left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Haberler arrow AB DE NELER OLUYOR
Saturday, 11 February 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
AB DE NELER OLUYOR Yazdır E-posta
Yazar SUVARİ HABER MERKEZİ   
Monday, 24 March 2008

ImageAvrupa Birliği'nin 1957'de imzalanan Roma Anlaşmasından baş­latılırsa 50 yıllık bir tarihi var. Sovyet sosyalizminin Avrupa'ya ya­yılmasına karşı ABD ve NATO şemsiyesi altında ortak bir direnme hattı oluşturmak, Almanya ve Fransa'yı bir daha savaşa yol açmaya­cak bir biçimde yakınlaştırmak, böylece yeniden güçlenecek bir Al­manya'nın bir istikrarsızlık ve tehdit öğesi olmasını önlemek, Batı Avrupa'nın ekonomik bütünleşmesini geliştirmek biçiminde özet­lenebilecek hedeflerinin çoğunu gerçekleştirdi.


AB süreci 1990'lara kadar ABD hegemonyası, onun koruması al­tında gelişti.


Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte koşullar hızla değişti. Şim­di yeni bir durum var.

 

Avrupa Birliği


Avrupa Birliği'nin 1957'de imzalanan Roma Anlaşmasından baş­latılırsa 50 yıllık bir tarihi var. Sovyet sosyalizminin Avrupa'ya ya­yılmasına karşı ABD ve NATO şemsiyesi altında ortak bir direnme hattı oluşturmak, Almanya ve Fransa'yı bir daha savaşa yol açmaya­cak bir biçimde yakınlaştırmak, böylece yeniden güçlenecek bir Al­manya'nın bir istikrarsızlık ve tehdit öğesi olmasını önlemek, Batı Avrupa'nın ekonomik bütünleşmesini geliştirmek biçiminde özet­lenebilecek hedeflerinin çoğunu gerçekleştirdi.


AB süreci 1990'lara kadar ABD hegemonyası, onun koruması al­tında gelişti.


Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte koşullar hızla değişti. Şim­di yeni bir durum var.


Avrupa'nın güçlü bir blok olma yolunda ilerlemesini, ABD ken­disine karşı tehdit olarak algılıyor. AB de, ABD hegemonyasının ge­rilemeye başladığı koşullarda, bir yeni hegemonya adayı olarak dünyadaki kendi yeni yerini oluşturmak için strateji geliştirmek zorunda.


AB bugün, bu zorunluluğun yarattığı gereksinme, çelişki ve so­runlarla yüklüdür.


Bir kez, "komünizm" ve "Sovyet" ortak düşmanına karşı inşa edil­miş model artık geçerli değildir.


İkincisi, birinciye bağlı olarak ABD ile ilişkilerde "müteffiklik" ye­rini rekabete ve yeni tür bir paylaşım mücadelesine bırakmaktadır.


Üçüncüsü, bu rekabette güçlü olmak, klişeleşmiş sözcükle "küre­sel güç olmak" gereksinimi ile AB'nin kendi bütünleşmesini sağlam temellerde pekiştirme hedefleri arasında giderilmesi güç bir aykırı­lık var. Küresel güç olmak genişlemeyi, en başta ve en azından es­ki sosyalist Doğu Avrupa ülkelerini AB içine almayı gerektiriyor. Yenilerle eskilerin ekonomik gelişmişlik düzeyleri arasındaki bü­yük fark ise genişlemeyle tam ve ileri düzeyde bir bütünleşme arasındaki çelişkiyi keskinleştiriyor. En gelişmiş ve güçlü olanların oluşturduğu bir çekirdeğin çevresinde derecelendirilmiş hak, yetki ve yükümlüklerle tanımlanan "çok vitesli bir Avrupa" tasarımı ise "yeniler" tarafından kabul görmüyor.


Almanya açısından durumun başka bir özelliği var. İki Alman­ya'nın birleşmesiyle, bu emperyalist gücün yüzyılın başından beri ana sorunu olan lebcnsraum, "yaşama alanı" sorunu büyük ölçüde çözülmüş, ostpolitik amacına varmıştır. Bu, AB'nin lokomotifi Al­manya'nın strateji ve yönelişlerinin belli ölçülerde AB genelinin ge­leceği ile tümüyle örtüşmediği anlamına geliyor.


