left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Haberler arrow ADALET MÜLKÜN TEMELİ Mİ?
Friday, 10 February 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
ADALET MÜLKÜN TEMELİ Mİ? Yazdır E-posta
Yazar SUVARİ HABER MERKEZİ   
Monday, 24 March 2008

ADALET MULKUN TEMELI MI? Eskiden düşünürdüm bu cümlenin anlamı adaletli bir ortamın mülk edinme ve koruma güvencesi olması mı diye. Sonra aslının arapça olduğunu ve burada devlet olarak algılanması gerektiğini öğrendim.

Artık bazı duyumlarım, ufak suçtan içeri düşenler çoğunluktayken büyük kabadayıların dışarlarda boy göstermesi, büyük suçluların devlet memurlarının bazılarıyla işbirliğinde olması şimdi daha çok düşündürür oldu...

Acaba adalet mülkün temeli ederken mülkü olanlara hizmet ettiğinden mi söz ediliyor acep. maddi olarak büyük işler çevirebilmeyi beceriyosan adalet de mi senin yanında acaba. yok değilse neden içerde yatanların çoğu beş parasız?

 

frmtr.com/muhabbet/520740-adalet-mulkun-temeli-mi.html

 TARTISMALAR      turkhukuksitesi.com

 

Hukukun felsefi yönü hakkında

Hukukun adalet kavramı üzerine temellendirilmiş olması,adalet kavramının irdelenmesini gerektirir.Çünkü,ancak bu şekilde hukukun gerçek anlamına yakın bir duruş elde edilir.


Öyleyse başlayalım.Adalet nedir?

ADALET MULKUN TEMELI MI? Eskiden düşünürdüm bu cümlenin anlamı adaletli bir ortamın mülk edinme ve koruma güvencesi olması mı diye. Sonra aslının arapça olduğunu ve burada devlet olarak algılanması gerektiğini öğrendim.

Artık bazı duyumlarım, ufak suçtan içeri düşenler çoğunluktayken büyük kabadayıların dışarlarda boy göstermesi, büyük suçluların devlet memurlarının bazılarıyla işbirliğinde olması şimdi daha çok düşündürür oldu...

Acaba adalet mülkün temeli ederken mülkü olanlara hizmet ettiğinden mi söz ediliyor acep. maddi olarak büyük işler çevirebilmeyi beceriyosan adalet de mi senin yanında acaba. yok değilse neden içerde yatanların çoğu beş parasız?

 

frmtr.com/muhabbet/520740-adalet-mulkun-temeli-mi.html

 

 

 TARTISMALAR      turkhukuksitesi.com

 

Hukukun felsefi yönü hakkında

Hukukun adalet kavramı üzerine temellendirilmiş olması,adalet kavramının irdelenmesini gerektirir.Çünkü,ancak bu şekilde hukukun gerçek anlamına yakın bir duruş elde edilir.


Öyleyse başlayalım.Adalet nedir?


Adalet eşitliktir.Önyargısız ve tarafsızca yaklaşılan her olgu adildir.


Öyleyse hukukun tanımına tekrardan ulaşmaya çalışalım.


Hukuk ; adalet temeline dayanıp,suça karşı ceza verilerek , "HAK ALMA" veya "HAK VERME" sanatıdır.


Hukuk olgusu,varolup evrildiği günden bu yana hep güçlülerin tekelinde olduğu kanısındayım.Çünkü güçlü olan değer yaratıp yıkarak adaleti yaratır ve onunla ooynayarak değiştirir.Adalet hep güce göre göreli bir kavram olmuştur.


Kültürden kültüre değişim gösteren İYİ ve KÖTÜ kavramları dolayısıyla,hukukun temeli olan adaletin tanımı da hep değişmiştir.Daha doğrusu kapsadığı alan ve detaylandırdığı olgular değişmiştir.


Bu sebeple hukukun evriminde tarafsız bir adalet duygusu yatmasa gerek.Çünkü herhangi bir vukuatı bir kültür suç olarak görsede diğer bir kültür suç olarak görmeyebilir.Hatta kahramanlık olarak bile algılayabilir.


