TÜRKİYE 1959 yılından bu yana AB üyeliği için girişimlerde bulunuyor. Diğer bir deyişle, AB'ye üyelik konusu ülke gündeminde tam 46 yıldır önemli bir rol oynuyor. 17 Aralık 2004 tarihinde gerçekleşen Brüksel Zirvesi'nde tam üyelik müzakerelerine başlanması için 3 Ekim 2005 tarihinin verilmesiyle Türkiye, AB üyeliğini çeşitli yönleriyle tartışmaya hız verdi. Tartışma konularının başında ise 80 bin sayfalık AB mevzuatının yarısını oluşturan "tarım" konusu geliyor.
"Tarım, AB'nin en büyük sorun olarak gördüğü alan" diyor AB uzmanı Can Baydarol. "Hatta konu o kadar geniş ki, tarım başlığını gıda güvenliği gibi alt başlıklarla 35 ayrı altbaşlık altında topladılar".
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Türkiye-AB ilişkilerinde en öncelikli konu olarak Türk tarımının AB'nin OTP (Ortak Tarım Politikası)'na uyumu olarak tanımlar ve bu yönde çalışmalarına devam ettiğini bildirirken; sivil toplum kuruluşları ve AB uzmanları da sürecin tarım sektörüne getirecekleri ve yapılması gerekenler hakkında farklı görüşlere sahip bulunuyor.
AB, Türkiye'nin birçok alanda olduğu gibi, tarım alanında da topluluğa ''uyum sağlamasını'' istiyor. Ancak Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi ve AB uzmanı Cengiz Aktar, önümüzdeki 10 yılda üyeliğe hazırlık, uyum, uygulama çalışmaları arasında Türkiye'nin en çok başını ağrıtacak konunun tarım ve hayvancılık olacağını söylüyor. Ziraat Odası Başkanı Gökhan Günaydın Türkiye'nin tarım politikalarındaki yetki alanının olası bir AB üyeliği durumunda uluslararası düzleme terk edileceğine dikkat çekiyor.
Mehmet Altan ise Türk tarımında bundan daha kötüsünün olamayacağını savunuyor ve AB'nin Türk tarımını akılcı bir hale getireceğini, bugüne kadar çözülemeyen temel sorunlarını çözeceğine inanıyor. Altan, "Bilgi birikimi ve parasal olanaklara sahip olan AB, boğaz tokluğuna çalışmayı hedef edinmiş insanların pazara üretim yapmasını dolayısıyla daha çok para kazanmasını sağlayacak" diyor.
Ancak çoğu uzman Mehmet Altan kadar iyimser değil. Bir yandan "uyum" sürecinde tarım kesiminde yaşanacak işsizlikten pazar sorununa kadar başımızı ağrıtacak pek çok sorundan söz edilirken, konunun uzmanları "uyum"un gerisinde, tarımdaki altyapı eksikliklerinden gıda denetimindeki boşluklara, üretici eğitiminden çiftçi kayıt sistemine kadar Türkiye'nin AB olsa da olmasa da çözüm bekleyen pek çok sorununa dikkat çekiyorlar.
Küçük çiftçilere ne olacak?
Cengiz Aktar'a göre "AB'nin tarım verileriyle bizimkiler arasında uçurumlar var". Çünkü OTP'ye uyum için büyük değişim ve fedakârlıklar gerekiyor. Aktar, Türkiye'ye tarımsal etkinlik anlamında hayli benzeyen Polonya örneğini hatırlatarak "AB politikalarını uyguladılar ve şimdi muazzam bir işsizlikle karşı karşıyalar" diyor. Aktar'ın uyarısı, verimliliği artırmak amacıyla küçük işletmelerin ortadan kalkması ve üretimin mekanize olması gerektiği önerisine karşılık, bu dönüşüm sonucunda atıl olacak milyonlarca vasıfsız işgücünün ne olacağının hesaba katılmadığı yönünde.
Çiftçi Sendikaları sözcüsü Abdullah Aysu da benzer bir soruna dikkat çekiyor: "AB, uyum programında Türkiye'nin tarımla uğraşan nüfusunu çok görüyor ve kırsalda yaşayan yüzde 34'lük bir nüfusun yüzde 8'e çekilmesini istiyor. Bunun anlamı yüzde 27'leri bulan bir nüfusun yaşayamayacağı politikalar uygulanmasının istenmesidir. Amaç küçük çiftçilerin tutunamaması, yerlerinin büyük tarım şirketlerine terk edilmesinin sağlanmasıdır."
Türkiye tarımının uluslararası finans kuruluşlarının, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), IMF ve Dünya Bankası ile OTP'nin etkisi altında olduğunu belirten Aysu, OTP politikalarıyla birlikte, ürüne destekten üreticiye desteğe geçişin küçük üreticiyi topraktan kopararak yoğun göçe neden olacağını, milyonlarca küçük ve ortak ölçekli çiftçinin ortadan kalkacağını, gıda sektörünün büyük gıda ve tarım şirketleri tarafından kontrol edileceğini ve tohumlarda GDO ürünleri üreten şirketlerin söz sahibi olacağı gibi tehlikelerle karşı karşıya olduğumuzu belirtiyor.
