|
Sol, Kapitalizm ve AB Bilindiği gibi, Türkiye'de 1980 darbesiyle başlayan sürecin meşruiyetini sağlayan neoliberal entelektüel hegemonya yaygın bir düşünsel tahribatı da beraberinde getirmiştir. Bugün Türkiye'nin gündeminde olan hiçbir konu ya da sorun yoktur ki spekülasyonlara kurban olmasın, ard niyetli manüpülasyonlara araç edilmesin. Gelinen noktada, hangi sınıflamayı kullanırsak kullanalım, toplumdaki tüm sınıf, katman, cemaat ya da zümrede hâkim olan yüzeysellik ve basitliğin farklı derecelerde de olsa, prim yapar hale gelmesidir. Bu durum, tüm ard niyetli spekülasyon ve manüpülasyonlara uygun ortamı sağlamakta, bu tarzı yeniden üretmekte ve bu tarz ile biçimlenen karşılıklı etkileşim, kendi dinamiğiyle gündemi de belirler hale gelmektedir. En can alıcı konuların, birkaç gün içinde parlayıp söndüğü, yerini bir yenisine aynı akıbete uğramak üzere bıraktığı böyle bir ortamda, yüzeysel ve basit bir tarzla gündeme gelen konular, sürekli ve takibi zor bir hızla üretilmeleri nedeniyle gündemi ve dolayısıyla insanların dünyalarını aynı hız ve yüzeysellikle etkilemekte ve algılamaları da esas olarak bu hız ve süreklilik belirlerken, toplumsal ve bireysel hafızanın tahribi hızla artmaktadır. Böyle bir ortam "önemli" konulan sıradanlaştırıp önemsizleştirirken, önemsiz" olanları gündemi belirler hale getirerek, tüm inanç, tepki, ye bunların ifade ediliş tarzları da geçerli olan yüzeysellikten nasibini alarak hızla değişebilmektedir. Sağda ve solda AB'ye ilişkin yapılan tartışmalarda da bu genel durumun yansımalarını görmek mümkündür. AB tarafları olan ve bunu topluma dikte etmeye çalışan sermaye ya da temsilcilerinin bu tavırları net ve anlaşılır bir durumdur. Çıkarları bu entegrasyonda yatmaktadır. Bu bağlamda sorunun sol içi tartışmalarda, "AB 'ye katılmaktan yana olanlarla AB Karşıtları" olarak ortaya konulmasıyla zaten yanlış bir yerden ya da yanlış bir sorudan hareket edilmektedir. Geniş ve bu anlamda zengin bir tartışma alanının bu ikilemle sınırlanmış olarak ele alınması sol açısından tartışmayı fakirleştirip, kısırlaştırırken yeni ve gereksiz ayrılıklara yol açmaktadır. Bu pozisyonların toplumsal yansımaları ve kendilerini ifade etme biçimleri görünürde karmaşıkmış gibi durmakla beraber, esasen net bir durumdur. AB’ye karşı olmak, kapitalizme karşı olmanın bu bağlamdaki iradesidir, kapitalizmle bir sorununuz yoksa AB karşıtlığı ancak milliyetçilikten faşizme uzanan bir çizgide anlam kazanır. Türkiye'de yaşayan insanların çoğunluğunun refaha ulaşacaklarını düşünerek AB'ye girmeyi istiyor olması, sol için kendi başına bir argüman olmamalıdır. Böyle bir isteğin hangi koşullarda oluştuğu ya da oluşturulduğu ve AB'nin taleplerinin niteliği göz önüne alındığında soldan bakan birinin yapması gereken bu durumu deşifre etmek, anlaşılır kılmak olmalıdır. Katılım Ortaklığı Belgesi'nde (KOB), tartışma yaratan koşullar Kopenhag Şartları olarak tanımlanan demokratikleşme ve insan hakları konularıyla, Kıbrıs, Ermeni soykırımı ve benzeri konularda yerine getirilmesi gereken koşullarla ilgiliydi ve tartışma sadece taraflar arasında değil, Türkiye'de farklı kesimler arasında da yaygın olarak aynı konular etrafında devam ediyor. Bu tartışmalarda karşı karşıya gelen iki temel argüman ulusal perspektiften bakanlarca "ulusal çıkar”, liberaller ve sosyalistlerin bir kısmı tarafından "demokratikleşme” olarak ileri sürülmektedir. Türkiye'nin KOB'da ileri sürülen söz konusu koşulları yerine getirmesi ilk yaklaşıma göre ulusal çıkarlara karşı iken diğer yaklaşıma göre ise Türkiye'nin demokratikleşmesinin yolunu açacak bir süreç