Dördüncüsü, Türkiye üzerinden etkisini Ortadoğu, bir başka de­yişle Müslüman coğrafyasına taşıma perspektifi de, Türkiye'nin üyeliğinin fiilen gündemden düşmüş olmasına rağmen, bu coğraf­yanın ağır sorun ve çelişkileri nedeniyle, AB'ni çetin ikilemlerle yüz yüze getiriyor. Bu temelde, AB içinde Türkiye'yi küçülterek içine alma eğilimi güçleniyor.


Beşincisi, sermayenin emeğe taarruzu en büyük gerilimi, tarihsel, jeopolitik ve sınıfsal nedenlerle sosyal refah devletinin, emek kazanımlarının en gelişmiş olduğu Avrupa'da yaratıyor. Tek dünya pa­zarının giderek kızışan rekabet ortamı sermaye taarruzunun sürme­sini gerektiriyor. Avrupa emekçilerine daha az ücret, daha kötü ça­lışma ve yaşam koşulları dayatmanın ise sınıfsal ve siyasal sınırları var.


Altıncısı, çeşitli nedenlerle AB'nin bugüne kadar kaydettiği bü­tünleşme süreci, örneğin para birliği çeşitli kaygı ve itirazlarla kar­şı karşıyadır. AB halkı, serbest piyasadan, refah devletinin aşınma­sından zarar gördüğünü düşünüyor, anketlere göre yaklaşık yüzde 50'si eski paralarına dönmek isliyor.


Yedincisi, Avrupa nüfusu hızla yaşlanıyor. Bugünkü nüfusun ko­runabilmesi başlı başına bir sorun. 2050'te 15-64 yaş arasındaki ça­lışan nüfusun 48 milyon azalacağı öngörülüyor.


Nihayet, tüm bu sayılan koşullar içinde AB'nin kendi silahlı kuv­vetlerini yaratması hem kendi içinde, hem ABD'yle ilişkilerinde en sorunlu başlıklardan birini oluşturuyor. Dünya gücü olmak, ABD'nin oldu bitlilerine karşı caydırıcı, bağımsız ve etkili bir güvenlik gücü oluşturmayı gerektirirken, bu gerekliliği ekonomik, toplumsal maliyeti bir yandan, bu ordunun ABD ve NATO ile ilişkileri bir başka yandan AB'nin kolayca üstesinden gelemeyeceği so­runlar yaratıyor. AB'nin bugün ABD'ye meydan okuyacak gücü yok. Ama ekonomik rekabet, nüfuz ve paylaşım mücadelesinin son derece güçlü temelleri var.


Avrupa Birliği, 15 ülke olarak ele alındığında ekonomik açıdan ABD'ye denk, genişlemeler dikkate alındığında ABD'den daha bü­yük bir ekonomik güçtür.


Cari fiyatlarla GSYİH (GNP, 2006) verileri şöyle: AB ilk 15 ülke 13.528 milyar dolar, AB 25 ülke 14.294 milyar dolar ve ABD 13.286 milyar dolar. AB toplamı ABD toplamından büyük.


GSYİH reel artışı, ya da büyüme hızı (1995 yılı fiyatlarıyla, 2006 hesaplaması) AB ilk 15 ülkede % 2.6, AB 25 ülke toplamında % 2.8 ve ABD'de % 3.4 . Görüldüğü gibi, büyüme hızı bakımından AB geride. AB'nin doygun ve belli ölçülerde yorgun ekonomisinin bü­yüme hızı düşük.


Kişi başına GSYİH (2006) AB ilk 15 ülkede 34.689 dolar, AB 25 ülkede 30.803 dolar ve ABD'de 44.380 dolar . Dünya dış ticareti, ihracat ve ithalat rakamları ise farklı bir duru­mu gösteriyor. Dünya mal ihracatında AB (AB 25) % 17. İle lider konumda. ABD, % 11.7 ile ikinci sırayı alırken, Çin % 9.8 ile üçüncü sırada. Dünya mal ihracatında dördüncü ve beşinci sıradaki ül­keler % 7,7 ile Japonya ve %4.6 ile Kanada. Bu rakamlar, ABD ekonomik büyümesinin esas olarak ithalata ve tüketime dayandığı­nı gösteriyor. Şöyle: ABD'nin dünya ithalatındaki payı % 21.4. AB 25 ülke toplamı % 18. ihracatta olduğu gibi, ithalatta da Çin % 8.1 ile üçüncü sırada. Dünya mal ithalatında Japonya'nın payı % 6.3 ve Kanada'nınki % 3.9.


AB henüz bir resesyon yaşamadı. Resesyon, dolar kriziyle aşırı değerlenmiş bir Avro, işsizlik, iflaslar, ülke bütçelerine gelecek ek yüklerin birlik sürecini nasıl etkileyeceği bilinmiyor.


