|
Türklerle Kürtler Milli Misak'ımız bize etnografik bir hudut çiziyor. Bu hududun içine alınan yerler nerelerdir? İki millet yani Kürtler'le Türklerin sakin oldukları yerler, milli programımız, yeni arazimizin haricinde nasıl hiçbir Türk köyün kalmasına rıza göstermiyorsa-, hiçbir Kürt aşiretinin yahut köyün buradaki Kürt milletinden ayrı düşmesine de razı olamaz. Bundan dolayıdır ki Musul'da, Bağdat'ta Kürtler'le yahud Türkler'le meskûn ne kadar sancak, kaza varsa hepsini anavatana kavuşturmak, vatani vazifelerimizin en mühimlerindendir. Bugün anavatandan uzak düşmüş bir "Kürd Irak'ı" ile bir "Türk Irak'ı" var: Bunlar Anadolu içtimai uzviyetinin koparılması mümkün olmayan canlı uzuvlarıdır.
Milli Misak'ımız Türkler'Ie Kürtler'e aynı kıymeti, aynı ehemmiyeti verdiğini gösteriyor ki, bu iki millet arasındaki vefa bağları, sadakat rabıtaları her türlü tasavvur fevkinde bir samimilikle maliktir. Filhakika Meşrutiyet'ten beri devletimiz Kürtler yüzünden hiçbir rahatsızlığa uğramadı. Zira aşiret kavgalarından zarar gören yalnız aşiretlerdir. Bu kavgalar zannolduğu gibi, ne hükümete karşı isyan, ne de ahaliye karşı şekavet mahiyetinde değildir. Balkan Harbi gibi, Mütareke zamanları gibi en felaketli günlerimizde, bize dostluk elini uzatan, bizimle samimi derd ortaklığını yapan bu vefalı millet değil miydi? Bugünkü istiklal mücadelesine de bütün heyetiyle iştirak edip, Türkler'le beraber "hep yahud hiç!" diyen bu sadakatli millet değil midir? Türk nasıl olur da bu kadar samimi bir kardeşin, bu kadar hukukperver bir arkadaşın emsalsiz vefakârlığını, sayısız fedakârlığını unutabilir?
Vaka'ı Kürd bu sadakat yolunda yürümekle, aynı zamanda kendi varlığını, kendi harsını, kendi istikbalini de muhafaza etmiş oldu. Mübarek yurdu başka ülkeler gibi düşmanların murdar ayakları altında çiğnetmedi. Burası da doğru olmakla beraber, bu neticeyi Kürdün cihanmerdane sadakatine atfetmeyip de yalnız, akılane ihtiyatkârlığına isnad etmek hiçbir veçhile reva değildir. Tarih gösteriyor ki, muvaffakiyet daima doğruluğun mükâfatıdır. Kürd zeki olduğu kadar, doğru imanlı, dost vicdanlıdır da. Bunu ispat için yalnız şu on seneyi değil, on asırlık müşterek maziyi hatırlamamız icab eder. Bundan on asır mukaddem, bugünkü Yunanlılar'la, İngilizlerin, Fransızların dedeleri, "Ehl-i Salib" sürüleri şeklinde İslam ülkelerine akın etmeye başladılar. Bunları İslam yurdundan kovmak için el ele veren hangi milletler, hangi hükümdarlar oldu? Türkler'Ie Kürtlerin o zamanki müşterek cihadı hiç unutulabilir mi? Kara Boğalar, Alparslan'lar, Kılıçarslan'lar, Nureddin Şehid'ler bu cihadda ne kadar uğraştılarsa Selahaddin-i Eyyubi'ler de o derecede çalışmadılar mı? O asırlarda vatan, harici tehlikeye maruz olduğu kadar, din de dâhili muhataralarla (tehlikelerle) tehdid ediliyordu. Türkler, "Babekiyye" "Batini-ye" gibi llhad'ları ortadan kaldırmaya çalıştıkları sırada Selahaddin-i Eyyübiler de Fatımiye Rafıziliği'ne nihayet vermedi mi? Daha sonraları Safeviye kızılbaşlığı zuhur edince, bu bid'ate de beraberce mani olmak için bütün Kürt beyleri -Bitlisli Molla İdris'i elçi yaparak- ihtiyariarıyla, arzularıyla Sultan Selim'e bi'at etmediler mi? İşte bu tarihi misaller gösteriyor ki, Türkler'le Kürtler muazzez vatanımızı düşmanlardan, mukaddes dinimizi fesaddan esirgemek için, daima birlikte cihada atılmış iki dost millettir. Türkler nasıl daima dini, ahlaki mefkureler için çalışmışlarsa, Kürdlerin de rehberi her zaman iman ile vicdan olmuştur. Bu iki millet, bin seneden beri aynı toprakta, aynı mefkureler için, el ele vererek mücadele eylemişlerdir. Bu hakikati kim inkar edebilir?
