left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Haberler arrow UTANC IMPARATORLUGU
Saturday, 19 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
UTANC IMPARATORLUGU Yazdır E-posta
Yazar KİTAP TANITIMI   
Friday, 02 May 2008
Utanç İmparatorluğu
kitap
"İsviçre Daha Beyaz Yıkar"ın yazarı ve BM tarım uzmanı Jean Ziegler'in son kitabı "Utanç İmparatorluğu" dünyanın geçmişi ve gidişatı üzerine son yılların en etkili ve gerçeçi kitaplarından. Pek yaında Türkçe'de okuyacağımız kitabın giriş yazısını sunuyoruz.


UTANÇ İMPARATORLUĞU
Jean Ziegler



1776'da Benjamin Franklin genç Amerikan Cumhuriyeti' nin Fransa'daki ilk büyükelçisi olarak atandı. 70 yaşındaydı. Franklin, Reprisal gemisindeki uzun ve zorlu bir yolculuğun ardından Nantes'tan Paris'e 21 Aralık günü geldi.

Büyük bilgin Passy'deki mütevazı bir eve yerleşti. Dedikodu yazarları hiç zaman kaybetmeden her hareketini, her adımını izlemeye başladılar. La Gazette'te şöyle yazıldı: "Kimse ona Bay diye seslenmiyor… Herkes ona Doktor Franklin diye hitap ediyor. Sanki Platon'a ya da Sokrates'e seslenir gibi." Bir başka gazeteci şöyle diyordu: "Proteus da sonuçta bir insandı. Benjamin Franklin de öyle. Ama ne insanlar!" O sıralar 84 yaşında olan ve evinden dışarı neredeyse hiç çıkmayan Voltaire bile onu resmi bir törenle ağırlamak üzere kalkıp Kraliyet Akademisi'ne dek gitmişti.

4 Temmuz 1776'da Philadelphia' da imzalanmış olan Birleşik Devletler Bağımsızlık Bildirgesi'ni Thomas Jefferson'la birlikte kaleme almış olan Benjamin Franklin Paris'e gelir gelmez, kentin devrimci çevrelerinde ve edebi salonlarında büyük bir saygınlık kazanmıştı. Peki bu bildirge ne söylüyordu? Giriş bölümünü hatırlayalım:

"Şu gerçekleri kendiliğinden geçerli olarak kabul ediyoruz: Bütün insanlar eşit doğar; Yaradan onlara devredilemez nitelikte kimi haklar vermiştir, bunların başlıca.arı yaşama hakkı, özgürlük hakkı, mutluluk arama hakkıdır […].

"Bu haklardan yararlanmayı güvence altına almak adına insanlar otoritesi yönetilenlerin rızasına dayalı olarak meşruluk kazanan hükümetler kurmuşlardır […].

"Biçimi ne olursa olsun herhangi bir hükümet bu amaçlardan uzaklaşırsa halk onu değiştirme, ortadan kaldırma ve yerine bu ilkelere dayanan, halkına güvenlik ve mutluluk vermek için en uygun biçimi taşıyan yeni bir hükümet kurma hakkına sahiptir."

Saint-Germain semtinin göbeğinde bulunan Procope kahvesi genç devrimcilerin en sevdikleri mekandı. Toplantılarını burada yaparlar, eğlencelerini burada düzenlerlerdi. Benjamin Franklin de zaman zaman burada güzel Bayan Brillon'un eşliğinde akşam yemeği yerdi. Bir akşam 20 yaşında genç bir avukat olan Georges Danton ona hararetle hesap sormuştu: "Bütün dünya adaletsizlik ve sefaletten ibaret. Yaptırım nerede? Bildirgenizin kendini kabul ettirmesi için ne hukuki ne askeri, hiçbir gücü yok…"

"Yanlış", diye cevap verdi Franklin, "O bildirgenin ardında çok büyük ve sonsuz bir güç var: Utancın gücü (the power of shame)."

Le Petit Robert sözlüğü utancı şöyle tanımlıyor: "Alçaltıcı onursuzluk. […] Bir başkasının karşısında yetersizlikten, değersizlikten, alçaklıktan; başkalarının gözündeki aşağılanmadan kaynaklanan acı verici duygu (onursuzluk duygusu). […] Bilincin kuruntularından kaynaklanan rahatsızlık duygusu."
Bu duyguyu ve onun yol açtığı diğer duygulanımları Salvador de Bahia'daki Pela Perco bairo'sunun yoksulları çok iyi biliyorlar: "Precio tirar la vergonha de catar no lixo…" ("Çöpleri karıştırabilmek için utancımı yenmek zorundayım…")
Eğer bu yoksul utancını yenmeyi başaramazsa açlıktan ölecektir.