Dünya Bankası danışmanlarından Ataman Aksoy ise ticaretin örgütlenme biçiminin ve pazarda rekabet edecek ürünlerin belirlenmesinin küçük üreticinin geleceğini belirleyeceği görüşünü savunuyor.
"AB çiftçilerine yüksek oranda sübvansiyon sağlıyor; bizim çiftçilere aynı oranda destek vermeyecek ve bu nedenle çok daha ucuza üretilen AB malları iç pazara girecek. Her tarım ürünü bu süreçten farklı etkilenecek. Küçük çiftçilerin ve işsizliğin ne olacağı, hangi malların üretiminin artıp hangisinin azalacağı, bu ürünlerin üretiminde hektar başına ne oranda emek kullanıldığıyla belirlenecek. Örneğin sebze üretimi tahıllara göre 4-5 misli daha fazla emek gerektirir. Eğer Türkiye'de tahıl üretimi azalıp sebze üretimi artarsa emek talebi artacak bu da istihdama yansıyacak. Ticaretin örgütlenme şekli de küçük üreticinin geleceğini belirleyecek."
Ataman Aksoy ayrıca John C. Beghin ile derlediği ve Dünya Bankası'na sunulan "Global Agriculturel Trade and Devoloping Countries" başlıklı raporda dokuz kilit maldan söz ediyor ve hangi ülkelerin kazanıp kaybedeceklerini bu malların belirleyeceğine dikkat çekiyor.
Sözü edilen mallar, şeker, süt mamulleri, pirinç, yerfıstığı, sebze ve meyve, buğday, deniz mahsulleri, pamuk ve kahve…
Raporda ayrıca bu dokuz malın dünyada büyük üreticileri, tüketicileri, ihracat ve ithalatçıları, bu ülkelerin bu ürünlere destek politikaları ve global politikalar yapılırsa hangi ülkelerin ve üreticilerin kazanıp kaybedeceklerini belirleyeceği vurgulanıyor.
Ekolojik tarım uzmanı ve Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Uygun Aksoy ise müzakerelerde öne çıkacak sorunlardan bazılarını şöyle sıralıyor: Çiftçi kayıt sistemi, destekler, üretim planlaması, ürün arzında sürekliliğin olmaması, üretici eğitiminin yetersizliği, monokültür uygulamaları, tarım ürünlerinin büyük oranda hammadde olarak ihraç edilmesi, gıda güvenliği ve tarımın çevre üzerindeki etkileri...
Tarım politikalarında yapılacak değişiklikler sadece küçük çiftçinin işini, gelirini ve ticareti değil, halk/çevre sağlığını ve onu doğrudan ilgilendiren biyolojik çeşitlilik ile tarımsal biyolojik çeşitliliği de etkileyecek.
Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Victor Ananias Türk tarımını ulusal bir mesele olarak kırsal kalkınma, halk-çevre sağlığı, tarıma dayalı endüstri, çevre koruma gibi temel konulardaki etkisi ve işleviyle ele almak gerektiğini söylüyor ve "Türkiye'nin bu konulardaki sorunları, strateji ve hedeflerini AB'den bağımsız olarak belirlemesi gerekiyor" diyor.
Doğa Derneği Kırsal Kalkınma Koordinatörü Nuri Özbağdatlı da kırsal nüfus içerisinde gelirini doğrudan tarımsal faaliyetlerden sağlayan insanların AB sürecinin etkilerinden habersiz olduğuna dikkat çekiyor ve "Bu da sürecin sağlıklı bir şekilde geçirilmesini olumsuz etkiliyor" diyor. Özbağdatlı'ya göre bunun en iyi örneği şehirde yaşayan insanların sağlıksız beslenmeleri ve kırsalda yaşayan insanların bilinçsiz tarım faaliyetleri sonucunda hem kendi ekonomilerini hem de ulusal ekonomi ile birlikte doğayı olumsuz etkilemeleri... AB'de tarımsal üretimin artırılması için uygulanan yöntemlere bakıldığında üye ülkelerin geçmişte yaptıkları hatalar Türkiye'de de tekrarlanıyor. Özbağdatlı, 90'larda iptal edilmeye başlayan drenaj çalışmalarına rağmen tüm Avrupa'daki Önemli Kuş Alanlarının yüzde 15'inin varolan drenaj çalışmalarından olumsuz etkilendiğine dikkat çekiyor. Türkiye'de ise drenaj çalışmaları hızla sürüyor. Toplam 184 önemli kuş alanı var ve bunların yüzde 25.9'u su
rejimine müdahale, yüzde 8.7'si baraj yapımı, yüzde 8.8'i tarımsal yoğunlaşma, yüzde 9.9'u aşırı otlatma olmak üzere toplam yüzde 53.3'ü tarım politikalarından etkileniyor. Özbağdatlı, verimli toprakların yok edilişinin örneklerini veriyor: "Harran Ovası'nda ve Akçakale ilçesinde yapılan bilinçsiz sulama faaliyetleri ile tarım alanları verimsizleşti ve buradaki doğal süreçler yok olmak üzere. Baraj politikaları nedeniyle sular altında kalan verimli topraklar ve barajlardan gelen sular ile sulu tarıma açılıp yok olan tarım alanlarından elde edilemeyen tarımsal girdi ise hiç hesaplanmıyor. "Öte yandan Özbağdatlı Dünya Bankası, AB sürecinde önemli noktalardan birinin hukuksal platformda uyumlaşma, fonların kullanımı ve bu fonlardan yararlanabilmek için çiftçilerin örgütlenmesi ile tarımın kayıt altına alınması olduğuna dikkat çekiyor.
