|
Yüksekova Tugay Komutanı, folklor gösterisi yapan çocukların giysilerinin PKK’lilerin giysilerine benzediği iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuş. “Benziyor mu, benzemiyor mu?” diye tartışmayı abesle iştigal addediyorum. Hatta “iyi ki benziyormuş” diye seviniyorum. Niye mi? 1980 sonrası, Türkiye’de Üniversiteler bir tür ilkel eğitim bataklığına itildiğinde, Harp Okullarının en kaliteli eğitim veren kurumlar haline geldiği söylendi. Her olumsuzluk gibi burada da bir olumluluk olduğunu düşünmüştüm. En ileri teknolojik olanakları kullanarak fizik matematik vb. okuyan askerlerin ufkunu açılmasıydı söz konusu olan. Bilim, diyalektik düşünebilme yollarını açıp, basmakalıp Atatürkçülük ezberinin yarattığı kısırlığı kırabilirdi. Böylesi okullardan yetişmiş olanlar, hayatın gerçekliği ile yüzyüze gelince körü körüne inkârcılığı aşabilirlerdi. Ne yazık ki, olasılıklar ile gerçekliklerin her zaman üst üste düşmesinin söz konusu olmadığını bir başka kanıtı ile karşı karşıyayız. Abdullah Öcala’nın –sanırım ilk ateşkes sıralarında dile getirdiği- askerin Kürt gerçeğini kavraması bu anlamda daha kolaydı. Cemal Madanoğlu’nun anılarının birinci bölümünde Dersim İsyanı’nı anlatırken yazdıklarının ordunun Kürt gerçekliği ile yüzyüze gelişinin işaretlerini verdiğini hatırlamıştım, Öcalan’ın söyledikleri üzerine. Söz konusu olay ise, Yüksekova Tugay Komutanı bu anlamda Cemal Madanoğlu’ndan daha geri bir noktada olduğunu gösteriyor. Aksi olsaydı, Yüksekova Tugay Komutanı, suç duyuruları ile uğraşmak yerine, bir rapor yazıp, halkın PKK’yi nasıl sahiplendiği sonucunu üstlerine iletebilirdi. Malûmun ilâmı anlamına da gelse, böylesi bir yaklaşım kimi ufukların açılmasına katkıda bulunabilirdi. Ortada ders çıkaracak bir olgu var halbuki. Kimileri istese de istemese de, kimilerinin hoşuna gitse de gitmese de, Kürt halkı kendisini kimin temsil ettiğini ifade etmekte. Kim olduğu ise belli: Abdullah Öcalan. Kürt halkı ile kardeşleşmeyi, birlikte barış ve özgürlük içinde yaşamayı isteyenler bu gerçekliği bu olaydan da ders çıkararak tanımak zorundalar. Ama devrimciyim diyenleri asıl ilgilendiren, başkalarının çıkarması gerek derslerden çok kendilerinin çıkarması gereken ders olmalı. Halk kendisini giysileri ile ifade ederken, acaba bu benimseyişin giysilerin de ötesinde özümsenmesi için ne yapmak gerektiği üzerinde ne kadar duruyor kendilerine devrimciyim diyenler? Devrimciler, Abdullah Öcalan’ı lideri olarak gören halkın onun düşüncelerini hayata geçirecek davranış yoluna girmesi için ne yapmak gerekir diye soruyor mu? Hadi, bu soruyu daha başka bir şekilde dile getireyim: Yıllarca adına “”sosyalizm” denilen ve uğruna mücadele edilen idealin gerçekleştirilmesi için hangi adımlar atılıyor? O ideal, komünal temelde bir toplumsal yapılanmanın gerçekleştirilmesi için adım atmayı gerektirmiyor mu? Artık “Ne Yapmalı” şaşkalozluğundan kurtulup, “Nasıl Yapmalı?” sorusunu gündeme getiriyor muyuz? Kendimizi kandırmayalım. Öcalan’ın görüşlerini savunduğunu ileri süren her kim olursa olsun, Öcalan’ın görüşlerinin temeli olan toplumun Komünal temelde yapılanması konusunu tartışıyor mu? Yığınları bu tartışmanın içine çekiyor mu? Daha da öteye gidip bu yönde yığınların örgütlenmesi için adım atıyor mu? Ne yazık ki, bu sorulara verilecek cevap koskocaman bir HAYIR olacaktır. Öcalan’ın söylediği bir çok şey tartışılıyor ama bu konu susuşa getiriliyor ve görebildiğim kadarıyla bunun istisnası yok. Ve ne yazık ki, tartışmanın odak noktasını bu konu oluşturmuyor. Abdullah Öcalan’ın haykırışlarına verilen cevaplar aslında kimin nerede durduğunun işareti. (Ki, bunu daha sonraki yazılarımda daha detaylıca ele almayı düşünüyorum) Hâl böyle olunca sormadan edemiyorum: “Acaba, Yüksekova Tugay Komutanı’nın çıkaramadığı ders aslında herkesi sarıp sarmalayan bir toplumsal hastalığın ürünü müdür?” |