|
GİRİŞ Son yıllarda toplumumuzda kabul görmüş, genel ifadesiyle "68 Kuşağı" diye adlandırılan, Türkiye'nin, 1919'lardan bu yana yaşadığı ikinci büyük uyanış ve şahlanış dalgasının bünyesindeki "silahlı ve silahsız aydın gençlik" gerçekliği içinde yetişmiş ve mücadele vermiş insanlardan biriyim. Dönemin toplumsal uyanış dalgası, 27 Mayıs politik devrimi öncesinde ordu gençliği ve üniversitelerde başlayıp, 12 Eylül 1980 karanlık dönemine kadar gelgitlerle devam eden bir süreci kapsadı. Yirmi yıl süren bu toplumsal uyanış süreci, kendi içinde parçalı bir görünüm sergilese de, ülkemizin özgün koşulları içinde ele alındığı zaman, her gelgitin zincirin birer halkası olduğu kolaylıkla kavranabilecektir. Bugünlerde para babalarının tam denetimindeki görsel ve yazdı medyanın "sol"dan da takviye edilmiş ideolojik-politik saldırıları (kendileri tarafından bu sosyal gerçekliğimiz iyi bilindiğinden) hiç şaşmaksızın "27 Mayıs Politik Devrimini" ve onu tetikleyen toplumsal dinamikleri hedef alıyor.
GİRİŞ Son yıllarda toplumumuzda kabul görmüş, genel ifadesiyle "68 Kuşağı" diye adlandırılan, Türkiye'nin, 1919'lardan bu yana yaşadığı ikinci büyük uyanış ve şahlanış dalgasının bünyesindeki "silahlı ve silahsız aydın gençlik" gerçekliği içinde yetişmiş ve mücadele vermiş insanlardan biriyim. Dönemin toplumsal uyanış dalgası, 27 Mayıs politik devrimi öncesinde ordu gençliği ve üniversitelerde başlayıp, 12 Eylül 1980 karanlık dönemine kadar gelgitlerle devam eden bir süreci kapsadı. Yirmi yıl süren bu toplumsal uyanış süreci, kendi içinde parçalı bir görünüm sergilese de, ülkemizin özgün koşulları içinde ele alındığı zaman, her gelgitin zincirin birer halkası olduğu kolaylıkla kavranabilecektir. Bugünlerde para babalarının tam denetimindeki görsel ve yazdı medyanın "sol"dan da takviye edilmiş ideolojik-politik saldırıları (kendileri tarafından bu sosyal gerçekliğimiz iyi bilindiğinden) hiç şaşmaksızın "27 Mayıs Politik Devrimini" ve onu tetikleyen toplumsal dinamikleri hedef alıyor. Türkiye'nin çok yakın tarihini oluşturan bu toplumsal dönem, tarihsel ve sınıfsal inisiyatiflerin, yani iç dinamiklerin olabildiğince yan yana gelerek, gerçek sivil toplum yapılanmasına yöneldiği bir tarihsel süreç olmuştur. Objektif durum budur. Sübjektif faktörlerin zayıflığı ve belirleyici olamaması, doğal olarak yenilgileri de beraberinde getirmiştir. Elinizdeki bu kitap, 1963'ten itibaren içinde yer aldığım bu sürecin, tarihi köklerine inerek incelenmesi ve peşi sıra bu tarihsel dönemde yüklenilmiş sorumluluklar boyutunda yanlışların ve doğruların ortaya konulması gayreti içinde olacaktır. Ben tarihçi ya da yazar değilim. Böyle bir iddiada da hiç bulunmadım. Oluşan düşünce akımlarının yaşanılan dönemin toplumsal koşullarının ürünü olduğuna inananlardanım. Ayrıca bir dönemi tarihselleştirmek ve sonuç çıkarabilmek için sübjektivizme asla sapılmaması gerektiğinin de bilincindeyim. Mücadele geleneğinden geliyorum. Bu gelenekten gelen insanlarımızın "yazı"ya yönelmelerinin, ülkemiz ve halkımız açısından çok önemli bir aşama olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Çünkü tarihi kökleri ile birlikte ele alındığında, içinden geldiğimiz bu geleneğin asıl belirleyici karakterinin pratik davranış özelliği taşıdığını görüyoruz. Geleneklerin, onu öne çıkarttıran, iz bıraktıran ve kaybolup gitmesini önleyen belirleyici özellikleri vardır. "Karakter" ya da "ruh" adına