Türkiye'ye para mı yağacak?
Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı ve OTP uzmanı Gökhan Günaydın'a göre bu sorunun yanıtı "hayır". Nedenini ise şöyle açıklıyor:
"103 milyar Euro'luk AB bütçesinin 43 milyar Euro'su tarıma ayrılıyor. 10 aday ülke için katılım öncesi yardımlar 3 milyar 120 milyon Euro ile sınırlandırıldı ve bunun 520 milyonu tarım bütçesini oluşturuyor. 1 Mayıs 2004 tarihi itibarıyle üye olan 10 ülke bu 520 milyonu paylaştı. Bu durum adaylık sürecinde tarıma para yağacak beklentilerinin yanlış olduğunu ortaya koyuyor."
Tüm uzman ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerinin dikkat çektiği tarımda kalıcı kısıtlamalar konusunda ise Tarım ve Köyişleri Bakanlığı hassasiyetini koruyor. Tarım konusunda kalıcı kısıtlamalar olması yönündeki ifadenin kabul edilmeyeceğine ilişkin bir sözlü notanın AB nezdindeki daimi temsilciliğimiz tarafından AB Konsey Başkanlığı'na sunan Bakanlık açıklamasında, Türkiye ve AB tarım sektörleri arasında kırsal kesimde yaşayan nüfus, tarımsal istihdamın toplam istihdam içindeki yüksek payı, işletmelerin ölçekleri, teknoloji kullanımı, tarım sektöründe örgütlenme, verimlilik, kalite standartları, bitki, hayvan sağlığı şartları, istatistik, veri tabanları, çiftçi, arazi, hayvan kayıt sistemleri ve idari yapılanmalar bakımından farklılıklar bulunduğunun altını çiziyor.
Bu farklılıkların büyük ölçüde tarımsal altyapının yetersizliğinden ve sağlıksız şekillenmesinden ileri geldiği görüşü yine bakanlığın yaptığı açıklamada vurgulanıyor ve "Bu nedenle, Türkiye'den kısa ve orta vadedeki beklentilerin açıklandığı Katılım Ortaklığı Belgeleri'nde ve İlerleme Raporları'nda esas itibarıyla altyapı noksanlıklarının giderilmesine ilişkin konulara yer verilmiştir" deniyor.
AB Tarım Raporu'nun tavsiyeler bölümünde tarımın Türkiye için en önemli ekonomik ve sosyal sektörlerden biri olduğu vurgulanıyor ve OTP'ye katılım için kırsal kalkınma çabalarının ve idari kapasitenin güçlendirilmesi gerektiği, Türk çiftçilerinin gelir kayıplarının önlenmesi yönünden tarımın rekabet düzeyinin artırılmasının öneminden söz ediliyor.
Bunun için uzun bir süreye ihtiyaç duyulduğu, Türk tarımının bugünkü haliyle AB desteğine çok fazla ihtiyaç duyacağı, hayvan sağlığı şartlarının iyileştirilmesi ve doğu sınırlarındaki kontrolün güçlendirilmesi gerekliliği ise diğer tespitler arasında bulunuyor. Bakanlık yetkilileri bu noktada pek çok uzmanın değindiği noktaya dikkat çekiyor ve "Söz konusu altyapı eksikliklerinin giderilmesi-Türkiye OTP'ye dahil olsun olmasın - Türk tarımının uluslararası rekabet şartlarına ayak uydurması bakımından gereklidir" diyor. Açıklamada ayrıca AB'nin üreticisine geçmişte tanıdığı büyük destek imkânlarının Türkiye'nin kendi üreticisine bütçe olanaksızları nedeniyle sağlayamadığı belirtiliyor ve Türkiye'nin önümüzdeki yıllardaki tarım politikalarını isabetli kararlarla oluşturması zorunluluğuna dikkat çekiliyor. Peki bu politikalar nasıl oluşturulacak? Türkiye'nin AB ile müzakere sürecini kendi açısından en olumlu sonuçlar alabilecek konuma getirmesi için ne yapması ve ne tür
stratejiler geliştirmesi gerekiyor?
Çözüme giden yol
AB'ye giriş sürecinde Türkiye açısından olumlu sonuçlar verecek tarım politikalarının geliştirilmesi yönünde, uzmanlar öncelikle AB'den bağımsız politikalar izlenmesi, kendi değerlerimizin farkına vararak kooperatifleşme, ekolojik tarım, ürün çeşitliliğinin sağlanması ve eğitim sisteminin yeni stratejilere göre yeniden yapılanması gibi adımlar üzerinde duruyorlar.
