Bir yanda Ergenekon operasyonu, öte yanda AKP hakkında kapatma davası.
Öyle bir dava ki siyaset tarihinde eşine rastlanmaz herhalde.
Anayasayı değiştirecek çoğunlukla altı yıldır iktidarda olan parti iktidardayken kapatılmanın eşiğinde. Anayasaya göre sadece vatana ihanetle suçlanabilecek Cumhurbaşkanı bile kapatma davasının sanıkları arasında.
Hiç kuşkusuz, dava ve operasyon, kökü çok derinlerde bir hesaplaşmanın tezahürleri. Hesaplaşmanın boğazlaşmaya dönüşmesi de olası.
Hesaplaşmanın tarafları, türban, laiklik, demokrasi, cumhuriyet kavramlarını dillerinden düşürmüyorlar. Bir taraf “şeriat korkusu” pompalayarak ordu darbesini, olmazsa yargı darbesini meşrulaştırmaya çalışıyor; diğer taraf “darbe korkusu” pompalayarak devlet içinde derinleşmeyi hedefliyor. Kavramlar içi boşaltılarak telaffuz edildikçe aşınıyor, meselenin özü gözden kaçıyor.
Öne sürüldüğünün tersine ne türban özgürleşmenin simgesi, ne de resmi laiklik inanç özgürlüğünün güvencesi.
Ne kapatma davası demokratlığın turnusolu, ne de Ergenekon diye piyasaya sürülen çete tasfiye edildiğinde siyasi yapı demokratikleşecek.
Çatışma özünde, ekonomide paylaşım, siyasette iktidar mücadelesi.
Fitili Şemdinli’de ateşlenen bomba, Danıştay, Cumhuriyet mitingleri, 27 Nisan, 367, seçim sandığı duraklarını dolaştıktan sonra “son kale” Çankaya Köşkü’nde patladı. Son kalenin düşmesi Türkiye’nin kimyasını değiştirdi ve kapatma davası kapıya dayandı.
Dava ve operasyon sermaye sınıfı içindeki çatlamanın devlete yansıması. Danıştay suikastı sonrasında Başbakan Erdoğan “Bu bir güç kavgası” diyerek devletteki çatlamayı ima etmiş; ama kavganın taraflarını açıkça telaffuz etmekten kaçınmıştı.
Kavganın tarafları malum, üretim araçlarının ve toplumsal servetin sahibi beyaz laiklerle beyaz dindarlar, daha doğrusu laik elitler ve dinci elitler. Bir tarafın yedeğinde laik hayat tarzından endişe duyan eğitimli kentli milyonlar, diğer tarafın yedeğinde “yoksulum ama dindarım” tesellisiyle avunan milyonlar.
Mesele, şeriat / laiklik, yeşil cumhuriyet / beyaz cumhuriyet ya da modern giyim / tesettür olarak iki farklı hayat tarzının çatışması gibi görünse de, meselenin daha derindeki özünde sınıf savaşı, daha doğrusu egemen sınıfın kendi içindeki paylaşım ve iktidar savaşı var. Savaşın en çetin muharebeleri şimdilik medya, yargı ve parlamento cephelerinde veriliyor.
Neo liberalizmin gözü kara partisi
Anadolu kaplanları denilen sermaye grubunu arkasına alan AKP, Türkiye’nin ekonomi ve siyaset tarihinde, emperyalist sermayeye bağımlı büyüme modelinin en gözü kara partisi oldu.
AKP döneminde küresel sermaye eliyle gerçekleştirilen özelleştirme, cumhuriyet tarihi boyunca gerçekleştirilen özelleştirmeyi defalarca katladı.
AKP 2002’de iktidarı devraldığında Türkiye’de sadece 6 dolar milyarderi vardı. 2007 yılı sonunda dolar milyarderi sayısı 35’e yükseldi. Türkiye dolar milyarderi sayısı bakımından İngiltere ile birlikte Avrupa üçüncüsü, dünya beşincisi oldu. Türkiye’nin önünde sadece ABD, Rusya, Hindistan ve Almanya var.