Benim şahsi fikrim ; hukukun hep güçlülerin yarattığı değerlere göre değişim gösterip güçlülerin tekelinde olmasıdır.


SEÇGÜL

 

Hukuk ve adalet! Haksızlığa uğradığını düşünen herkes, adaletin tecelli edeceği inancıyla hukuk arar. Ancak yukarıda da işaret edildiği gibi 'adalet' nedir? Adaleti sağlayacağına inanılan mercinin (hukukun) hükmünü uygulayacak gücü var mıdır? Dolayısıyle hukuk ister istemez güçlünün istediği doğrultuda şekillenmeye başlıyor. Adalet de adalet olmaktan çıkıp hakim gücün istediği hükme dönüşüveriyor. Şu kısacık ömrümüzde gerek ülkemizde, gerekse dünyada bunun birçok örneğini görüp duymayanımız yoktur sanıyorum. Adalet dediğimiz şey, güçlünün kurallarından başka şey (maalesef) değildır. Mevcut durum, bundan binlerce yıl önce, kitaplarda okuduğumuz ve vahşi dediğimiz insanın beğendiği tarlaya silahını dayayarak el koymasından farklı değildır. Aradaki fark sadece yöntemin biraz daha incelmiş olmasıdır. Devletler hukukuna hiç girmeyeceğim. Zira olan biten tüm dünyanın gözü önündedir ve bugün her ülke gücü oranında diğerlerine kendi kurallarını dayatmaktadır. En büyük güç ise sadece benim menfaatime uyan kurallar geçerlidir demektedir.


Ülke içinde de maalesef durum parlak değildir. Dördüncü kuvvet denilen basın gerçekte birinci kuvvettir. Hukuka da gerektiğinde gerektiği ölçüde yön verme kudretindedir. 'Bir şeyin şuyu vukuundan beterdir' anlayışı da ne menem bir anlayışsa mazlumun zalim sıfatı ile nitelendirilmesine yetmektedir. Dolayısıyle gerektiğinde basın da kullanılarak bu ülkede anayasa ve kanunlarımız her ne kadar delile dayanmayan suçlamanın geçersiz olduğunu yazsa da istenilen sonuca ulaşılmaktadır.


Hukuk ve adaletin ne olduğu gerçekte her insanın vicdanında berrak bir biçimde vardır. Bu kavramların somutlaştırılması konusunda milletlerin de insanlığın da bir sıkıntı yaşamayacağı ve ortak noktaları rahatlıkla belirleyebileceği hakkında da hiç şüphem yoktur. Ancak mesele bu değildir. Asıl mesele insanlığın vicdanında var olduğunu bildiğimiz soyut adalet anlayışının tecellisindedir. Bir gün bir deha bu problemi çözebilir mi diyeceğim ama dilim varmıyor doğrusu! Görebildiğim tek çare güçlü olmak! Ama kim nereye kadar güçlü olacak? Gücün de gerek insanları, gerekse milletleri şımarttığını; zayıfken adalet peşinde koşanların güç sahibi olduklarında eski zalimleri dahi arattıklarını unutmadan cevaplamamız gerekiyor. Her şeye rağmen önce güç! Gücün olmadığı yerde adaletten bahsetmenin dilencilikten pek farklı olmadığını hisseder gibi oluyorum. Nihayetinde adalet ve hukuku tek başına irdelemek yetmiyor. Meseleye 'insan ve toplum'u her yönüyle ele alarak; yasama, yürütme, eğitim, ekonomi gibi tüm alanları kuşatıcı bir yaklaşımla bakmak gerekiyor galiba. Çözüm:şimdilik imkansız gibi bir şey. Saygılarımla.

erdemlig

 

Gücün olmadığı yerde adaletten bahsetmenin dilencilikten pek farklı olmadığını hisseder gibi oluyorum.

Adaletin temeli gerçekten güçmüdür?