Okullarda Brezilyalı çocukların kansızlık sonucu açlıktan bayıldıkları oluyor. Şantiyelerde işçiler gıda yetersizliğinden bitkin düşüyorlar. Asya, Afrika ve Güney Amerika'nın gecekondu mahallelerinde, dünya nüfusunun yüzde kırkının yaşadığı ve Birleşmiş Milletler tarafından kibarca "sağlığa zararlı yerleşmeler" olarak adlandırılan bu yerlerde ev halkının rızkına fareler ortak oluyor. Aşağılık duygusu buralarda yaşayanları ezip geçiyor.
Güney Asya ile Kara Afrika'daki büyük kentlerin sokaklarını arşınlayan açlar da yine aynı utanç duygusunun pençesi altındalar.

Paçavralar içinde dolaşan işsizler onursuzluk duygusundan güzel semtlere giremiyor, kendilerini ve ailelerini doyurmalarını sağlayabilecek işler bulma olanağından da böylece yoksun kalıyorlar. Utanç duygusu yüzünden, yoldan geçenlerin bakışlarına katlanamıyorlar.

Brezilya'nın kuzeyindeki favela'larda anneler akşam olunca bir tencere içinde kaynamakta olan suya taş parçaları atıyorlar. Açlıktan ağlamakta olan çocuklarına "Yemek birazdan hazır olacak" diyerek, çocukların beklerken uykuya dalmalarını umuyorlar. Açlığın pençesinde kıvranan çocuklarının karşısında onları doyurmaktan aciz olarak duran bir annenin hissedeceği utancın derecesini ölçmek mümkün müdür?

Edmond Kaiser gençlik yıllarında Vichy polisinin muhbirlerinden ve tutuklanmaktan kurtulmayı başarmıştı. General Leclerc'in ordusunda askeri sorgu yargıcı olarak önce Alsace'ta daha sonra da Almanya'da Nazi kamplarının dehşetine tanık oldu. Emekliliğinde Lozan'a yerleşerek burada İnsanların Toprağı adıyla, dünya çocuklarına yardım etmeyi amaçlayan uluslararası bir örgüt kurdu. Yeni binyılın eşiğinde, 82 yaşındayken Hindistan'ın güneyindeki bir yetimhanede öldü.

Edmond Kaiser şöyle yazıyor: "Dünyanın kazanı bir açılsa uğultusu hem yeri hem de göğü inletir. Çünkü ne yer, ne gök, ne de içimizden herhangi biri çocukların mutsuzluğunun korkunç büyüklüğünü ya da onları ezmekte olan gücün ağırlığını tam olarak tahmin edemeyiz."

Batılı insanların çoğu Afrikalı açların, ya da Pakistanlı işsizlerin çektikleri acılardan pekâlâ da haberdar olarak, bu dünyanın yamyamca düzeniyle gündelik suç ortaklıklarını zorlukla olsa bile sürdürebiliyorlar. Bu durumdan utanç duyuyorlar ancak bunun hemen ardından da bir güçsüzlük duygusu geliyor. Ancak çok küçük bir azınlık –Edmond Kaiser örneğinde olduğu gibi– bu duruma karşı koyabiliyor. Vicdanları rahatlatmak için, durumlarını haklı çıkaracak açıklamalarla yetinmek tercih ediliyor.

Afrika'nın borç içindeki halkları "tembel" oluyorlar, "yozlaşmış", "sorumsuz", özerk bir ekonomi kurmaktan aciz, bu acizlikten dolayı da "doğuştan borçlu" halklar sayılıyorlar. Açlığa gelince, onu açıklamak için de çoğu zaman iklimden söz ediyorlar. Oysa insanların karınlarını doyurduğu kuzey yarımkürede iklim koşulları, yetersiz beslenme ve açlığın hüküm sürdüğü güney yarımküredekilerden çok daha ağırdır.