Bilinir ki kapitalist düzende hep birlikte zengin olunmaz.
Sermaye birikiminin barışçı evresinde emekçi çoğunluk yoksullaşırken, nispi yoksulluk derinleşirken, servet az sayıda ellerde birikir. AKP döneminde de öyle oldu. İktidara gelir gelmez işçilerin yüzde 90’ını iş güvencesi kapsamı dışına çıkartan AKP, siyasal temsilcisi olduğu burjuva sınıfını abat etti. Şimdi de sosyal güvenlik reformu adı altında emekçilerin sosyal güvenlik haklarını devenin kulağındaki tüye dönüştürüyor.
Reel enflasyon yüzde 25’in üzerindeyken resmi enflasyon rakamı yüzde 10’un altında.
Ücret ve maaşlar ise sadece yüzde 2 arttı, yılın ikinci yarısında da yüzde 2 artacak.
Sermaye holdinglerinin 2007 yılındaki ortalama kârı ise yüzde 50 olarak gerçekleşti.
Ekonomi gerçekten büyüse, işsiz sayısı azalır, ama öyle olmuyor. Resmi işsiz rakamına 2007 yılı sonunda 300 bin kişi daha eklendi.
Kısacası AKP emekçiyi alabildiğine örgütsüz ve ekmeksiz bırakmayı öngören neo liberal ekonomi politikalarının en gözü kara partisi oldu. Serbest piyasa tanrısına tapınan liberaller ne kadar göz boyamaya çalışırlarsa çalışsınlar, AKP, Dünya Bankası ve IMF güdümlü piyasaya açık, demokrasiye kapalı durdu; ekonomide liberalizme gösterdiği sadakati siyasette liberalizmden esirgedi. Yeterli çoğunluğu bulunmasına karşın ne anayasayı demokratikleştirdi ne ceza yasasını ne de seçim yasasını. Kanayan Kürt sorununda ise göz boyamakla yetindi.
Katırlar tepişir...
Konjonktürün yardımıyla AKP ekonomide dar boğaza girmedi. Ama şimdi dünya ekonomisi1929 krizine benzer bir krize yuvarlanıyor. Krizden Türkiye ekonomisi de etkileniyor.
Kriz demek sermaye birikimi kanallarının tıkanması demek. Sermaye birikimi kanalları tıkandığında, kapitalistler emekçinin yarattığı artı değere el koymanın yanı sıra birbirlerinin servetlerine de göz koyarlar, birbirlerini mülksüzleştirmeye çalışırlar. Kavgada artık piyasanın rasyonalitesi değil siyasetin kuralları geçerli olur.
İşte Ergenekon soruşturması ve kapatma davası olarak kamuoyuna yansıyan tepişme, özünde sermaye grupları arasındaki birbirlerini mülksüzleştirme, birbirlerine üstünlük sağlama kavgasından başka bir şey değil.
Kavga kamuoyuna, ideolojik düzlemde demokrasi/cumhuriyet, şeriat/laiklik, modern giyim/tesettür, yeşil cumhuriyet / beyaz cumhuriyet çatışması olarak yansıtılıyor. Ama özünde sermaye içi bir kavga. Şimdi bu kavganın ara kararı Anayasa Mahkemesi tarafından verilecek.
Anayasayı değiştirmeye yetecek sayıdaki çoğunluk, yargıdan gelen kapatma hamlesini sessizce kabullenecek mi, yoksa parlamentonun kapatmayı zorlaştıran hamlesiyle mi karşılık verecek, çok geçmeden anlaşılır.
Hakemin ya da parlamentonun vereceği ara karara göre tepişmenin sonraki rauntlarının daha da şiddetlenmesi sürpriz olmayacak. Beyaz laikler ve beyaz dindarlar tepiştikçe, olan, yukarıdaki katırlar tepişmesinin alttaki siyah taraftarlarına olacak. Malum, katırlar tepişirken de sevişirken de arada eşekler ezilir.
AKP’nin defteri sandıkta dürülmeli
Şunu da vurgulamalı;
Bir ülkenin ekonomisi kendisine yeterli değilse, dışa bağımlıysa, o ülkenin siyaseti, dış politikası, kültürü ve askeri yapısı da dışa bağımlıdır.