Çiftçi Sendikaları Sözcüsü Abdullah Aysu, Türkiye'nin AB'yi gözlemlemeyi ıskalamadan bağımsız politikalar geliştirmesinin gerekliliğini vurguluyor. Aysu, AB ülkelerinde tarımın şirketleşmesine karşın ortaya çıkan işsizlik sorununa dikkat çekiyor ve "Çözüm, yeterli gıda maddelerini sağlamak için yerli insan, yerel halklar, kadınlar ve tüketiciler için en uygun yaklaşım örgütlü -üretimden pazarlamaya- aile işletmeciliğidir" diyor.
Aysu ayrıca yeterli beslenmede çeşitliliğin önemine dikkat çekerek gıdada çeşitliliği ancak yerli çiftçi, yerel tarım ve aile çiftçiliğinin sağlayabileceğini savunuyor. Dünya Bankası danışmanı Ataman Aksoy, bir anlaşma olduğunda, AB'nin bir çok ürüne koyduğu yüksek gümrükler yüzünden Türkiye'nin ürünlerini daha pahalıya satabileceğini söylüyor. Yeni gıda standartlarının eski tür bol kimyasal maddeli üretimi önemli ölçüde ortadan kaldıracağını belirten Aksoy, kooperatifleşme ve büyük ticaret gruplarının küçük üreticilerden ürün satın almasının tarım kesiminin büyümesine ciddi katkı yapabileceğine işaret ediyor ve "Burada önemli olan küçük üretici ile pazar arasında etken bir ilişkinin bulunmasıdır" diyor. AB'ye giriş sürecinin Türkiye tarımını olumlu etkilemesi için neler yapılabileceği konusunda ise Aksoy'un önerileri daha çok ürün bazında analizler yapılıp, rekabet edebilecek ürünler belirlenmesi yönünde: "Bu tip analizleri aynı zamanda kırsal kesimde yaşayan ve yoksul
kesime alternatif destek sistemlerini düşünmek lazım. Müzakereler sonunda biz ne kadar çok ürünle AB pazarına girebilir, onlara kendi piyasamızı ne kadar az açarsak o kadar kazançlı oluruz. Bu süreç sonunda bizim tarımsal üretim yapımız değişecek ve daha fazla ithalat/ihracat yapacağız."
Ekolojik tarım potansiyeli
AB uzmanı Cengiz Aktar ise aslında durumun söylendiği kadar kötü olmadığı görüşünde. "Çünkü Türkiye'de kayda değer bir ekolojik tarım potansiyeli var. İşsizlik ve göç kabusuna karşılık ekolojik tarım ve kırsal kalkınma Türkiye'nin tek çıkış yolu."
Aktar, emek yoğun bir tarım biçimi olan ekolojik tarımın artı değerinin diğer tüm tarım biçimleriyle kıyaslanmayacak denli yüksek olduğuna değiniyor ve bu beslenme biçimine AB ülkelerinden gelen yoğun talebe dikkat çekiyor ve "Varlıklı AB yurttaşı herkesin ürettiği sarı domatesi yemek, kokmayan çiçekleri vazosuna koymak istemiyor. Ekolojik tarım yaygınlaştıkça, çığ gibi büyüyen çevre sorunlarına da çare oluşturacak, yerli tüketicinin de vasıflı ürün tüketmesini sağlayacak" diyor. Bu nedenle Aktar'a göre öncelikle ekolojik tarımın altyapısının oluşturulması ve müzakerelerde Türkiye'nin tarım stratejisini ekolojik tarım üzerine kurmasının gerektiğini söylüyor. Ekolojik tarım Türkiye tarımı için önemli bir avantaj olarak görülüyor. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi öğretim üyesi Prof.Dr. Uygun Aksoy, biyolojik çeşitlilik, gıda güvenliği ve üreticinin izlenebilirliği gibi konularda önemli avantajlar sağladığını belirtiyor. Ancak Aksoy, AB üyesi ülkelerin ekolojik ürün
pazarını bölüştüklerini hatırlatarak pamuk ve kuru ve kurutulmuş meyveler dışında rekabetin yüksek olduğunun unutulmaması gerektiğine dikkat çekiyor:
"Bu yüzden ekolojik ürünlerin işlenerek gerek iç gerekse dış pazarda sunulması yaratılan katma değerin ülke içinde kalmasını sağlıyor ve istihdam olanağı yaratıyor. Örneğin, Türkiye ekolojik pamuk üretiminde dünya lideri konumunda ama yarısına yakın kısmı işlenmeden satıldığı için yurt dışından ekolojik iplik satın alıyor. Oysa ekolojik pamuk, ev tekstili ve iç giyim olarak işlenip pazara sunulursa sağlanan katma değer daha yüksek ve sürdürülebilir olacaktır."