Ancak 1996'dan bu yana Avrupa hep ABD'nin gerisinde. ABD iş­gücü verimliğinde Avrupa'dan iki kat daha fazla hızlı ilerliyor. ABD'de istihdam 1970-1990 arasında yüzde 2,1, 1990-2000 ara­sında yüzde 1,3 arttı. Avrupa'da sırasıyla yüzde 0,4 ve yüzde 0,6. İşgücü verimliliği birinci dönemde ABD'de yüzde 1,1 ikinci dö­nemde yüzde 1,9 artarken, Avrupa'da sırasıyla yüzde 2,4 ve yüzde 1,5 arttı.


İşsizlik, en çok Avrupa'yı tehdit ediyor.


Avrupa Birliği'nin kendi ordusunu oluşturma gündemine, bu ekonomik verileri ve NATO'yu dikkate alarak yaklaşmak gerekiyor.


Avrupa'nın silahlanması ve ordulaşması ekonomik olmaktan çok siyasal bir sorundur.


Putin'in çeşitli uluslararası toplantılarda sorduğu bir soru, aslın­da dönemin sorusudur: Sovyet bloku ve Varşova Paktı ortadan kalktığına göre, NATO neden varlığını sürdürüyor ve neden geniş­liyor? Sovyetler Birliği'nin ve Varşova paktının dağılmasından son­ra NATO'nun varlığını sürdürmesi ve genişletmesi bu emperyalist terör örgütünün yalnızca reel sosyalizmden gelen tehdide karşı ör­gütlenmediğini, reel ya da potansiyel her türden anti-emperyalist, sosyalist hareketi önleme, emekçi kalkışmalarını bastırma, ezme misyonuyla yüklü olduğunu, emperyalizmin en zayıf durumunda bile işçi sınıfını ve sosyalizmi kendisi için "tehdit" görmeye devam ettiğini gösteriyor. NATO tek tek ülkelerde ortaya çıkacak kitlesel hareketleri silahla bastırmak için hazırlık yürütüyor. NATO'nun ye­niden yapılanma sürecindeki düzenlemelerden biri Acil Mukabele Kuvveti (NATO Response Force-NRF). "Sokak gösterilerine" mü­dahale edecek biçimde örgütlenmesi planlanan "yüksek vurucu gü­ce sahip" bu birliğin asıl görevi "dünyanın herhangi bir yerindeki krize hızlı biçimde müdahale edebilmek" olarak tanımlanıyor.


AB'nin kendi ordusunu kurma girişimlerine karşın, NATO'ya ba­ğımlılığı sürüyor. Ancak çelişkiler var.


ABD, NATO'nun eski tanımlanmış alanının dışındaki bölgelerde de çeşitli "müteffik" güçlerle işbirliği geliştirerek "görev" yapmasını istiyor. Avrupa ülkeleri ise ortak tehdidin ve ortak çıkarların söz konusu olmadığı koşullarda ABD komutasına silahlı güç vermek is­temiyorlar.


Soğuk savaş sonrası farklılaşan ABD-AB ilişkilerini eskiye dön­dürmek olanaklı değil. ABD'nin "küresel NATO" önerisinin ortak zemini yok. Ukrayna, Moldova ve Güney Kafkasya cumhuriyetleri­nin Batı'ya bağlanmasında transatlantik işbirliğinin gerekli olduğu noktasında görüş birliği olduğu varsayılsa bile, bu da kalıcı görün­müyor. NATO'yu ABD komutasında bir dünya jandarması haline getirmek bir yana, Almanya'dan, iki koalisyon ortağının farklı yak­laşımları nedeniyle NATO'nun Afganistan'daki gücünü artırmak üzere ek kuvvet gönderme kararı bile çıkmadı. Merkel'in Hristiyan Demokrat Partili Savunma Bakanı'nın Afganistan'a asker gönderil­mesine karşı çıkması, en Amerika yanlısı Fransız Sarkozy'nin, Chirac'ın verdiği Afganistan'daki 200 Fransız askerinin geri çekilmesi kararını desteklediğini açıklaması NATO-AB ilişkilerinin kırılganlığını gösteren örneklerdir.

 


Bugünkü güç dengeleri içinde Ali'nin NATO'dan kopması olasılığı zayıf. "Avrupa Ordusu" ise giderek güçlenen bir hedef. Avrupa Or­dusunun, kısa erimde, AB'nin NATO içinde gücünü artırmasına hiz­met eden bir araç olarak konumlandırılması bir ara çözüm olabilir.