Türkiye 60 yıldır Batı kapitalizminin, daha somut deyişle ABD’nin yörüngesinde dolanıyor.
İster beyaz laik kanat olsun, ister yeşil dinci kanat olsun, Washington’dan bağımsız bir adım attıklarına bugüne değin tanık olunmadı.
Bu noktada kapatma davası ve Ergenekon soruşturmasıyla ilgili olarak ABD’nin tutumu dikkat çekiyor.
Ergenekon (adı gerçekten buysa), Soğuk Savaş döneminde ABD’nin ön ayak olmasıyla oluşturulan gayri milli yapılanmanın adı. Çete değil, özünde bir egemenlik tezahürü, bağımlı devlet egemenliğinin yarı resmi yapılanması. Bu embedded yapıdaki askeri çekirdeğin fikrini, teçhizatını, hatta bir dönem parasını ABD vermiş. Şu sıralar, ıskartaya çıkıp çeteleşen unsurları kamuoyunun önüne atılarak hayalet taşlanıyor.
Kapatma davasında ise ABD’nin AKP’ye sahip çıkmadığı gözleniyor. ABD, “demokratik kurumlara ve hukukun üstünlüğüne s KIRK KATIR TEPİŞMESİ
Bir yanda Ergenekon operasyonu, öte yanda AKP hakkında kapatma davası.
Öyle bir dava ki siyaset tarihinde eşine rastlanmaz herhalde.
Anayasayı değiştirecek çoğunlukla altı yıldır iktidarda olan parti iktidardayken kapatılmanın eşiğinde. Anayasaya göre sadece vatana ihanetle suçlanabilecek Cumhurbaşkanı bile kapatma davasının sanıkları arasında.
Hiç kuşkusuz, dava ve operasyon, kökü çok derinlerde bir hesaplaşmanın tezahürleri. Hesaplaşmanın boğazlaşmaya dönüşmesi de olası.
Hesaplaşmanın tarafları, türban, laiklik, demokrasi, cumhuriyet kavramlarını dillerinden düşürmüyorlar. Bir taraf “şeriat korkusu” pompalayarak ordu darbesini, olmazsa yargı darbesini meşrulaştırmaya çalışıyor; diğer taraf “darbe korkusu” pompalayarak devlet içinde derinleşmeyi hedefliyor. Kavramlar içi boşaltılarak telaffuz edildikçe aşınıyor, meselenin özü gözden kaçıyor.
Öne sürüldüğünün tersine ne türban özgürleşmenin simgesi, ne de resmi laiklik inanç özgürlüğünün güvencesi.
Ne kapatma davası demokratlığın turnusolu, ne de Ergenekon diye piyasaya sürülen çete tasfiye edildiğinde siyasi yapı demokratikleşecek.
Çatışma özünde, ekonomide paylaşım, siyasette iktidar mücadelesi.
Fitili Şemdinli’de ateşlenen bomba, Danıştay, Cumhuriyet mitingleri, 27 Nisan, 367, seçim sandığı duraklarını dolaştıktan sonra “son kale” Çankaya Köşkü’nde patladı. Son kalenin düşmesi Türkiye’nin kimyasını değiştirdi ve kapatma davası kapıya dayandı.
Dava ve operasyon sermaye sınıfı içindeki çatlamanın devlete yansıması. Danıştay suikastı sonrasında Başbakan Erdoğan “Bu bir güç kavgası” diyerek devletteki çatlamayı ima etmiş; ama kavganın taraflarını açıkça telaffuz etmekten kaçınmıştı.
Kavganın tarafları malum, üretim araçlarının ve toplumsal servetin sahibi beyaz laiklerle beyaz dindarlar, daha doğrusu laik elitler ve dinci elitler. Bir tarafın yedeğinde laik hayat tarzından endişe duyan eğitimli kentli milyonlar, diğer tarafın yedeğinde “yoksulum ama dindarım” tesellisiyle avunan milyonlar.