Utanç duygusu büyüklerde de görülüyor. Onlar da edimlerinin sonuçlarından pekala haberdarlar. Ailelerin parçalanması, az ücretle çalışan işçilerin sefaleti, yeterince verimli olmayan halkların umutsuzluğu onlar için de sır değil.
Bunların nasıl bir sıkıntı içinde bulunduklarını gösteren örnekler de var. İsviçreli ecza devi Novartis'in prensi Daniel Vasella şu anda Singapur'da Novartis Institute for Tropical Deseases (NITD) adlı bir kuruluşla sıtmaya karşı, geri kalmış ülkelerde maliyet fiyatına satılacak yeni bir ilacı sınırlı miktarlarda üretmeye hazırlanıyor. Nestlé'nin efendisi Peter Brabeck-Lemathe ise 86 ülkeye yayılmış toplam 275 000 çalışanından her birine, kendi eliyle yazmış olduğu ve onlara sömürdükleri ülkelerin halklarına karşı insanca ve "iyi niyetli" davranmalarını buyuran bir "İncil" veriyor.

Emmanuel Kant'a göre utanç onursuzluktan ileri gelir. Ona göre bu alçaltıcı, küçük düşürücü, aşağılayıcı ve "insan olma onuru"yla çelişen bir davranış, bir durum, bir eylem ya da bir niyet karşısında duyulan isyandır. Utanç kavramını bütün anlamlarıyla belirtmek için Kant, tam olarak tercüme edilemeyen iki Almanca terim kullanıyor: die Schande ve die Scham. Bir başkasına yapılan ve dolayısıyla benim insan olma onuruma dokunan (Schande) bir hakaretten ötürü utanç (Scham) duyuyorum.

Utanç imparatorluğunun ufkunu, insanın türdeşlerinin çektiği acılardan duyduğu onursuzluk oluşturuyor.

4 Ağustos 1789 gecesi Millet Meclisi'ni oluşturan üyeler Fransa'daki derebeylik sistemini kaldırdılar. Oysa bugün bütün dünyada derebeyliğin yeniden doğuşunu yaşıyoruz. Zorba derebeyleri geri döndüler. Günümüzün kapitalist derebeylikleri kendilerinden önceki hiçbir imparatorun, hiçbir kralın, hiçbir papanın sahip olmadığı türden bir gücü ellerinde bulunduruyorlar.
Dünyanın en güçlü beş yüz özel, kapitalist, kıtalararası nitelikli şirketi –sanayi, ticaret, hizmetler, bankacılık– 2004 yılında dünya brüt üretiminin yüzde 52'sini kontrollerinde bulunduruyordu. Daha açık bir ifadeyle bir yılda gezegenimizde üretilen bütün zenginliklerin yarıdan fazlasını.

Evet, açlık, sefalet, yoksulların ezilmesi her zamankinden daha korkunç durumda.

11 Eylül 2001'de New York, Washington ve Pennsylvania' da yaşanan saldırılar, derebeyliğin geri dönüş sürecini dramatik biçimde hızlandırdı. Bu saldırılar yeni zorbaların dünyayı ele geçirmeleri için vesile oldu. İnsanlığın mutluluğu için gerekli olan kaynaklara paylaşımsız olarak el koymaları için. Demokrasiyi yok etmeleri için.

Uygarlığın son barajları da yok olma tehdidiyle karşı karşıya. Uluslararası hukuk can çekişiyor. Birleşmiş Milletler örgütü de, örgütün genel sekreteri de zora sokulmuş, lekelenmiş durumda. Kozmokrat barbarlık dev adımlarla ilerliyor. Bu kitap işte bu yeni gerçekliğin bir sonucudur.

Utanç duygusu ahlakın kurucu unsurlarından biridir. İnsanı insan yapan niteliklerden biri olan kimlik bilincinin ayrılmaz bir parçasıdır. Eğer yaralıysam, eğer açsam, eğer –bedenimde ya da ruhumda– çile çekiyorsam acı hissederim. Bir başka insanın çile çekişine tanık olduğumdaysa vicdanımda onun çektiği acının bir kısmını duyarım ve bu da merhametimi uyandırır, onun için kaygı duymama yol açar ve aynı zamanda da beni utanca boğar. Bunun sonucunda da eyleme geçerim.

Her insanın çalışmaya, beslenmeye, sağlığa, eğitime, özgürlüğe ve mutluluğa hakkı olduğunu sezgisel olarak, akıl yürütme yoluyla, ahlakın gereği olarak bilirim.

Eğer kimlik bilinci bütün insanlarda olduğu gibi kozmokratlarda da varsa, bu insanlar nasıl oluyor da böylesine yıkıcı davranışlarda bulunabiliyorlar? Bunların mutluluk için vazgeçilmez olan gereklere karşı böylesine bir sinizm, yırtıcılık ve kurnazlıkla savaşmaları nasıl açıklanabilir?