Aksoy'a göre, ekolojik tarım, tarımda en az sorun yaratacak alan, ancak tek başına sorunların çözümü gibi görülmemeli. "Öncelikle üretim ve pazar bilgisine dayalı uygun tür ve çeşitlerin seçilerek çok yıllı ekim nöbetlerinin uygulanması, üreticilerin ekolojik tarımı geliştirecek şekilde desteklenmesi ve ürün işleme teknolojilerinin üretime paralel bir şekilde geliştirilmesi durumunda ekolojik tarım, tarımdaki darboğazları aşacak bir fırsat olabilir."
Aslında AB şimdiden ekolojik tarım konusunda Türkiye'ye destek vermeye başladı bile. Ekolojik tarımda yapılanma ve kapasite geliştirmeye yönelik olarak Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından teklif edilen bir proje, AB üyeliği kapsamında sağlanan hibe desteğiyle bu yıl başlayacak. AB ile müzakere sürecini Türkiye tarımının lehine çevirmek için önerilen çözümler bu kadarla kalmıyor. Uzmanlar önümüzdeki on yıllık zaman dilimi için süreci iyi anlayan, iyi tanımlayan bir politika anlayışı içerisinde tarım sektörünü sorunlarından arındıran ve ülke kalkınmasının etkin bir aracı haline dönüştüren bir yaklaşımın hayata geçirilmesinin zorunluluğunun altını çiziyor. Gökhan Günaydın, hızlı bir tarımsal yatırım planlaması ile sulanabilir alanlarını iki katına çıkartan, arazi kullanım planlamasından üretim deseni seçimine kadar rasyonel tercihler ortaya koyan, üretici örgütlenmesinden girdi temini ve ürün pazarlamasına kadar sürecin tüm aşamalarında üretimden ve üretici-tüketici
lehine çözümlerden yana olan, bilgi ve teknolojiyi tarla ile buluşturan, üretim maliyetlerini azaltıp verim değerlerini yükselten, bu çerçevede rekabet gücü yüksek bir tarım sektörü kurgulamasının süreç içindeki kalıcı çözüm olduğunu düşünüyor.
Günaydın, "Bu yatırıma kaynak aktaran bir bütçe yapısı ve bu kaynakları rasyonel kullanan akılcı bir politika uygulaması ile olanaklı. Ayrıca, sadece tarım alanı için değil, tüm alanlarda üretim ve istihdam desteklenmelidir. Kamusal destekler üretime ve istihdama yönlendirilmelidir" diyor.
Kendi gücümüzün farkında!
AB'ye üyelik sürecinde dikkat çekilen en önemli konulardan biri de Türkiye'nin kendi gücünün farkına varması. Nuri Özbağdatlı, doğayla uyum içinde devam ettirilen birçok tarımsal faaliyetin Anadolu'da uygulandığının, bu faaliyetlerin AB sürecinde yok olmaması, aksine desteklenmesi gerektiğinin, bunun Türkiye ve AB için çok önemli olduğunun altını çiziyor.
Özbağdatlı'ya göre, AB sürecinden kazançlı çıkmak için "İnsan, toprak, doğa, para arasında şekillenen tarım için kendi insanımıza, toprağımıza, doğamıza ve kaynaklarımıza sahip çıkmalıyız". AB müzakere süreci'nin, herşeye rağmen Türkiye tarımı konusunda bugüne kadar çözüm gerektiren sorunların yeniden masaya yatırılıp tüm yönleriyle tartışılmasını sağladığı bir gerçek. Ancak AB müzakereleri olsun ya da olmasın Türk tarımının çözüm bekleyen sorunlarının AB ülkelerinin koşullarına göre değil, Türkiye'de yaşayıp bu kararlardan etkilenecek insanların koşullarına uygun stratejiler belirlenerek çözümlenmesi de bir başka gereklilik. Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Victor Ananias da "AB'ye giriş sürecinin Türkiye tarımını ve kırsal kalkınmayı olumlu yönde etkilemesi için önce cebimizde ne olduğunu ve ihtiyaçlarımızı bilmemiz ve kendi gücümüzün farkında olmanın kararlılığıyla masaya oturmamız gerek" diyor. Ananias, Türkiye'nin öncelikle, kırsal kalkınma,
halk/çevre sağlığı, tarıma dayalı endüstri, çevre koruma gibi temel konulardaki sorun, strateji ve hedeflerini AB'den bağımsız olarak belirlemesinin doğru olacağı görüşünde. "Ancak bu strateji belirlendikten sonra artı, eksiler çıkarılıp, DTÖ, İMF ve AB'nin etkilerine bakmak daha doğru adımlar atmamızı sağlar..." AB ülkelerindekinden ileride olan köylerimiz ve olanaklarımız olduğunu hatırlatan Ananias, dünya gerçeklerinden kopmadan çözümlerimizi üretecek kapasitemiz olduğunu vurguluyor: "Müzakere masasına `Benim halkım ekolojik üretecek, ekolojik beslenecek, halk-çevre sağlığını koruyacağız, bunu yapmak için dışa bağımlı değiliz, kendi kaynaklarımızın değerini bilerek bunu yapabiliriz, kültürümüz, biyolojik çeşitliliğimiz ve tarımsal biyoçeşitliliğimiz buna olanak veriyor' kararlılığıyla oturduğumuzda çok olumlu sonuçlar alacağımıza inanıyorum. Sadece bu kararlı noktaya gelecek adımları atmamız yeterli."