Mesele, şeriat / laiklik, yeşil cumhuriyet / beyaz cumhuriyet ya da modern giyim / tesettür olarak iki farklı hayat tarzının çatışması gibi görünse de, meselenin daha derindeki özünde sınıf savaşı, daha doğrusu egemen sınıfın kendi içindeki paylaşım ve iktidar savaşı var. Savaşın en çetin muharebeleri şimdilik medya, yargı ve parlamento cephelerinde veriliyor.
Neo liberalizmin gözü kara partisi
Anadolu kaplanları denilen sermaye grubunu arkasına alan AKP, Türkiye’nin ekonomi ve siyaset tarihinde, emperyalist sermayeye bağımlı büyüme modelinin en gözü kara partisi oldu.
AKP döneminde küresel sermaye eliyle gerçekleştirilen özelleştirme, cumhuriyet tarihi boyunca gerçekleştirilen özelleştirmeyi defalarca katladı.
AKP 2002’de iktidarı devraldığında Türkiye’de sadece 6 dolar milyarderi vardı. 2007 yılı sonunda dolar milyarderi sayısı 35’e yükseldi. Türkiye dolar milyarderi sayısı bakımından İngiltere ile birlikte Avrupa üçüncüsü, dünya beşincisi oldu. Türkiye’nin önünde sadece ABD, Rusya, Hindistan ve Almanya var.
Bilinir ki kapitalist düzende hep birlikte zengin olunmaz.
Sermaye birikiminin barışçı evresinde emekçi çoğunluk yoksullaşırken, nispi yoksulluk derinleşirken, servet az sayıda ellerde birikir. AKP döneminde de öyle oldu. İktidara gelir gelmez işçilerin yüzde 90’ını iş güvencesi kapsamı dışına çıkartan AKP, siyasal temsilcisi olduğu burjuva sınıfını abat etti. Şimdi de sosyal güvenlik reformu adı altında emekçilerin sosyal güvenlik haklarını devenin kulağındaki tüye dönüştürüyor.
Reel enflasyon yüzde 25’in üzerindeyken resmi enflasyon rakamı yüzde 10’un altında.
Ücret ve maaşlar ise sadece yüzde 2 arttı, yılın ikinci yarısında da yüzde 2 artacak.
Sermaye holdinglerinin 2007 yılındaki ortalama kârı ise yüzde 50 olarak gerçekleşti.
Ekonomi gerçekten büyüse, işsiz sayısı azalır, ama öyle olmuyor. Resmi işsiz rakamına 2007 yılı sonunda 300 bin kişi daha eklendi.
Kısacası AKP emekçiyi alabildiğine örgütsüz ve ekmeksiz bırakmayı öngören neo liberal ekonomi politikalarının en gözü kara partisi oldu. Serbest piyasa tanrısına tapınan liberaller ne kadar göz boyamaya çalışırlarsa çalışsınlar, AKP, Dünya Bankası ve IMF güdümlü piyasaya açık, demokrasiye kapalı durdu; ekonomide liberalizme gösterdiği sadakati siyasette liberalizmden esirgedi. Yeterli çoğunluğu bulunmasına karşın ne anayasayı demokratikleştirdi ne ceza yasasını ne de seçim yasasını. Kanayan Kürt sorununda ise göz boyamakla yetindi.
Katırlar tepişir...
Konjonktürün yardımıyla AKP ekonomide dar boğaza girmedi. Ama şimdi dünya ekonomisi1929 krizine benzer bir krize yuvarlanıyor. Krizden Türkiye ekonomisi de etkileniyor.
Kriz demek sermaye birikimi kanallarının tıkanması demek. Sermaye birikimi kanalları tıkandığında, kapitalistler emekçinin yarattığı artı değere el koymanın yanı sıra birbirlerinin servetlerine de göz koyarlar, birbirlerini mülksüzleştirmeye çalışırlar. Kavgada artık piyasanın rasyonalitesi değil siyasetin kuralları geçerli olur.
İşte Ergenekon soruşturması ve kapatma davası olarak kamuoyuna yansıyan tepişme, özünde sermaye grupları arasındaki birbirlerini mülksüzleştirme, birbirlerine üstünlük sağlama kavgasından başka bir şey değil.