Türkler'le Kürtlerin içleri birbirine benzediği gibi, dışları da benzer. Türk yahud Kürd milleti¬ne mensub bir adamı gördüğümüz zaman, bunun Kürd mü, yoksa Türk mü olduğunu simasından tanıyamazsınız. Halbuki başka milletlerden bazılarına mensup fertlerin ilk bakışta hangi kavimden olduğunu, simalarından pek kolay anlayabilirsiniz. Simaların birbirine benzemesi, yekdiğerine karşı kan kaynaması için başlıca şeydir. Kendimize benzeyen bir çehre, kendimize benzeyen bir ruh demek değil midir? Karşılıklı bir itimadın doğması için, kalplerimizdeki mefkûrelerin müşterek olması kâfi değildir. Simaların da aynı mizaca mensup bulunması lazımdır. Tabiatın saf evlatları geyikler, kuşlar, balıklar da kendi nevilerinden olanlarla olmayanları yalnız şekillerinden tanımıyorlar mı?
Kürtlerin medeniyetçe bir kusuru varsa, bazı kısımlarının hala aşiret kalmasıdır. Fakat Türkler'den de henüz aşiret hayatını yaşayanlar yok mudur? Gerek Kürtlerin gerek Türklerin aşiret şeklinden henüz kurtulamamaları, "çöl" ile temasta bulunmalarının neticesidir. Çölde daima seferber halde aşiretler bulundukça, onlara komşu bulunan ahalilerin de göçebe ve silahlı bir halde kalmaları zaruridir. Zira başka suretle ırzlarını hayatlarını, servetlerini koruyamazlar.
Kürtler'le Türklerin aşiret hayatından kurtulabilmesi, yalnız bir suretle kabil olabilirdi: O da çöldeki aşiretlerle bunların arasında Çin Şeddi gibi bir duvar yapmaktı. Fakat evvelce imkânsız olan bu iş şimdi kendiliğinden mümkün bir hale girdi. Her felaketten bazen iyi bir netice de çıkabilir. Çölün birçok mamurelerle beraber elimizden çıkması büyük bir felakettir. Hususiyle Arap milleti gibi bir din kardeşinden – velev ki muvakkaten olsun -ayrı düşmemize ne kadar esef etsek azdır. Fakat çöl ile vatanımız arasında askeri bir hududun vucud bulması, aşiretlerin hazarlığa geçmesine çok faydalı olacaktır. Zira askeri bir hudud canlı bir seddir. Ki Çin'in meşhur şeddinden daha fazla mukavemetlidir. Gerek El-Cezire'de, gerek Irak'da, çöl ile Kürtler ve Türkmenler arasında blok havzalar yapılacak olursa, az zamanda da bütün aşiretler kendiliğinden hazarlığı isteyeceklerdir. Zaten büyük millet meclisi de bu aşiretlerin iskânına karar vererek, hükümeti icrasına mamur etmiştir.
Hulasa, Türkler'le Kürtler bin senelik, müşterek din, müşterek tarih, müşterek bir coğrafya neticesi olarak, hem maddi, hem manevi surette birleşmişlerdir. Bugün ise müşterek düşmanlar, müşterek tehlikeler karşısında bulunuyorlar. Bu tehlikelerden ancak müşterek bir azim ile kurtulabilirler. O halde büyük bir kanaatle diyebiliriz ki bu iki milletin, birbirini sevmesi, her iki taraf için de hem dini hem siyasi bir farizedir: KÜRTLERİ SEVMEYEN BİR TÜRK VARSA, TÜRK DEĞİLDİR; TÜRKLERİ SEVMEYEN BİR KÜRT VARSA, KÜRT DEĞİLDİR.
Küçük Mecmua, sayı I, sah. 7, 5 Haziran 1338 (1922)
|