ne dersek diyelim geleneği canlı tutan bütün bu öğeler rastlantılarla oluşmuş bir şey değil, aksine birtakım zorunlulukların ürünüdürler. Bir geleneğin olumlanması (ya da olumsuzlanması) onu bütün bir tarihi arka yüzüyle ele almayı, tarihteki izlerini takip etmeyi gerekli kılar. Tarihi kökleriyle ele alındığında mücadele geleneğinin kendini "yazı" ile anlatmaktan çok neden pratik davranış özelliği taşıdığı kolayca anlaşılabilecektir. "Bilim" yahut "yazı" bizlerin mücadele hayatına bazen yaşanan pratiğin izahı bazen de "ideolojik" şemsiye olarak girdi. "At izinin ît izi"ne karıştığı günümüz koşullarında, üretici güçlerin, toplumsal dinamiklerin, yakın ve uzak tarihi referansların bilimsel açıdan konulması gerektiğine inanıyorum. Özeleştiri ve samimiyeti olmazsa olmaz bir ön koşul olarak görüyorum. Kimse küçük hesapları ve kariyerizmi peşinde referansları çarpıtmamalıdır. Çöküntüyü atlatabilmek ve yeniden ayağa kalkabilmek için birikimlerimiz bizlere yeterlidir; yeter ki sahteliklere ve kırılmalara son verilebilsin. Onbinlerce genç insan, çok yakın tarihimizde devrime i-nandı ve ona göre davrandı. Yapısal ve örgütsel çıkmazların ötesinde, üzerlerinde dış ve iç kaynaklı karanlık oyunlar tezgâhlandı. Birçoğu, bahar aylarında toprağa, suya ve havaya düşen cemreler, nasıl uykuya dalmış tabiatı canlandırıyorsa, bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinde, cemre misali toprağa düşerek, ülkemizin önünü açmak uğruna kendilerini feda ettiler. Onların anılarına bağlı kalmak, bizim için ar olan, onur olan bu arkadaşlarımızı hatırlamak ve incitmemek vazgeçilemez ilkemizdir. Ancak tabii ki onlara yaklaşımımız bu edimle sınırlı kalmamalıdır. İdealizasyonlara ve duygusallıklara kapılmadan yaşanılan süreci tartışabilmek, deneylerden dersler çıkarabilmek de önümüzde duran devrimci bir görevdir. Geçmişteki hatalarımızın tekrar ermemesi için bu yaşamsal bir ihtiyaçtır. Emperyalist güçler ve yerli ortakları tarafından, 1946'dan bu yana darma duman edilmeye çalışılan sınıfsal ve tarihsel dinamiklerin, bütün bu süre boyunca gerçekleştirilmiş tahribata ve kırılmalara karşın, yeni bir uyanış dalgasının işçi sınıfımızın ve emekçi halkımızın öncülüğünde diğer toplumsal zenginliklerimizle birliktelik içinde yeniden yaratılabileceğine inananlardanım. Türkiye halkı, objektif olarak bunun sosyal ve siyasal birikim ve potansiyelini taşıyor. Ülkemizi, emperyalizmin koşulsuz fedaisi durumuna çevirip yüzde yüz teslim alabilmenin planlarının ve uygulamalarının adım adım gerçekleştirildiği bir süreçten geçiyoruz. Kurtuluşumuz ve bağımsızlığımız adına, yakın tarihimizde denenmiş ve kaybedilmiş tekrarların bir daha güncelleştirilmesi, bu tarihi büyük birikimin heba edilmesinden başka bir sonuç vermeyecektir. Bugün yalnız ülkemiz açısından değil, bölgemiz açısından da şartlar son derecede karanlık. Çünkü emperyalist haydutlar, Türkiye'yi, Türkiye halkına bırakmak niyetinde olmadıkları gibi, Orta Doğu'yu ve bölge haklarını da kolayca bırakacak gibi gözükmüyorlar. ABD-AB ve İsrail, Orta Doğu'yu bir yangın yerine çevirmiş durumda. Mazlum milletler üzerine, tarihte olduğu gibi, yine bin bir oyunu alçakça tezgâhlıyorlar. Emperyalist haydutlar önce Afganistan'ı sonra da Irak'ı işgal ederek, milyonlarca masum insanı öldürüp, yer altı ve yer üstü kaynaklarına el koymaktan çekinmiyorlar. İsrail saldırganlığı karşısında mazlum Filistin halkı, ölüm kalım mücadelesi