Kavga kamuoyuna, ideolojik düzlemde demokrasi/cumhuriyet, şeriat/laiklik, modern giyim/tesettür, yeşil cumhuriyet / beyaz cumhuriyet çatışması olarak yansıtılıyor. Ama özünde sermaye içi bir kavga. Şimdi bu kavganın ara kararı Anayasa Mahkemesi tarafından verilecek.
Anayasayı değiştirmeye yetecek sayıdaki çoğunluk, yargıdan gelen kapatma hamlesini sessizce kabullenecek mi, yoksa parlamentonun kapatmayı zorlaştıran hamlesiyle mi karşılık verecek, çok geçmeden anlaşılır.
Hakemin ya da parlamentonun vereceği ara karara göre tepişmenin sonraki rauntlarının daha da şiddetlenmesi sürpriz olmayacak. Beyaz laikler ve beyaz dindarlar tepiştikçe, olan, yukarıdaki katırlar tepişmesinin alttaki siyah taraftarlarına olacak. Malum, katırlar tepişirken de sevişirken de arada eşekler ezilir.
AKP’nin defteri sandıkta dürülmeli
Şunu da vurgulamalı;
Bir ülkenin ekonomisi kendisine yeterli değilse, dışa bağımlıysa, o ülkenin siyaseti, dış politikası, kültürü ve askeri yapısı da dışa bağımlıdır.
Türkiye 60 yıldır Batı kapitalizminin, daha somut deyişle ABD’nin yörüngesinde dolanıyor.
İster beyaz laik kanat olsun, ister yeşil dinci kanat olsun, Washington’dan bağımsız bir adım attıklarına bugüne değin tanık olunmadı.
Bu noktada kapatma davası ve Ergenekon soruşturmasıyla ilgili olarak ABD’nin tutumu dikkat çekiyor.
Ergenekon (adı gerçekten buysa), Soğuk Savaş döneminde ABD’nin ön ayak olmasıyla oluşturulan gayri milli yapılanmanın adı. Çete değil, özünde bir egemenlik tezahürü, bağımlı devlet egemenliğinin yarı resmi yapılanması. Bu embedded yapıdaki askeri çekirdeğin fikrini, teçhizatını, hatta bir dönem parasını ABD vermiş. Şu sıralar, ıskartaya çıkıp çeteleşen unsurları kamuoyunun önüne atılarak hayalet taşlanıyor.
Kapatma davasında ise ABD’nin AKP’ye sahip çıkmadığı gözleniyor. ABD, “demokratik kurumlara ve hukukun üstünlüğüne saygı” gibi ortalama değer yargılarını vurgulamakla yetiniyor. Açıkça sahip çıkan Avrupa Birliği. AB komiserleri, AKP kapatılırsa müzakere sürecini kesmekle tehdit ediyorlar. AKP borazanı liberaller de, “AKP, AB sürecini kesintiye uğratmasaydı, bu işler başına gelmezdi” diye hayıflanıyorlar.
Belli ki, resmin görünen yüzünde ABD’nin AKP’yi gözden çıkarma tehdidinin işaretleri var. AKP liderliğinin hırçınlığı belki de bu yüzden. İki yıl önce de gözden çıkarılmışlık görüntüsü vardı ve Başbakan’ın en yakın danışmanı Washington’a giderek “Bu adamı delikten aşağı atmayın, kullanın” ricasında bulunmuştu.
Liberal günahkârlar, istedikleri kadar, anayasayı değiştirecek çoğunlukla altı yıldır iktidarda olan partiyi, kapatma hamlesi üzerine mazlum ve mağdur ilan etsinler. İstedikleri kadar, “ Tuzu kurular karşısında boynu bükük yoksulların AKP vasıtasıyla merkeze taşındıklarını” savlasınlar. İstedikleri kadar AKP hakkındaki davayı demokrasinin turnusolu saysınlar. Çatışma, özünde egemen sınıfın kendi içinde paylaşım ve iktidar mücadelesi.