Avrupa Birliği
Avrupa Birliği'nin 1957'de imzalanan Roma Anlaşmasından başlatılırsa 50 yıllık bir tarihi var. Sovyet sosyalizminin Avrupa'ya yayılmasına karşı ABD ve NATO şemsiyesi altında ortak bir direnme hattı oluşturmak, Almanya ve Fransa'yı bir daha savaşa yol açmayacak bir biçimde yakınlaştırmak, böylece yeniden güçlenecek bir Almanya'nın bir istikrarsızlık ve tehdit öğesi olmasını önlemek, Batı Avrupa'nın ekonomik bütünleşmesini geliştirmek biçiminde özetlenebilecek hedeflerinin çoğunu gerçekleştirdi.
AB süreci 1990'lara kadar ABD hegemonyası, onun koruması altında gelişti.
Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte koşullar hızla değişti. Şimdi yeni bir durum var.
Avrupa'nın güçlü bir blok olma yolunda ilerlemesini, ABD kendisine karşı tehdit olarak algılıyor. AB de, ABD hegemonyasının gerilemeye başladığı koşullarda, bir yeni hegemonya adayı olarak dünyadaki kendi yeni yerini oluşturmak için strateji geliştirmek zorunda.
AB bugün, bu zorunluluğun yarattığı gereksinme, çelişki ve sorunlarla yüklüdür.
Bir kez, "komünizm" ve "Sovyet" ortak düşmanına karşı inşa edilmiş model artık geçerli değildir.
İkincisi, birinciye bağlı olarak ABD ile ilişkilerde "müteffiklik" yerini rekabete ve yeni tür bir paylaşım mücadelesine bırakmaktadır.
Üçüncüsü, bu rekabette güçlü olmak, klişeleşmiş sözcükle "küresel güç olmak" gereksinimi ile AB'nin kendi bütünleşmesini sağlam temellerde pekiştirme hedefleri arasında giderilmesi güç bir aykırılık var. Küresel güç olmak genişlemeyi, en başta ve en azından eski sosyalist Doğu Avrupa ülkelerini AB içine almayı gerektiriyor. Yenilerle eskilerin ekonomik gelişmişlik düzeyleri arasındaki büyük fark ise genişlemeyle tam ve ileri düzeyde bir bütünleşme arasındaki çelişkiyi keskinleştiriyor. En gelişmiş ve güçlü olanların oluşturduğu bir çekirdeğin çevresinde derecelendirilmiş hak, yetki ve yükümlüklerle tanımlanan "çok vitesli bir Avrupa" tasarımı ise "yeniler" tarafından kabul görmüyor.
Almanya açısından durumun başka bir özelliği var. İki Almanya'nın birleşmesiyle, bu emperyalist gücün yüzyılın başından beri ana sorunu olan lebcnsraum, "yaşama alanı" sorunu büyük ölçüde çözülmüş, ostpolitik amacına varmıştır. Bu, AB'nin lokomotifi Almanya'nın strateji ve yönelişlerinin belli ölçülerde AB genelinin geleceği ile tümüyle örtüşmediği anlamına geliyor.
Dördüncüsü, Türkiye üzerinden etkisini Ortadoğu, bir başka deyişle Müslüman coğrafyasına taşıma perspektifi de, Türkiye'nin üyeliğinin fiilen gündemden düşmüş olmasına rağmen, bu coğrafyanın ağır sorun ve çelişkileri nedeniyle, AB'ni çetin ikilemlerle yüz yüze getiriyor. Bu temelde, AB içinde Türkiye'yi küçülterek içine alma eğilimi güçleniyor.
Beşincisi, sermayenin emeğe taarruzu en büyük gerilimi, tarihsel, jeopolitik ve sınıfsal nedenlerle sosyal refah devletinin, emek kazanımlarının en gelişmiş olduğu Avrupa'da yaratıyor. Tek dünya pazarının giderek kızışan rekabet ortamı sermaye taarruzunun sürmesini gerektiriyor. Avrupa emekçilerine daha az ücret, daha kötü çalışma ve yaşam koşulları dayatmanın ise sınıfsal ve siyasal sınırları var.