veriyor. Emperyalist güçler mazlum Kürt halkını, işbirlikçilerle anlaşarak, kendi amaçlarına yönelik ülkemize ve bölgeye saplanmış bir kama gibi kullanmanın planlarını adım adım hayata geçiriyor. Sıranın, Suriye ve İran'a geldiği, emperyalist Batının "kurdu kuzu postu"na büründüren rezil "hür basın"ında her gün tartışılmaktadır. Aslında hedeflerinin orta yerinde Türkiye durmaktadır. Yıllardan beri ülkemizin yüzde yüz teslim alınmasının şartları adım adım hazırlanmakta, "plan" kurulu saat gibi tıkır tıkır işlemektedir. Ülkemizin 19. yüzyıldan bu yana geçirdiği tarihsel süreç incelendiğinde, emperyalist haydutların, hangi güçlere yaslanarak, ülkemizi bir cariye gibi nasıl teslim alabildiği açıkça görülebilir. Türkiye, bugün de emperyalist kuşatmanın ideolojik-politik zeminini oluşturabilmek açısından, dışarıdan planlanan bir "konsept" dayatması ile karşı karşıyadır. Uzak tarihimizden bu yana geride durmuş, sosyal boşluk bırakmış, kendilerini hep saklamaya uğraşmış sinsi ve dışa bağımlı egemen sınıf, yeniden toplum mühendisliğine soyunarak, iç dinamikler üzerinde çerçevesi kendilerince çizilmiş, sonucu şimdiden belli bir ideolojik-politik ayrışmanın derinleşmesi planlarını yapı-yor. Ülkenin gündemindeki en yakıcı sorunların çözüm yolları tıkatılarak, her türden provokasyon tezgâhlanıyor ve emperyalist kuşatma alanda bunalmış, yoksullaşmış Türkiye halkının kurtuluş çaresi olan "1919ların güncelleşmesi" perspektifi karartılmaya çalışılıyor. Devrimci ve yurtsever güçler; 1960-71 1971-80 arası ve sonrası dönemleri çok ağır bedeller ödeyerek yaşadı. Yukarıdan ve dışarıdan ayarlanan "konsept" dayatmalarının sonuçlarını net biçimde değerlendirebilecek birikimlere bu nedenle sahiptirler. Bu uygulamaların hem halkımıza hem de kendilerine ne gibi bedeller ödettiğinin bilinmesi gerekir. Özellikle, 22 Temmuz 2007 genel seçimleri öncesinde, Kayseri milletvekili Abdullah Gül'ün Curnhurbaşkanlığına adaylığını koyması ile hızlanan süreçte, Cumhuriyet Devrimine, onun kazanımlarına ve bağımsızlığımıza sahip çıkmaya başlayan büyük halk yığınlarımızın hareketlenmeye başlaması ile birlikte yukarıdan dayatılmaya çalışılan "konsept" ayarlaması net biçimde herkes tarafından görülebilir bir duruma gelmiştir. Ayrıca sınıflar diyalektiğinin Türkiye'deki baş döndürücü çelişkilerini ve ülkemizin orijinal özelliklerini kavramayan veya kavrasa bile işine gelmediği için üstünü örten, kimi keskin "hazırlop salon sosyalistleri" skolastik beyinleri ve iri burunlarıyla, bu konulara tüm gövdelerini sokup "sosyalizm bilimi" yapmak adına kafaları karıştırmaya uğraşmaktadırlar. Unutmamak gerekir ki Türkiye devrimci hareketinin bütün engellemelere rağmen kuşaktan kuşağa aktarılmış, müstakil bir devrimci hattı ve birikimleri vardır. Türkiye devrimci hareketini, gruplar anarşisi içinde ele almayıp tüm birikimleri ile birlikte değerlendirdiğimiz takdirde, gerek düşünce, gerekse davranış düzeyinde sosyalizm bilimi açısından yeni sentezlere varabileceği, diyalektik canlılığa sahip olduğunu görebiliriz. Sonra hiç kimse aşılamamış eski tezlere illa yeni bir "anti-tez" yaratma gayretkeşliği içinde olmamalıdır. Bu çaba, ancak tekrarın karikatürü olma şansına sahiptir. Üstelik devrimci hareketteki bu araştırmalar, Batı'dan edinilmiş ezbere formüllerle değil, ülkemizin orijinal ekonomik-sosyal ilişki ve çelişkileri dikkate alınarak harcanan yoğun emekler sonucunda ortaya çıkmışlarsa, Türkiye devrimci hareketinin müstakil zenginliğini içeren bütün bu araştırmaların üzerinde mutlaka durulması gerekir. Bu açıdan bugün ülkemizin gündemine yukarıdan ve dışarıdan oturtulan "konsept" dayatması, bedeli ödenmiş eski bir uygulamadır ve çok yakın tarihimizde, iki ana siyasal kırılmaya neden olmuştur. 