AB Ortak Tarım Politikası
1961 yılında oluşturulan ve dinamik bir politika alanı olan Ortak Tarım Politikası, topluluğun kendisi için en uygun politikaları bulma arayışını yansıtıyor.
OTP'nin ilk oluşturulduğu yıllardaki temel hedefi, topluluğu temel ürünlerde kendine yeter bir düzeye yükseltmekti. Üretici ve tüketici refahı, verimlilik, arzda süreklilik, üretimde istikrar diğer hedefler arasındaydı.
Topluluğa etki eden içsel ve dışsal gelişmeler, OTP reformlarının tetikleyicisi oluyor.
OTP, 1962 yılında Tarımsal Garanti ve Yönverme Fonu adı verilen bir finansman aracı ile donatıldı.
1967 yılından itibaren ürünlerin topluluk için ifade ettiği anlama göre kurgulanmış "ortak piyasa düzenleri" (OPD) devreye girmeye başladı. Bugün AB 23 OPD'ye sahip.
Politikaları yürütmek üzere güçlü bir "Tarım Genel Müdürlüğü", müdahale kuruluşları, ödeme kuruluşları, OTP'nin diğer araçları niteliğinde...
OTP, kırsal ve tarımsal altyapı sorunlarını büyük ölçüde çözdü; üretim artışları ile topluluk, temel ürünlerde kendine yeterliliği yakaladı.
OTP'nin başarısı kendi krizini de beraber üretti. Fazla üretim kapasitesi nedeniyle topuluk stokları büyüdü, stokların eritilebilmesi için dış pazarlarda ABD ile sübvansiyon savaşına girildi ve bu tüm bu süreç anormal bir bütçe yükünü ve uluslararası alanda sürtüşmeleri bereberinde getirdi.
1992'de OTP'nin en köklü reformlarından biri gerçekleştirildi. Bu reformun temel hedefi fazla üretim kapasitesini geri çekmek, topluluk stoklarını ve bütçe yükünü azaltarak topluluğu güçlendirmek... Bu anlamda "çevre" birdenbire OTP'nin en önemli kaygılarından biri haline geldi. Üretim alanlarını boş bırakan üreticiye doğrudan ödeme yapılmaya başlandı.
Gündem 2000 adıyla anılan reform süreci devreye girdi. 1999 Mart ve 2003 Haziran aylarında açıklanan önlemlerle AB, müdahaleci politikalardan vazgeçti; desteğini üretimden bağımsız araçlara yöneltti ve kırsal kalkınma, çevre ve kalite politikalarını öne çıkardı. Gündem 2000'in amaçları doğrultusunda yapılan reform 2004 ve 2005 yıllarından itibaren yürürlüğe girdi.
Bu yeni reform destekleri çiftlik sektörüne ve kırsal ekonomiye kaydırmaya odaklanıyor.
2003 reformunun temel özelliklerinden olan "tek ödeme planı" halen üreticilere ödenmekte olan doğrudan gelir desteğinin yerini alacak. Doğrudan ödemelerden yararlanmak isteyenler topraklarında iyi tarım uygulamaları yapmak ve çevresel değerlere saygı göstermek durumunda olacak. Bu koşullara uymayanlar "çapraz uyum" çerçevesinde daha az doğrudan ödeme alacak.
Çapraz uyum bir zorunluluk... Doğrudan ödemelerden yararlanan tüm üreticiler, çapraz uyum önlemlerine uymak zorundalar. Çevre, gıda güvenliği, hayvan sağlığı ve refahı konularında standartlar oluşturuldu; bunlara uymayanlar ödemelerinin indirgenmesi yaptırımına tabi tutulacak.
1 Ocak 2005 tarihinde yürürlüğe giren, "tek ödeme planı" en geç 2007 başında tüm üye devletler tarfından uygulanmaya başlayacak.
OTP'de 2005 itibarıyla genel ilke tümüyle üretimden bağımsızlık.
Kırsal kalkınmanın desteklenmesi gereksinimi OTP üzerine yapılan tartışmaların önemli noktalarından. Kararlaştırılan ek kırsal kalkınma önlemlerinin finansmanı için "modülasyon" olarak tanımlanan önlemler çerçevesinde büyük üreticilere verilen doğrudan ödeme desteği yıllar içinde azaltılacak.
Kaynak: Gökhan Günaydın
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın çalışmaları
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, altyapı sorunlarının çözüme kavuşturulmasının doğa ve iklim açısından avantajlı olan Türkiye tarımına önemli atılımlar sağlayacağı görüşünde… Mevzuata uyum çalışmalarını "Yedi Alt Çalışma Grubu" ile sürdüren bakanlığın bu birimlerinde bakanlığın temsilcilerinin yanı sıra diğer kamu kuruluşlarından temsilciler, akademisyenler, sivil toplum ve özel sektör kuruluş temsilcileri de yer alıyor.