Altıncısı, çeşitli nedenlerle AB'nin bugüne kadar kaydettiği bütünleşme süreci, örneğin para birliği çeşitli kaygı ve itirazlarla karşı karşıyadır. AB halkı, serbest piyasadan, refah devletinin aşınmasından zarar gördüğünü düşünüyor, anketlere göre yaklaşık yüzde 50'si eski paralarına dönmek isliyor.
Yedincisi, Avrupa nüfusu hızla yaşlanıyor. Bugünkü nüfusun korunabilmesi başlı başına bir sorun. 2050'te 15-64 yaş arasındaki çalışan nüfusun 48 milyon azalacağı öngörülüyor.
Nihayet, tüm bu sayılan koşullar içinde AB'nin kendi silahlı kuvvetlerini yaratması hem kendi içinde, hem ABD'yle ilişkilerinde en sorunlu başlıklardan birini oluşturuyor. Dünya gücü olmak, ABD'nin oldu bitlilerine karşı caydırıcı, bağımsız ve etkili bir güvenlik gücü oluşturmayı gerektirirken, bu gerekliliği ekonomik, toplumsal maliyeti bir yandan, bu ordunun ABD ve NATO ile ilişkileri bir başka yandan AB'nin kolayca üstesinden gelemeyeceği sorunlar yaratıyor. AB'nin bugün ABD'ye meydan okuyacak gücü yok. Ama ekonomik rekabet, nüfuz ve paylaşım mücadelesinin son derece güçlü temelleri var.
Avrupa Birliği, 15 ülke olarak ele alındığında ekonomik açıdan ABD'ye denk, genişlemeler dikkate alındığında ABD'den daha büyük bir ekonomik güçtür.
Cari fiyatlarla GSYİH (GNP, 2006) verileri şöyle: AB ilk 15 ülke 13.528 milyar dolar, AB 25 ülke 14.294 milyar dolar ve ABD 13.286 milyar dolar. AB toplamı ABD toplamından büyük.
GSYİH reel artışı, ya da büyüme hızı (1995 yılı fiyatlarıyla, 2006 hesaplaması) AB ilk 15 ülkede % 2.6, AB 25 ülke toplamında % 2.8 ve ABD'de % 3.4 . Görüldüğü gibi, büyüme hızı bakımından AB geride. AB'nin doygun ve belli ölçülerde yorgun ekonomisinin büyüme hızı düşük.
Kişi başına GSYİH (2006) AB ilk 15 ülkede 34.689 dolar, AB 25 ülkede 30.803 dolar ve ABD'de 44.380 dolar . Dünya dış ticareti, ihracat ve ithalat rakamları ise farklı bir durumu gösteriyor. Dünya mal ihracatında AB (AB 25) % 17. İle lider konumda. ABD, % 11.7 ile ikinci sırayı alırken, Çin % 9.8 ile üçüncü sırada. Dünya mal ihracatında dördüncü ve beşinci sıradaki ülkeler % 7,7 ile Japonya ve %4.6 ile Kanada. Bu rakamlar, ABD ekonomik büyümesinin esas olarak ithalata ve tüketime dayandığını gösteriyor. Şöyle: ABD'nin dünya ithalatındaki payı % 21.4. AB 25 ülke toplamı % 18. ihracatta olduğu gibi, ithalatta da Çin % 8.1 ile üçüncü sırada. Dünya mal ithalatında Japonya'nın payı % 6.3 ve Kanada'nınki % 3.9.
AB henüz bir resesyon yaşamadı. Resesyon, dolar kriziyle aşırı değerlenmiş bir Avro, işsizlik, iflaslar, ülke bütçelerine gelecek ek yüklerin birlik sürecini nasıl etkileyeceği bilinmiyor.
Ancak 1996'dan bu yana Avrupa hep ABD'nin gerisinde. ABD işgücü verimliğinde Avrupa'dan iki kat daha fazla hızlı ilerliyor. ABD'de istihdam 1970-1990 arasında yüzde 2,1, 1990-2000 arasında yüzde 1,3 arttı. Avrupa'da sırasıyla yüzde 0,4 ve yüzde 0,6. İşgücü verimliliği birinci dönemde ABD'de yüzde 1,1 ikinci dönemde yüzde 1,9 artarken, Avrupa'da sırasıyla yüzde 2,4 ve yüzde 1,5 arttı.