1- Yakın tarihimizde; ilkel konuma geleneklerinden gelen "vurucu güç" gerçekliğinin, modernleşme ve özgürlük hareketi içindeki fonksiyonlarım, sınıf determinasyonundan soyutlayarak, geçmiş melez burjuva devrimini, son duruşmada sınıf değil de "asker-sivil aydın zümrenin" yaptığı safsatasını ideoloji-leştirmeye uğraşan "Kadro-Yön-Devrim" dergilerinde örgütlenen bir siyasal akım ortaya çıkmıştı. Bugün de bu siyasal akımı yeniden canlandırmaya çalışan halk-sınıf pusulasını yitirmiş sözde "ulusalcıları" izliyoruz. Dayatılan konseptle derinleştirilmeye çalışılan birinci kırılma noktası budur. Önceleri bir-iki dergi ve kurum etrafında toparlanmaya çalışan bu siyasal akım, yaşanılan son süreçte; Cumhuriyet Devrimine, onun kazanmalarına ve tam bağımsızlığımıza sahip çıkan, kendiliğinden gelişen halk hareketinin başını bağlayıp kendi emellerine altlık yapmaya niyetlenmişlerdir. Meydanlarda toplanan coşkulu kalabalıkların gerek topluca dile getirdikleri sloganlar ve talepleri, gerekse de bazı konuşmacılar tarafından altı çizilen gerçekler, kürsülere egemen olmaya çalışan, kitleleri dar bir laiklik söylemiyle kilitleyerek Ortadoğu halklarına karşı kışkırtan, şovenizme prim veren zorlama ve dayatmalarla gölgelen-meye çalışılmıştır. 2- Osmanlı Devletini kuran da, yıkan da ve Cumhuriyet devrimini yaratan da ordudur. Bütün tarihsel süreçler içinde, ordunun "vurucu güç" gerçekliğini arkasına almadan ve bu inisiyatifi sinsice kuşatmadan hiçbir burjuva hareketi başarıya gidememiştir. Yakın tarihimizde, ülkemizin bu orijinalitesini atlayarak, burjuva sınıfına, serbest rekabetçi dönemin vasıflarını yükleyerek bir yanı ile Doğu gericiliğini diğer yanı ile Batı gericiliğini temsil eden bu sınıfa ilerici bir makyaj yapmaya çalışan "sivil toplumcu" bir siyasal akım siyasal iktidarın sunduğu olanakları arkasına alarak etkisini artırmaya çalışmaktadır. Bu akım ideolojik-teorik alt yapısını Prof. İdris Küçükömer'den almaktadır. Yukarıdan dayatılan "konsept" ayarlamalarının ikinci ayağı da budur. Yukarıda kısaca tasnif ettiğimiz sınıf-halk pusulasını yitirmiş şoven "ulusalcılıkla egemen güçlerin makyajladığı sözde "sivil toplumculuk" ikilemine mahkûm olmak, bunların arasında zikzaklar çizmek yahut yandaş toplama adına teslimiyetçi ve oportünist yaklaşımlar göstermek, devrimcilerin tavrı olamaz. Birbirine zıt gibi görünen, dışarıdan ayarlı bu iki siyasal çizgi de, bizi doğrudan doğruya emperyalist haydutların kucağına götürür. Bir ülkenin tarihi, yani dünkü olayları, bilimsel anlamda bilinmedikçe, o ülkenin gerçekliği yani bugünkü olayları kavranamaz. Hele bu ülke Türkiye'miz gibi geçmişi ile bağlarını koparamamış bir Orta Doğu ülkesi ise. Ve yine geçmişi ile bağlı olduğu boyutta Doğulu, ondan kopabildiği ölçüde de Batılıysa tarih araştırmaları ve tarih bilinci çok daha önemli bir konuma gelmektedir. Ülkemiz, kırsal alanlardaki tarih öncesi bozulmuş aşiret ilişkilerinden, kasabalardaki tefeci-bezirgân dediğimiz Ortaçağ kalıntılarına, oradan büyük şehirlerdeki bankalar, çokuluslu şirketlere ve fabrikalara kadar varan, üç katlı bir sosyal ehramı bünyesinde