Bu kişiler şu temel çelişkinin içinde bulunuyorlar: İnsan olmak, sadece bir insan oğlu olmak ya da zenginleşmek, piyasalara hâkim olmak, tam iktidar sahibi olmak ve efendiye dönüşmek. Olası rakiplerine karşı kendi başlattıkları ekonomik savaş adına acil durum ilan ediyorlar. Genel ahlakı hiçe sayan bir olağanüstü hal rejimini uygulamaya koyuyor ve belki kimi zaman gönül rızasıyla olmasa da temel insan haklarını (yeryüzünün bütün ulusları tarafından kabul edilmiş olsalar bile), ahlak kurallarını (demokrasi tarafından doğrulanmış olsalar bile) ve insani duyguları (bu duygular onlar için artık yalnız aile içinde ve yakın dostlar arasında geçerlidir) askıya alıyorlar.

Eğer biraz merhamet gösterirsem, eğer bir başkasına yardımseverlikle yaklaşırsam rakibim hiç zaman yitirmeden benim zayıflığımdan yararlanmaya kalkacak, beni mahvedecektir. Sonuç olarak da, istemesem bile, yaptığımdan büyük, ama bastırılmış bir utanç duysam da, ödeyeceğim insani bedel her ne olursa olsun, günümün ve gecemin her anında karımın ve birikimimin en yüksek seviyeye ulaşması için, mümkün olan en kısa zaman dilimi içinde ve mümkün olan en düşük gelir fiyatına en yüksek artı değeri elde etmek için çalışmak zorunda kalıyorum.

Bu sürekli sözde ekonomi savaşı da, her türlü savaş gibi fedakârlıklar gerektiriyor. Ancak bu savaş sanki hiç bitmemek üzere programlanmış gibi görünüyor.

Günümüzde bir dolu ıvır zıvır teorisi ve ideolojisi de, Batı dünyasının iyi niyetli erkek ve kadınlarının bilinçlerini bulandırıyor. Bir kere, bu düşünce sistemlerinin çoğu günümüz dünyasının yamyamca düzenini değiştirilemez olarak görüyorlar. Bu inanış da, kendi içlerinin derinliklerinde yatan utanç duygusunu dayanışma eylemlerine ya da başkaldırıya dönüştürmelerine engel oluyor.

O halde ilk hedef bu teorileri yıkmak olmalıdır.

1793'te "Kudurmuşlar"ın ortaya koyduğu üzere, devrimcilerin tarihsel misyonu, yeryüzünde toplumsal adaletin sağlanması uğruna mücadele etmektir. Bunun için de derinlerde birikmiş öfkeleri uyandırmaları, ortak demokratik direniş duygusunu harekete geçirmeleri gerekir. Tepetaklak olmuş dünyayı başı yukarıya, ayakları aşağı gelecek şekilde düzeltmelidirler. Piyasanın görünmez eli ezilmelidir. Ekonomi doğal bir fenomen değildir. O sadece tek bir amaçla, ortak mutluluğun arayışı için ortaya konmuş bir araçtır.

Üçüncü dünyanın, katlanılmaz bir yetersizlik, değersizlik duygusuyla yoğrulmuş olan utanç içindeki insanı ne açlığının ne de borçlarının aslında kaçınılmaz nitelikte olmadığını keşfederse bilinç kazanarak, başkaldırabilir. Onursuzluğun acısını çeken bir aç, işsiz, aşağılanmış herhangi bir kişi ancak durumunun değiştirilemez olduğuna inandığı sürece utancını içinde tutar. Umut ışığı görünür görünmez, sözde yazgının açıkları ortaya çıkar çıkmaz, bu kişi bir savaşçıya, bir isyankâra, bir ayaklanmacıya dönüşecektir. Böylelikle kurban, kendi kaderinin eylemcisi olacaktır. Bu kitap da bu sürecin gerçekleşmesine katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.

İnsanın mutluluğu arama hakkına sahip olduğundan ilk söz eden kişiler Benjamin Franklin ve Thomas Jefferson olmuştur. Jacques Roux'nun "Kudurmuşlar"da tekrar ele aldığı bu hak iddiası Fransız Devrimi'nin başlıca itici gücüdür. Onlar için bireysel ve toplu mutluluk, hemen ve somut olarak uygulamaya koymak istedikleri bir siyasi projeyi özetliyordu.