Bir mevzuat uyum takvimi oluşturan bakanlık, söz konusu her alt çalışma grubu için bir genel müdür ile iki AB uzmanı atadı ve her bir çalışma grubu, AB mevzuatına uyum önceliklerinin belirlendiği bir eylem planı hazırlayarak, eksiklikleri tespit etti. Buna göre de gerekli yapılanma önlemleri saptanmaya devam ediyor. Aralarında Organik Tarım Kanunu da bulunan onlarca mevzuat çıkarıldığını ifade eden bakanlık, alt çalışma gruplarının tespit ve çalışmalarını şöyle sıralıyor: Türk tarım politikası ile OTP arasındaki temel farklardan birini fiyat ve destek mekanizmalarındaki farklar oluşturuyor. OTP kapsamında çiftçiye verilen destekler, fiyat destekleri ve doğrudan ödemelerden meydana geliyor. Türk çiftçisine Doğrudan Gelir Desteği (DGD) uygulanmasına başlandı ve DGD uygulamasının işlerliği için çiftçi ve arazi kayıt sistemi oluşturuldu. 81 il için on-line bir program geliştirildi. Oluşturulan veri tabanında 2004 Kasım ayı itibarıyla 2 bin 750 çiftçi ve 16.7 milyon hektar
arazi bulunuyor. Dünya Bankası'ndan sağlanan kaynakla Tarımsal Reform ve Uygulama Projesi yürütülüyor ve bu çerçevede yapılacak kadastro çalışmaları için gereken 50-60 milyon dolarlık kaynak ayrılması için görüşmeler sürdürülüyor. Bu kaynakla öncelikle bir yıl içinde kadastro yapılmamış problemli Doğu illeri, üç yıl içinde de Türkiye genelinde bu çalışmalar bitirilecek.
Kurulmasına yönelik çalışmaların sürdüğü Tarım Bilgi Sistemi ile çiftçi, üretici, üretim alanları, ürünler, sulama, girdiler, maliyetler ve teşviklerle ilgili bilgilerin kayıt altına alınması ve merkezden takibi sağlanacak.
Hayvan hareketleri ve hastalıklarının kontrolü ile çiftlikten sofraya gıda güvenliği Hayvan Tanımlama ve Kayıt Sistemi ile gerçekleştirilecek.
Hayvan sağlığı alanında hayvancılık sektörü için önemli sorun oluşturan hastalıkların kısa sürede kontrol altına alınarak bertaraf edilmesi için Birliğin veterinerlik mevzuatına uyum sağlanması ve salgın hayvan hastalıklarıyla mücadeleye ilişkin AB uygulamalarının üstlenilmesi de gerekiyor. Bu çerçevede mevzuat değişiklikleri üzerinde çalışılıyor.
Bitki sağlığı ile ilgili bölümler ise büyük ölçüde Birlik mevzuatı ile uyumlu. Farklılık mevzuattan çok uygulamadan kaynaklanıyor. Bir yandan mevzuat üzerinde çalışmalar devam ederken, diğer yandan da uygulamaya yönelik tedbirlerin alınması ve bu konuda çalışan kurum ve kuruluşların başta laboratuvar olmak üzere alt yapılarının geliştirilmesi gerekiyor.
Balıkçılık konusunda filo kayıtları, pazarlama politikaları, kalite kontrol ve su ürünleri yetiştiriciliği konularında uyum çalışmalarının yapılması için hazırlıklar sürüyor.
Gıda işletme tesislerinin AB hijyen ve halk sağlığı standartlarına uyumu konusunda ise özellikle süt ve et tesislerinin AB standartları düzeyine getirilmesine yönelik düzenlemelerin tamamlanması yönünde çalışmalar devam ediyor.
Ulusal Kırsal Kalkınma ve Ormancılık Stratejisi'nin hazırlanması için Bakanlık koordinatörlüğünde çeşitli kurum temsilcilerinden oluşan bir komite oluşturuldu ve bir strateji taslağı hazırlandı.
Ortak piyasa düzenlerine uyum konusunda da çalışmalar yapılıyor.
Ulusal programda yer alan Tarım ve Balıkçılık Mevzuatının üstlenilmesi ile ilgili olarak AB kaynaklarından 17 adet proje yürütülüyor. Önümüzdeki dönem bir yandan uyum çalışmalarının hızlandırıldığı, diğer yandan da müzakerelere hazırlanmayı sağlayacak stratejilerin belirlendiği bir dönem olacak. Tarım politikalarının uyumu konusunda gerekli düzenlemeleri içeren bir Tarım Stratejisi belgesi hazırlandı ve bu stratejiler 2006-2010 döneminde uygulamaya konacak.
AB uzmanı Can Baydarol:
Öncelikle eğitim-istihdam ilişkisi kurulmalı
AB'nin Ortak Tarım Politikaları Türkiye'yi nasıl etkiler?