İşsizlik, en çok Avrupa'yı tehdit ediyor.
Avrupa Birliği'nin kendi ordusunu oluşturma gündemine, bu ekonomik verileri ve NATO'yu dikkate alarak yaklaşmak gerekiyor.
Avrupa'nın silahlanması ve ordulaşması ekonomik olmaktan çok siyasal bir sorundur.
Putin'in çeşitli uluslararası toplantılarda sorduğu bir soru, aslında dönemin sorusudur: Sovyet bloku ve Varşova Paktı ortadan kalktığına göre, NATO neden varlığını sürdürüyor ve neden genişliyor? Sovyetler Birliği'nin ve Varşova paktının dağılmasından sonra NATO'nun varlığını sürdürmesi ve genişletmesi bu emperyalist terör örgütünün yalnızca reel sosyalizmden gelen tehdide karşı örgütlenmediğini, reel ya da potansiyel her türden anti-emperyalist, sosyalist hareketi önleme, emekçi kalkışmalarını bastırma, ezme misyonuyla yüklü olduğunu, emperyalizmin en zayıf durumunda bile işçi sınıfını ve sosyalizmi kendisi için "tehdit" görmeye devam ettiğini gösteriyor. NATO tek tek ülkelerde ortaya çıkacak kitlesel hareketleri silahla bastırmak için hazırlık yürütüyor. NATO'nun yeniden yapılanma sürecindeki düzenlemelerden biri Acil Mukabele Kuvveti (NATO Response Force-NRF). "Sokak gösterilerine" müdahale edecek biçimde örgütlenmesi planlanan "yüksek vurucu güce sahip" bu birliğin asıl görevi "dünyanın herhangi bir yerindeki krize hızlı biçimde müdahale edebilmek" olarak tanımlanıyor.
AB'nin kendi ordusunu kurma girişimlerine karşın, NATO'ya bağımlılığı sürüyor. Ancak çelişkiler var.
ABD, NATO'nun eski tanımlanmış alanının dışındaki bölgelerde de çeşitli "müteffik" güçlerle işbirliği geliştirerek "görev" yapmasını istiyor. Avrupa ülkeleri ise ortak tehdidin ve ortak çıkarların söz konusu olmadığı koşullarda ABD komutasına silahlı güç vermek istemiyorlar.
Soğuk savaş sonrası farklılaşan ABD-AB ilişkilerini eskiye döndürmek olanaklı değil. ABD'nin "küresel NATO" önerisinin ortak zemini yok. Ukrayna, Moldova ve Güney Kafkasya cumhuriyetlerinin Batı'ya bağlanmasında transatlantik işbirliğinin gerekli olduğu noktasında görüş birliği olduğu varsayılsa bile, bu da kalıcı görünmüyor. NATO'yu ABD komutasında bir dünya jandarması haline getirmek bir yana, Almanya'dan, iki koalisyon ortağının farklı yaklaşımları nedeniyle NATO'nun Afganistan'daki gücünü artırmak üzere ek kuvvet gönderme kararı bile çıkmadı. Merkel'in Hristiyan Demokrat Partili Savunma Bakanı'nın Afganistan'a asker gönderilmesine karşı çıkması, en Amerika yanlısı Fransız Sarkozy'nin, Chirac'ın verdiği Afganistan'daki 200 Fransız askerinin geri çekilmesi kararını desteklediğini açıklaması NATO-AB ilişkilerinin kırılganlığını gösteren örneklerdir.
Bugünkü güç dengeleri içinde Ali'nin NATO'dan kopması olasılığı zayıf. "Avrupa Ordusu" ise giderek güçlenen bir hedef. Avrupa Ordusunun, kısa erimde, AB'nin NATO içinde gücünü artırmasına hizmet eden bir araç olarak konumlandırılması bir ara çözüm olabilir.