Gemici

 

Siz gerçekten adaletin haklılık ve hakkaniyet ölçülerinde tecelli ettiğine mi inanıyorsunuz? Öyleyse bazı gerçekleri genelden özele doğru değerlendirelim:

Kanun ve adalet kavramları farklıdır. Biz doğru veya yanlış hepsini karıştırmış toptan adalet ve hukuk kavramlarının içine yerleştirmişiz. Gerek ülke gerekse dünya ölçeğinde kanunların asıl kaynağı güçtür. Güçler dengesi kanunları oluşturur. Ayrıca var olan kanunların yaptırımı da kanunun uygulanacağı kişi veya grubun gücüne bağlı olarak vardır veya yoktur.

Bizim sormamız gereken soru şu olmalı: 1. Gerçekten adalet nedir? 2. Adaletin gereği ancak güç ile yerine getirilebileceğine göre bu güç hangi kaynaktan nasıl sağlanabilir. Unutmayınız ne kadar haklı olursanız olunuz, eğer o hakkı savunup alabilecek güçten yoksunsanız ancak ve ancak zavallı bir dilenciden öte bir şey değilsiniz!

Sorularımızı cevaplandırmaya çalışalım:1. Gerçekten adalet insanların vicdanlarındaki adalet ve hukuk kavramlarının ortak paydasından başka bir şey değildir. Bir yönüyle evrensel, diğer bir yönüyle de yerel veya millidir.

2. Adaletin tecellisi aşamasında ve tecellisinden sonra uygulaması aşamasında müdahalelerden korunması gerekir ki bu da ancak güç ile olur. Yani meseleye nereden nasıl girerseniz giriniz güç olmadan adalet olmaz. Şimdi asıl vurucu sorumuza gelelim: Güçlünün adaleti mi adaletin gücü mü peşinde olduğumuz? Adaletin gücü amacımız olduğuna göre; adalet peşinde olanlar da en az zalimler kadar güçlü olmadıkça adalet tecelli etmez. Yalnız şunu unutmayalım: Gücün kaynağı nedir peki? Onu da başka bir zaman değerlendiririz. Saygılarımla.

erdemlig


Sayın erdemlig,
Yukarıdaki soruyu sormamın gerekçesi bir kavram kargaşası oluşmasını önlemek amacına dayalı idi. Gücün, kaba kuvvetin, despotluğun, keyfiliğin, adam kayırmanın olduğu yerde, adalet yoktur ve olamazda. Kendi gücüne veya silahlarının gücüne dayanarak başkalarının üstüne çullanmanın adaletle ilgisi olmadığı gibi.

Bir Nazi Almanyasında, bir Mussolini İtalyasında ve bir Franko İspanyasında yürürlükte olan bir hukuk olduğu halde adalet yoktu.

Verdiğiniz örneklerde de durum aynı, ortada adalet yok adaletsizlik var. Adaletsiz bir uygulama kendisini adalet olarak nitelendirmekle 'adalet' olamaz. Yürürlükteki hukukla adaleti birbirine karıştırmamak gerekir. Yürürlükteki hukuka uygun olan adalet kavramına ters düşebiliyor çoğu zaman.

Adalet kavramı sitede 'adalet ve şans' başlığı altında tartışılmıştı. Aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

http://www.turkhukuksitesi.com/showt...t=ilahi+adalet

Adaletin tarifi konusunda Ziya Paşanın 'Takvimden bir Yaprak ' alanına aldığım çok güzel bir özdeyişi var:

Kadı ola davacı ve muhzır dahi şahit,
Ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet?
Ziya Paşa

muhzır: mahkeme görevlisi

Saygılarımla
Gemici
Sn.Rıfat'ın sorusu çok doğru bir noktayı işaret etmiş. Bence, adalet =eşitlik pek doğru değil. Adalet, eşitlikten ziyade denklik ile ilişkilendirilmeli. Aksi halde hukukta her olayın "biricik" oluşundan söz etmemizin anlamı kalmıyor. Her olayın kendi özel koşulları içinde değerlendirilmesi inceliği es geçilebiliyor. Adalet, eşitlik değildir. Belki eşit olduğunu hissetmektir , ama kavram olarak eşitlik tek başına adalet duygusunun varlığı için yeterli olamaz.