Bence, AB'nin OTP'yi sürdürme şansı pek yok. DTÖ çerçevesindeki tartışmalar, tarımda yüksek sübvansiyon politikalarının terk edilmesine yol açacak. Yüksek sübvansiyonlar üretimi patlattığı için dünya fiyatları düşüyor ve bu da geçim kaynağı tarım olan ülkelerin fakirleşmesine yol açıyor. Bu açıdan OTP'nin sadece AB açısından değil, tüm gelişmiş ve az gelişmiş ülkeler açısından değerlendirilmesi gerekiyor.
Ayrıca OTP dünyanın en korumacı politikası. Bu da ticaret savaşlarına neden oluyor. OTP, rekabet dengeleri nedeniyle diğer zengin tarım ülkeleri açısından rahatsızlık yaratıyor.
AB'de tarım üreticisi olan ülkelerle tarım üreticisi olmayan ülkeler arasında bir kavga var. Bu nedenle Avrupa'da Fransa, Almanya gibi ülkeler tarımı sübvanse etmekten bıkmış durumda. Türkiye'nin sürece dahil edilmesiyle bu ülkelerin daha da seslerini yükselteceği ve desteklerle ilgili değişiklikler yapılacağı kesin. Bu noktada asıl soru, biz AB'ye girerken nasıl bir AB olacağı sorusu. Bu yüzden sanırım herşey müzakere masasında anlaşılacak. Bu nedenle bugün söylenenler havanda su dövmek gibi oluyor.
Müzakere masasına kadar belirsiz olan duruma rağmen yine de her halükârda Türkiye'yi bekleyen sorunlar var mı?
AB'yi bırakıp Türkiye'ye dönersek; toprağımızın yüzde 35'inin kadastrosu yok. Miras hukuku ve buna bağlı izale-i şüyu davalarıyla toprağın bölünmüşlüğü büyük sorun. 3 bin tarım işletmesinden verimlilik açısından Türk tarımını taşıyan işletme sayısı bin 500. Bir yanda peçete büyüklüğünde araziler, diğer yanda on köye sahip ağalar var. Garip bir durumla karşı karşıyayız. Bu anlamda Türkiye'nin çok ciddi bir miras hukuku ve tarım reformuna ihtiyacı var. Ancak özellikle Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın öngördüğü "tarımda çalışan nüfusun azaltılıp kalıcı bir reform yapılabileceği" konusundan önce çözülmesi gereken çok sayıda sorun var.
Verimlilik, sulama, drenaj, makineleşme oranı, tarımda kullanılan ilaçlar ve suni gübrelerin etkin kullanımı; bunların hepsi sorun.
Bu yapı Türkiye bütçesine inanılmaz bir yük getiriyor. Tüm bu görüntüde "tarım nüfusunun azaltılması" bambaşka bir sorunu beraberinde getiriyor. 8 milyon kişinin işsiz kalması demek en az 15 milyon insanın göç etmesi anlamına geliyor ki bu insanların nerede istihdam edileceği de ayrı bir soru olarak karşımızda duruyor.
Türkiye'nin tam üyeliği doğrultusunda gelecek yabancı yatırımcılar sayesinde istihdam yaratılacağı senaryosunun gerçekleşme olasılığı da önemli tartışmaları beraberinde getiriyor. Çünkü tarım işçisi olanların sanayi işçiliğine geçişleri de ciddi bir sorun.
Sınırların kaldırılması söz konusu olduğunda AB'li eğitimli işsizlerin Türkiye'deki sanayi işletmelerine gelmesi söz konusu. Bu da sosyal sorunlara yol açabilir.
Peki, Türkiye açısından olumlu gelişmeler olabilmesi için sürece nasıl hazırlanmalıyız?
Türkiye'nin öncelikle derhal eğitim politikasını yeniden tepeden tırnağa revize etmesi gerek. Eğitimde okuma, yazma, türban, YÖK gibi ideolojik tartışmalardan çıkılarak eğitim-istihdam ilişkisinin tartışılmaya başlanması.
Zaman kaybetmeden tarıma dayalı sanayi iyi bir şekilde planlamalı. Tarıma yönelik yabancı yatırımların desteklenmesi ve bunun yerli ve yabancı ortaklıklar aracılığıyla yapılması.
Göç alması kaçınılmaz şehir altyapılarının bu yeni göç dalgasını karşılayacak şekilde güçlendirilmesi.
Tarıma dayalı sanayi ve diğer sanayi dallarının öncelikle sektörel sonra da bölgesel olarak teşvik edilmesi.
Tutarlı bir sanayi ve tarım master planı yapılması.
AB'ye tam üyelik süreciyle bu alanlarda nasıl bir teknoloji transferi yapılacağının planlanması.
Sanayi-üniversite-tarım işbirliği modellerinin geliştirilmesi.
Ekolojik tarımın gerçekleştirilebildiği oranda düşük Katma Değer yerine yüksek Katma Değer şansının Türkiye'ye getirilmesi gerekiyor. Bu da eğitim sorunu.