aslı bulunuyor.
4) Aynı eser, birinci taslak, s.232-233.
5) Aynı eser, birinci taslak, s.234.
6) Aynı eser, birinci taslak, s.242-243.
7) Aynı eser, birinci taslak, s.248.
Taslaklar oldukça uzun olmasına ve tekrarlar içermesine karşın, Zazuliç’e gönderilen asıl mektup kısa. Belli ki Marx epey kafa yorduktan sonra ulaştığı sonuçları süzmüş. Sonuçtaki mektupta şöyle yazmış: “Demek ki, Batıya özgü bu harekette (feodalizmden kapitalizme geçiş-eh) söz konusu olan, bir özel mülkiyet biçiminin yerini bir başka özel mülkiyet biçiminin almasıdır. Rus köylülerinde ise, tersine, onların ortak mülkiyetini özel mülkiyet biçimine sokmak gerekecektir. Demek ki, Kapital’deki tahlil, tarım komününün yaşama yeteneği konusunda ne lehte, ne aleyhte nedenler ileri sürmemektedir; ancak orijinal kaynaklarda malzeme arayarak yapmış olduğum özel inceleme, bu komünün, Rusya’da toplumsal yeniden doğuşun dayanağı olduğuna beni inandırdı, ama komünün bu biçimde bir işlevi yerine getirebilmesi için, ilk önce onu her yandan kuşatan baltalayıcı etkilerden kurtarmak ve sonra da kendiliğinden-gelme bir gelişmenin doğal koşullarını kendisine sağlamak gerekir.” Aynı eser, mektup, s.264.