Sayısal olarak 2'ye eşit olan şey, size 2 sonucunu getirecek tüm çarpımlar, çıkarmalar, bölmeler ve toplamalar olacaktır.Ancak işin içine insan girince bu kadar keskin bir eşitliğin sağlanmasının mümkün olamayacağını düşünüyorum. Bu nedenle eşitlik yerine denklik daha uygun bir kullanım gibi geliyor.

Saygılar.
ISIL YILMAZ
her eşitlik adalet midir?eşitlik ve adalet aynı töz müdür?ayrı tözler mi?

Değerli arkadaşım bu soruyu yerinde sormuş. Evet Adalet eşitlik veya denklik değildir. Ama şöyle düşünmekte yarar vardır. Diyelim ki insanların elinde en iyi HAK olarak yalnızca 2 adet hak olsun başka bir hak olmasın insaların elinde, işte burada Her insanın bu 2 haktan yararlanma haklarını hangi kavramla anacaksınız. Biz eğer insana yakışan tüm imkanları, durumları, halleri, hakları bilir isek sonuçta herkesin bu haklara ulaşmasını EŞİTLİK VEYA ADALET kavramı ile anmak zorundayız. Yani nereye varırsanız varın en yüce HAZZA ülkede bir veya iki kişi ulaşabilirken diğer insanlar ulaşamıyorsa adaletin yokluğundan bahsedilir. İnsana yakışan hakkın ne olduğu sorunu başka onun her insana tanınması sorunu başkadır. İnsana hangi hakkın da verilmesi gerektiği inasanın BİLGİ ALANIYLA İLİM ALANIYLA İLGİLİ BİR MEVZUDUR VE sürekli bir değişim gösterir. Diyelim ki insanların yalnızca BİR ELMA AĞACINDAN YEME HAKLARI OLDUĞU İLKEL BİR TOPLUM DÜŞÜNELİM ...İŞTE burada en yüce istek elbette ki insana en yakışan olarak bu elmadan yemek olacaktır. O elmadan yalnızca Efendi yiyor ise işte EŞİTLİK yani ADALET KALKMIŞTIR...Şimdi yalnızca elma yemek gibi en üstün bir hazza ulaşma imkanı olan devirdeki insanları düşünür isek ve bugünkü hazlara ulaşabilen insanlarla kıyaslar isek bu sefer İLKEL DÖNEMİN İNSANLARINI ADALETSİZ olarak yargılamak zorundayız. Ama o insanlardan her biri yalnızca elma yiyerek Adaleti yani eşitliği sağladılar...Ama bugünün imkanları insanların ulaşabildikleri ile kıyaslar isek Adaletsizdiler diyeceğiz çünkü yalnızca elma yeme HAKLARI vardı. Evet yalnızca elma yemek tek varlıkları idi ama ona eşit bir şekilde her biri ulaşmışsa orda adalet vardır.....EN NİHAYET SONUÇ İNSANIN ULAŞMIŞ OLDUĞU EN YÜCE DEĞERLERE HER İNSAN EŞİT BİR ŞEKİLDE ULAŞMA HAKKINA SAHİP İSE ORDA ADALET VARDIR. İnsanlık bu devirde uzaya çıkıyor iken bir kısım insanlar bu en yüce değerden yararlanma hakkına sahip değil ise orda adalet yoktur....KISACA ADALET EN YÜCE DEĞERLERE EŞİT BİR ŞEKİLDE ULAŞMA İMKANINA SAHİPLİKTİR.Not: En yüce değer kavramı artık Evrensel Değerler veya İnsan hakları kavramlarıyla da ifade edilebilmektedir.Sevgiler
 
Adalet, bir zamanlar teklifin konusuydu; şimdi talep bile edilemez durumda. Bugün adalet'ten söz etmek, bir mit'ten, bir hurafe'den, içi boş, sözde bir kavramdan söz etmek gibi görülüyor; tıpkı 'insan' gibi, 'insanlık' gibi.