barındırmaktadır. Kapitalizm, kendinden önceki üretim biçimini bir sosyal devrimle kökünden kazıyıp gelemediği için, tarih bizim ülkemizde Fransa'daki gibi Louvre Müze-si'ne kalkmış, akademik veya sanatsal ya da arkeolojik bir olgu değildir. Ülkemizde "tarih üretici güçler", bugün de günlük yaşamı ilgilendiren tüm canlı unsurlarıyla yaşamaktadır. Türkiye'de uzun yıllardır düşünce alanında yaşanan bas-makalıpçılığm ve dolayısıyla davranış alanındaki çıkmazların en yaygın eksikliğimiz olduğu görülmektedir. Bu eksikliğin objektif nedeni; egemen çevrelerin bütün dönemlerde, kendi sınıfsal çıkarlarına uygun düşmeyen her düşünce ve davranışı ya devlet terörü ile kazımaya yönelmeleri ya da tarihi gerçekleri kendi siyasal konumları ve ideolojilerini güçlendirmek için çarpıtarak kullanmış olmalarıdır. Olayın en iç yakıcı yanı, devrimci ortamda tarihe tarihsel maddeci metotla baktığını iddia eden çevrelerin, Batıdan aktarılmamış hiçbir emek ürününe gerekli önemi vermemiş, hatta bunlardan rahatsız bile olmuş olmalarıdır. Batı'nın yarattığı ve ülkemizde özellikle aydınlar içerisinde epey yandaş toplayan Doğucu sosyalizm sektöründe, Toynbee ayarındaki araştırmacılar neredeyse baş tacı edilmişlerdir. Açılan bu kanalda tarih, kaza ve kaderin cirit attığı bir alana çevriliyor, kahramanlık ve hainlik edebiyatlarına dönüştürülüyor ve içi boşaltılıyordu. Ülkemizde son zamanlarda, yerden biter gibi ilericisinden muhafazakârına, şeriatçısından Türkçüsüne, liberalinden milliyetçisine, devrimcisinden siyasal İslamcısına kadar her çevrede yoğun bir tarih merakı uyanmış, eline kâğıdı kalemi alan, bu alanda "tez"lerini kamuoyunun önüne dökmeye başlamışlardır. Bize göre, bu girişimlerin çoğunun akademik araştırma merakından öte politik amaçlan vardır. Toplumun yüz yüze kaldığı tıkanmışlık karşısında, her politik çevre, kendi sınıfsal ve siyasal konumunu ve ideolojisini meşru kılmak ve de arayış içine girmiş halk yığınlarına benimsetmek için, Osmanlı tarihini işine geldiği biçimde, kendilerine referans yapma gayreti içine girmişlerdir. Bu politik çevrelerin asıl amaçları, ülkemizin gerçeklerine dayanan doğru bir tarih bilinci üretmek değil, sistemin kendilerine sunduğu olanaklarla, yeniden bilinç kırılması yaratarak, egemen güce referans olabilecek ideolojik-politik zemini hazırlayabilmektir. Yukarıdan dayatılan konsept ayarlamaları çerçevesinde, yakın tarihimizden bu yana, tarih bilincinin kırılmalara uğratıldığı devrimci hareket ise, bu iki odak arasında gidip gelmekte ve bu fasit dairenin içinden çıkamamaktadır. Bu kitabımızda elimizden geldiği kadar "Osmanlı Toplum Gerçeğini" tarihi arka planı ile birlikte, devrimci birikim ışığında, kendi mücadele tarihimizi ve özeleştirimizi de işin içine katarak incelemeye ve güncelleştirmeye çalışacağız. Niyetimiz budur. Hatalarımız ve eksiklerimiz olabilir. Her sözümüz düzeltilmeye açıktır. Devrimci ortama egemen kılınmaya çalışılan "oynaşma" mantığından uzak, samimi olacağız. Kimseyi yok saymak, iftira etmek ve karalamak bizim metodumuz olamaz. Tarihsel maddeciliğin kurucu ustalarından Marks'ın, "Gerçek sosyalistler, görüşlerini ve niyetlerini gizlemeye tenezzül etmezler." ilkesine hep bağlı kalmaya çalıştık. Bugün ülkemizin içinden geçtiği kaosta ve amansız kuşatmada bu ilkenin çok daha büyük anlam taşıdığının bilincindeyim. 