Bugün insanın mutluluğu arama hakkının gerçekleşmesinin önünde bulunan engeller nelerdir? Bu engeller nasıl aşılır? Toplu mutluluğun gerçekleşmesi için özgür bir arayış nasıl sağlanır? Bu kitap bu sorulara cevap vermeyi hedefliyor.
Kitabın planı şöyledir:

Fikirlerin evrensel tarihi içinde Fransız Devrimi, kökten bir değişiklik ortaya koymuştur. Aydınlanma felsefesinin ve özgürleştirici akılcılığın ilkelerini siyasi olarak somutlaştırmıştır. Bu dönemin başlıca eylemcilerinden bazıları, özellikle de "Kudurmuşlar", yeryüzünün toplumsal adaleti için hem o zamanki hem de gelecekteki bütün mücadelelerin ufkunu belirlemişlerdir. "Mutluluk hakkı" başlığını taşıyan ilk bölüm, sözü onlara vermektedir. Ancak yine aynı bölümde günümüz dünyasının özel, kapitalist, kıtalararası şirketlerce feodalleştirilmesi hareketi, bu şirketlerin uyguladıkları yapısal şiddet rejimi ve bunların karşısına çıkan henüz karanlık haldeki güçler de anlatılmaktadı r. Bu bölümün önemli bir parçasıysa hukukun can çekişmesine ayrılmıştır.

İkinci bölüm, zayıfların toplu halde ezilmesinde kullanılan en güçlü iki silah olan açlık ve borç arasındaki neden-sonuç ilişkilerinin gösterilmesine ayrıldı. Açlık, bu iki silahı ellerinde bulunduranlara dayatılacak birkaç önlemle kısa vadede yenilemeyecek bir sorun değildir.

Kronik bir açlık ve döviz getirebilir nitelikteki tek ihraç ürününün –kahve çekirdeği– fiyatındaki büyük düşüş nedeniyle acı çeken Etiyopya halkı her şeye karşın örgütleniyor. Dünyanın öteki ucunda, Brezilya'da ise sessiz bir devrim hazırlanmakta: Yine halkının büyük bölümünün sürekli bir yetersiz beslenme ve ağır bir borçlanma altında ezildiği bu ülke, özgürlüğe kavuşmanın yeni araçlarını oluşturmakla meşgul. Üçüncü ve dördüncü bölümleri de direniş ya da mücadelenin önceden bilinmeyen yollarını içeren bu yeni deneyimlere ayırdım.

İnsanoğlunun bildiği en güçlü teknolojilere, sermayelere ve laboratuarlara sahip olan kıtalararası özel şirketler, bu adaletsiz ve ölümcül düzenin belkemiğini oluşturuyorlar. Kitabımın beşinci bölümü, bunların son yıllardaki eylemlerini gün ışığına çıkarıyor.

Bilgiden kavga, kavgadansa özgürlükle mutluluk arayışının maddi koşulları doğar. Dünyanın yamyamca düzeninin yıkılması halkların işidir. Régis Debray şöyle yazıyor: "Aydının görevi, var olanı açığa çıkarmaktır. Onun işi baştan çıkarmak değil, silahlandırmaktı r." 1791'de Champ-de-Mars katliamından sonra şu konuşmayı yapan Gracchus Babeuf'e de kulak verelim:

"Hainler, iç savaştan kaçınmalıyız, halkın arasına daha fazla nifak tohumu atmayın diye haykırıyorsunuz! Oysa bütün katillerin bir tarafta, bütün kurbanlarınsa silahsız olarak diğer tarafta bulunmasından daha korkunç bir iç savaş var mıdır?

"Kavga şu meşhur eşitlik ve mülkiyet konuları üstüne olsun!

"Halk eskinin bütün barbar kurumlarını devirsin! Zenginin yoksula karşı açtığı savaş bir yüzünde cüretkar, diğer yüzünde ödlek olmaktan çıksın artık. Evet, yineliyorum, bütün kötülükler doruğa çıktı artık, hiçbir şey bundan kötüye gidemez. Düzelmeleri için ancak hepten alaşağı edilmeleri gerekir."

Ben de bu alaşağı ediş yolunda bilinçleri silahlandırmaya katkıda bulunmak istiyorum.


(Bu metin yazarın Altın Kitaplar'da yakında Can Utku çevirisiyle çıkacak "Utanç İmparatorluğu adlı kitabının giriş yazısıdır. Ed. N.)
 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: UTANC IMPARATORLUGU ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

Kısa Kısa
Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
 
left
Top! Top!
right