Nedir insan? Sözgelimi 'insan' gösterilebilir mi?


Kimsenin kuşkusu olmasın ki bu soruya umumiyetle 'Hayır!' cevabı verilecek ve modernler bize 'insan' sözcüğünün dilde, 'insan' kavramının ise zihinde var olduğunu söylemekle şişineceklerdir. Varolan sadece "bu insan"dır, Ahmet'tir, Mehmet'tir, Leyla'dır, Hülya'dır ve fakat aslâ 'insan' değildir. İnsan'ı gör(e)meyen bu zihinsel duruşun durduğu noktadan elbette 'insanlık' görülemez. Bu insan'ın olduğu yerde 'insan', insan'ın olduğu yerdeyse 'insanlık' görülemiyor. İşte sırf bu yüzdendir ki 'insanlıksız' bir dünyada ister istemez "bu insan" da gerçek anlamıyla fark edilemiyor.


İnsanlık fark edilemiyorsa, bizler adalet'ten nasıl söz edebiliriz? Adalet'i mümkün kılan, adalet üzerine konuşmamıza imkân veren de insan'ın özü, yani 'insanlık' değil midir?

İnsanın özü farkedilmediği sürece, adalet'in de özü farkedilemez! Bir diğer deyişle adalet'i mümkün kılan öncelikle 'insanlık'tır; sonra 'insan', en son da 'bu insan'.


"Bu insan"ların toplamına verilen ad "insanlar"dır; 'insan' veya insanlık' değil! Adaletin özü, bu insan'ın farkedişine bırakılamaz; Hz. İnsan'ın ortaya çıkışını beklemek gerekir. Çünkü Hz. İnsan ortada olmadıkça adalet de ortada olamaz. Adaletin ikamesi Hz. İnsan'ın varlığına bağlıdır; zira Hz. İnsan olmayı başaramadıkça, âdil olmayı da başaramayız. Bu bakımdan yerkürenin sakinleri önce 'insanlık'ı farketmek, sonra insanlık nokta-i nazarından insan'ı tanımlamak, en nihayet bu tanımdan hareketle "bu insan"a, yani "insanlar"a adaleti teklif etmek imkânı bulabilirler.

Adalet'in elbette ahlâkî, hukukî, siyasî, iktisadî yönleri vardır; burası doğru! Ancak hepsinden evvel adalet, metafiziğe ilişkin bir kavramdır. 'İnsanlık' ile 'adalet' arasındaki bağa işaret etmem de başka bir şeyden değil, bu ilkeden kaynaklanıyor; yani sözkonusu olan metafizik temelli bir adalettir. Çünkü 'insanlık'ı temellendiren bilim ilk felsefe'dir (metafizik/hikmet-i ilahiye); insan'ı tanımlayan bilim fiziktir (hikmet-i tabiiye), "bu insan'ı araştıran ethik (tehzib-i ahlâk) iken, "insanlar"ı da hukuk, iktisad ve siyaset (tedbir-i menzil ve siyaset-i medeniye) bilimleri kendisine konu edinir.

Kadim siyaset felsefesinin Osmanlı'da tekemmül etmiş şekli "Adalet Dairesi" ile temsil edilir. Çünkü zulm ü cevr bir yokluktur; adaletin yokluğu... Önce varlık/varolan bilinmeli, sonra yokluk varlığa nisbetle tanımlanmalı. Bu bakımdan "bir şeyi yerli yerine koymak" anlamına gelen adalet'i tanımlayabilmeliyiz ki ardından "bir şeyi yerli yerine koymamak" anlamına gelen zulm ü cevri de tanımlayabilelim.