1963 yılından bu yana, bu düzende önüme serilmiş imkânları elimin tersiyle iterek 44 yıldır inandığım yolda düşe kalka yürüyorum. Hayatım yürüdüğüm yolun coşkulan, yenilgileri, dramatik kurguları ve bedelleri ile örülüdür. Her koşulda hiç pişmanlık duymadım. Zaman zaman ümitsizliğe düştüğüm, savrulduğum anlar olsa bile, yılgınlık yaşamadım. Uzun mücadele süreci bana bir noktayı iyice kavrattı, yiğitlik, karşına ne bedel çıkarsa çıksın, yanlış karşısında durmak ve özeleştiri yapabilmektir. Yaşanmış siyasal olaylar haricinde hiç kimse ile şahsi bir hesabım yoktur. Siyasal olayların da peşini asla bırakmak niyetinde değilim. 1993 yılının ekim ayında 13 yıl süren mülteci hayatını noktalayıp, kendi kararımla çok özlediğim ülkeme döndüm. O gün de belirttiğim gibi "Avrupa'nın renkli başkentlerinden, benim ülkemin hapishaneleri daha iyidir" düşüncesini bugün de sürdürüyorum. Avrupa'ya çıkış kararımı hayatımın önemli bir hatası olarak kabul ediyorum. Bugün hâlâ "Anayasayı ihlal" suçundan açılmış bir davada tek başıma yargılanıyorum. Dava 14 yıldır yerel mahkemeler ile Yargıtay arasında durmadan gidip geliyor. Aldığım ceza her gidiş gelişte biraz daha ağırlaştırılıyor. Son geldiği nokta "ömür boyu" hapis cezasına çarptırılmam oldu. Yargıtay 13 Aralık 2006 tarihinde bu hükmü "usul yönünden" bozdu. Yerel mahkemede yeniden "ömür boyu" hapis cezasına çarptırıldım. Şunu açıkça belirtmek isterim ki, sonuç ne olursa olsun ülkemi terk etmeme kararındayım. 29 Ekim 1993 tarihinde tutuklandığım İstanbul DGM'den, cezaevine gönderilirken, gazetecilerin sorularına verdiğim yanıtlar benim bugünkü bakış açımı da belirlemektedir. "Sarp Kuray '16 Haziran' hareketinin kurucusu ve önderi olma gerekçesi ile tutuklandı. Kuray, 'Ödenecek bir bedel varsa, ödemeye hazırım, ülkemi, ailemi ve halkımı özlediğim için döndüm. 32 yıldır sosyalist mücadele içindeyim, bu süre içinde üç askeri darbe gördüm, gelinen noktada sosyalist örgütlerin kitleden koptuklarını, illegal ve silahlı mücadelenin kendi içinde bir paylaşım savaşına döndüğünü ve İttihat ve Terakki metotlarına yer verdiklerini gördüm. Bu olumsuzluklardan sonra, hiçbir çıkar gözetmeksizin girdiğim devrimci mücadelenin bu duruma gelmesi beni rahatsız etti, konu halk ve işçi sınıfı ise, onlara gidiş yolunun, bu olumsuzluklar dışında aranması taraftarıyım.' iddiasında bulundu. Sosyalizmden taviz vermediğini de vurgulayan Kuray, açık ve legal mücadele yürüteceğini belirtti. 12 Eylül askeri darbesinden önce yurt dışına çıkan Kuray, önce İsviçre daha sonra da Fransa'da bulundu. 1982 yılında vatandaşlıktan çıkarılan Kuray, 12 Mart muhtırasından tutuklanmış ve dört yıl hapis yatmıştı."1 Ülkeme döndüğüm andan itibaren, kimlikleri ve insan kaliteleri bizce çok iyi bilinen birtakım soysuz belkemiksizler içeride ve dışarıda hakkımda karalamalar yapmaya yeltendiler Kim neye yeltenirse yeltensin, bir gerçeğe hayatımız boyunca hep inandık: "İt ürür kervan yürür." Kitabın son bölümünde bu insan müsveddelerinin ortaya attığı iftiralara çok kısa yanıtlarım olacaktır. 17 yaşında katıldığım bu onurlu mücadelede, o zaman nasıl hiç kimsenin icazetini almadan kendi yolumu kendim çizdiysem, bu sürecin her anından nasıl onur duyuyorsam ve karşıma çıkarılan her türden engeli iradem ve kararlılığım ile nasıl aşmışsam, bugün de bu maksatlı şebekenin karalamaları karşısında tavrım aynı oldu. Çünkü benim için önemli olan inançlı unsurların ve halkın yargısıdır, gerisi hikâyedir. Sarp Kuray Sürgünden döndü; Özgür Gündem, 29 Ekim 1993 Cuma. |