Avrupa Ordusu'nun, NATO'nun geleceği, yalnızca ABD ile AB arasındaki ilişkilere değil, Çin, Rusya, Japonya vb. öteki büyük dünya güçlerinin durumlarına ve birbirleriyle ilişkilerine bağlı.


Avrupa Birliği yakın zamanlara kadar, ulus-devletin aşılmakta ol­duğunu kanıtlayan en büyük örnek olarak gösteriliyordu. Şimdiler­de Avrupa'da korumacılık, ulusçuluk ve yabancı düşmanlığı yükse­liyor. "Küreselleşme"nin yükselen değeri serbest piyasacılığın yeri­ni şimdi "korumacılık", "ekonomik ulusçuluk" alıyor. Emperyalist devletlerin kendi aralarındaki rekabet, küreselleşme şampiyonları­nı şaşırtacak kadar "ulusalcı", neoliberal illüzyonları paramparça edecek kadar "korumacı" biçimler alıyor. En son iki örnek olarak, 2007 Haziran ortalarında Postdam'da yapılan Dünya Ticaret Örgü­tü ve Brüksel'de yapılan Avrupa Birliği devlet ve hükümet başkan­ları toplantılarına bakılabilir. İlk toplantıya büyüme gereksinmele­rini karşılamak isteyen Çin ve Hindistan'ın dünya hammadde kay­nakları üzerinde giriştikleri rekabet, bu iki ülkenin ABD ve AB pi­yasalarına girme, stratejik varlıklarını satın alma yönelişleri damga­sını vurdu.


AB toplantısında ise "tuhaf bir şey oldu. AB'nin "ruhu" temel bir­lik çimentosu olan "serbest ve çarpıtılmamış rekabeti geliştirme" il­kesi yeni anayasa taslağından çıkarıldı. Bu, AB'ni oluşturan devlet­lerin "korumacı" uygulamalarına yasal zemin hazırlanması anlamı­na geliyor. Sarkozy, "Korumacılık sözcüğü artık bir tabu değil... Rekabet bir ideoloji olarak bir dogmadır, Avrupa'ya ne yararı ol­du?" diye sordu.1'" Kısacası, bu evrede ekonomik ve siyasal ege­menliğin giderek daha çok ulus devletlere devredilmesi eğilimi güçleniyor.


18 Ekim 2007'de Lizbon'da yapılan AB liderler toplantısında "anayasa sorunu", çevresinden dolaşarak aşıldı. Yeni anayasa tasla­ğının içindekiler daha önceki anlaşmalarla kabul edilen hükümler olduğu için referanduma başvurmak gerekmediği konusunda oy­daşma sağlandı.


İtalya ve İspanya'nın ABD'nin Irak işgalini desteklemesi, Polon­ya'nın geleneksel Alman ve Rus düşmanlığını AB'ye taşıması gibi sorunlar bu üç ülkede yapılan seçimlerde iktidarların değişmesiyle giderilmiş oldu.


Avrupa Uluslar arası İlişkiler Konseyi'nin (ECFR) kurulması da AB'nin uluslar arası siyasette daha aktif bir rol oynamaya hazırlan­dığının habercisi. ECFR'in ilkeler deklarasyonunda, "tek sesle" ko­nuşan bir Avrupa Birliği'nin dünyanın biçimlendirilmesine yardım edebileceği, bunun için "AB dış politikasının Avrupa'nın tüm eko­nomik, siyasi, kültürel ve nihayet askeri gücüyle desteklenmesi" ge­rektiğini yazdı.


Bu son gelişmeler ve ECFR'nin kuruluşu ve açıklamaları AB'nin hegemonya mücadelesini sürdürmek üzere toparlanması yönünde işaretlerdir.


Burada, daha önce değindiğim, dünya çapındaki emek arzı artışı­nın özellikle Avrupa'da emek-sermaye çelişkisini keskinleştireceği öngörüsünü yinelemem gerekiyor. Ekonomik ulusalcılığın, yaban­cı düşmanlığı ve ırkçı-faşizan milliyetçiliğin Avrupa'daki yükselişi yalnızca emperyalist güçler arasındaki rekabet ve hegemonya savaş­larının değil, içerideki bu sınıfsal keskinleşmenin sonucudur.


Haluk YURTSEVER


YENİ BİR SOL ATILIM İÇİN- Yayınları –Ocak 2008Kalkoden  s57-63

 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: AB DE NELER OLUYOR ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

Kısa Kısa
Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
 
left
Top! Top!
right