AAdalet bir sonuçtur; sonuçların sonucu. Bu sonucun ortaya çıkmasında cihan "maddî neden/material cause", devlet "sûrî neden/formel cause", padişah-ı âlem "fâil neden/efficient cause", salâh-ı cihan ise "gaî neden/final cause"dir. Arada ise hukukî, siyasî, askerî, iktisadî, ictimaî kuvvetler rol oynar. Hepsinin yerini bilmesi, yani olmaları gereken yerde bulunmaları adalet'le, aksi ise zulüm'le sonuçlanır.


Şimdi sözü uzatmadan Osmanlı siyaset sisteminin en üst açıklamalarından biri olan Adalet Dairesi'ni görelim:


1) Adl'dir mucib-i salâh-ı cihan (gaî neden)
2) Cihan bir bağdır, divarı devlet (maddî ve sûrî neden)
3) Devletin nâzımı şeriattır (hukukî güç)
4) Şeriata olamaz hiç hâris illâ mülk (siyasî güç)
5) Mülk zabteylemez illâ leşker (askerî güç)
6) Leşkeri cemedemez illâ mal (iktisadî güç)
7) Malı cemeyleyen raiyettir (ictimaî güç)
Raiyeti kul eder padişah-ı âleme adl. (fail neden)


Bir dairenin içinde yer alan bu tanımlar birbiri ardısıra okunmalı ve son satıra gelindiği an tekrar ilk satıra dönülmeli. Mümkün olsaydı da en üste Adalet'i, onun tam altına gelecek şekilde Mülk'ü yerleştirebilseydik. Bu durumda Mülk ile Adalet birbirinden ayrı düşünülemeyen iki kavram olarak yerlerini alır ve Adalet ile Mülk arasında cihan, devlet ve hukukun, Mülk ile Adalet arasında da yine sırasıyla askerî, iktisadî ve ictimaî güçlerin yer aldığı daha açık bir biçimde görülebilirdi.


"İnsan medeniyyun bi't-tab'dır/sosyal bir canlıdır" hükmünün köklü bir yorumundan ibaret olan Adalet Dairesi'nin anlamını kısaca şöyle açıklayabiliriz:

1) Adalet dünya barışının temelidir.
2) Cihan bağının sınırlarını devlet belirler.
3) İşbu devlet duvarını inşa edecek, devlete nizam verecek olan hukuktur.
4) Siyasî güç olmaksızın hukuk, fonksiyonlarını (yaptırımlarını) icra edemez.
5) Siyasî gücü askeriye korur.
6) Askerî gücün yaşamasını iktisad sağlar.
7) İktisadî gücü halk temin eder.
Halkın birliğini sağlayacak olan ise adalettir.

1) Adalet dünya barışının temelidir.
2) ...
RıFaT
 
sizlerinde tanıdığını düşündüğüm PROF.DR Cahit CAN hocamızın değimi ile hukuk felsefesi ve sosyolojisi olmayan bir hukuk dalı boş bir kutu gibidir..bir inşaatın temeli demişti hocamız ilk çağlardan günümüze gelinceye kadar insanların adalet eşitlik kavramları anlatılıyo yapılan tanımlar hep aynı güünümüzde de aynı uygula alanına gelindiğinde ise çok değişim göstermektedir. sizce hukuk felsefesi ve sosyolojisi hukuk kurallarının düzenlenmesinde ve uygulanmasında yeri nedir_?
erkanparay

bilimlerin bilimi felsefeden ilk ayrılan matematik olmuş onu hukuk izlemıştır.
zaten büyük hukukçular metamatikciydiler.
ayrılmaz parçadır hukuk da felsefe içinde.
isterim ki universitelerde ana ders olarak okutulsun felsefe.
RECHTSANWALT GÜNGÖR

 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar
adalet güçle sağlanır bunu birisi yorumlasın lütfen
Gönderen alican er on Tuesday, 21 April 2009 at 12:28


 1 
Sayfa 1 / 1 ( 1 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: ADALET MÜLKÜN TEMELİ Mİ? ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

Kısa Kısa
Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
 
left
Top! Top!
right