Avrupa Ordusu'nun, NATO'nun geleceği, yalnızca ABD ile AB arasındaki ilişkilere değil, Çin, Rusya, Japonya vb. öteki büyük dünya güçlerinin durumlarına ve birbirleriyle ilişkilerine bağlı.
Avrupa Birliği yakın zamanlara kadar, ulus-devletin aşılmakta olduğunu kanıtlayan en büyük örnek olarak gösteriliyordu. Şimdilerde Avrupa'da korumacılık, ulusçuluk ve yabancı düşmanlığı yükseliyor. "Küreselleşme"nin yükselen değeri serbest piyasacılığın yerini şimdi "korumacılık", "ekonomik ulusçuluk" alıyor. Emperyalist devletlerin kendi aralarındaki rekabet, küreselleşme şampiyonlarını şaşırtacak kadar "ulusalcı", neoliberal illüzyonları paramparça edecek kadar "korumacı" biçimler alıyor. En son iki örnek olarak, 2007 Haziran ortalarında Postdam'da yapılan Dünya Ticaret Örgütü ve Brüksel'de yapılan Avrupa Birliği devlet ve hükümet başkanları toplantılarına bakılabilir. İlk toplantıya büyüme gereksinmelerini karşılamak isteyen Çin ve Hindistan'ın dünya hammadde kaynakları üzerinde giriştikleri rekabet, bu iki ülkenin ABD ve AB piyasalarına girme, stratejik varlıklarını satın alma yönelişleri damgasını vurdu.
AB toplantısında ise "tuhaf bir şey oldu. AB'nin "ruhu" temel birlik çimentosu olan "serbest ve çarpıtılmamış rekabeti geliştirme" ilkesi yeni anayasa taslağından çıkarıldı. Bu, AB'ni oluşturan devletlerin "korumacı" uygulamalarına yasal zemin hazırlanması anlamına geliyor. Sarkozy, "Korumacılık sözcüğü artık bir tabu değil... Rekabet bir ideoloji olarak bir dogmadır, Avrupa'ya ne yararı oldu?" diye sordu.1'" Kısacası, bu evrede ekonomik ve siyasal egemenliğin giderek daha çok ulus devletlere devredilmesi eğilimi güçleniyor.
18 Ekim 2007'de Lizbon'da yapılan AB liderler toplantısında "anayasa sorunu", çevresinden dolaşarak aşıldı. Yeni anayasa taslağının içindekiler daha önceki anlaşmalarla kabul edilen hükümler olduğu için referanduma başvurmak gerekmediği konusunda oydaşma sağlandı.
İtalya ve İspanya'nın ABD'nin Irak işgalini desteklemesi, Polonya'nın geleneksel Alman ve Rus düşmanlığını AB'ye taşıması gibi sorunlar bu üç ülkede yapılan seçimlerde iktidarların değişmesiyle giderilmiş oldu.
Avrupa Uluslar arası İlişkiler Konseyi'nin (ECFR) kurulması da AB'nin uluslar arası siyasette daha aktif bir rol oynamaya hazırlandığının habercisi. ECFR'in ilkeler deklarasyonunda, "tek sesle" konuşan bir Avrupa Birliği'nin dünyanın biçimlendirilmesine yardım edebileceği, bunun için "AB dış politikasının Avrupa'nın tüm ekonomik, siyasi, kültürel ve nihayet askeri gücüyle desteklenmesi" gerektiğini yazdı.
Bu son gelişmeler ve ECFR'nin kuruluşu ve açıklamaları AB'nin hegemonya mücadelesini sürdürmek üzere toparlanması yönünde işaretlerdir.
Burada, daha önce değindiğim, dünya çapındaki emek arzı artışının özellikle Avrupa'da emek-sermaye çelişkisini keskinleştireceği öngörüsünü yinelemem gerekiyor. Ekonomik ulusalcılığın, yabancı düşmanlığı ve ırkçı-faşizan milliyetçiliğin Avrupa'daki yükselişi yalnızca emperyalist güçler arasındaki rekabet ve hegemonya savaşlarının değil, içerideki bu sınıfsal keskinleşmenin sonucudur.
Haluk YURTSEVER
YENİ BİR SOL ATILIM İÇİN- Yayınları –Ocak 2008Kalkoden s57-63