olarak değerlendirilmektedir. Tartışmaların bu eksende sıkışıp kalmaması için KOB'un diğer koşullarının göz önüne alınması gerekmektedir. Kopenhag Kriterlerinin yanında yerine getirilmesi gereken koşullar, esas itibarıyla Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararası kurumların yapısal uyum politikalarına uyumu zorunlu görmektedir. Bu perspektiften bakıldığında neo-liberal politikaların uygulanma koşulları ve sonuçlarının "sivil toplum” , “demokrasi" gibi kavramlarla ne kadar uyumlu olduğunun yaşanan deneyimler göz önüne alınarak değerlendirilmesi önem kazanmaktadır. Çünkü KOB 'un diğer koşullarını da göz önüne alacak bir değerlendirmede AB-Türkiye ilişkisinin asimetrik yapısı ve dayandığı kapitalist rasyonel mantığın bütünselliğini görmek mümkün olacaktır. Kapitalist rasyonele içkin olan eşitsizlik motifi bütünselliğin her düzeyinde geçerlidir. Örneğin, emeğin serbest dolaşımının dışlandığı bu entegrasyon biçiminde, AB'nin "beşeri sermayenizi' geliştirin şartı, vasıflı emeğin dolaşımının önünün açılmasına dönük düzenlemelerde gerçek anlamını bulmaktadır. Bir diğer şart özelleştirme politikalarının tamamlanmasıdır. Özelleştirme politikalarının katılımı dışlayan anti demokratik niteliği göz önüne alındığında demokratikleşme taleplerinin gerçekte bir anlam ifade etmediği de ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda solda AB 'ne demokratikleşme gerekçesiyle sıcak bakanların aynı zamanda katılım ortaklığının şartı olan özelleştirme uygulamalarına karşı çıkmalarıyla ortaya çıkan tablo karşısında "demokrasi" konusunda bir kez daha düşünmeleri gerekmektedir. Türkiye'de bir biçimde “sol" da olup AB ye katılmaktan yana olanlar, kapitalizmle yeniden yüzleşmeden, tavırlarını anlamlı kılmaya çalıştıkları sürece, sol ile ilgileri gittikçe flulaşmakta, kaybolmaktadır. Üstelik bu pozisyonu güçlendirmek ya da meşruiyet sağlamak adına ileri sürdükleri gerekçeler uzun bir süredir Dünya'da ve Türkiye'de hüküm sürmekte olan liberal entelektüel hegemonyanın gerekçelerinden farklılaşmamakta, nihai olarak paralel bir dil ortaya çıkmaktadır. Bu dili kullananların AB taraftarlığını gerekçelendirirken referans aldıkları, sığındıkları tek kavram "değişme/dönüşüm"dür. Neo-liberal jargonun en temel dayanağı olan "değişme/dönüşüm", sosyolojik içeriği olmayan, toplumsal değişme kavramıyla uzaktan bile bir ilişkisi bulunmayan bir kavram çiftidir. Son dönemlerde değişim/dönüşüm kavramlarını kullanarak prim yapan kerameti kendinden menkul “sosyologların” mebzul miktarda oluşu kavramlar arasındaki bilimsellik-fırsatçılık referansının "fark edilmesini" zorlaştırmaktadır. Değişim/dönüşüm kavramlarının bu içeriğiyle kullanılması bir yönüyle yüzeysellik ve basitliğin ifadesi olarak karşımıza çıkmakta diğer yönüyle de söz konusu yüzeysellik ve basitliği besleyen, meşru kılan sözde "bilimsel" bir dayanak olmaktadır. Bu kavram çiftinin sadece ideolojik hâkimiyet kurmak için uzun süredir dillere pelesenk olması soruna gerçekten sol'dan bakan birinin gözden kaçırmaması gereken önemli bir durumdur. Entelektüel ideolojik hegemonya altında neredeyse bir fetiş haline gelen değişim/dönüşüm kavram çiftinin ifadesini bulduğu süreç toplumsal bir omurgasızlaşmadır. Omurgasızlaşmanın getirdiği en somut durum ise mevcut yüzeysellik içinde ne zaman kiminle ya da kimlerle yan yana düşeceğinizin belirli olmaması, olamamasıdır. Bu yüzeyselliğin sürekli devinimini değişme diye okuyan "solcular'" isteseler de istemeseler de, esasa dair soru sormadıkları ya da vazgeçtikleri için, AB karşıtı pozisyonlarını bu çerçevede, kapitalist sermaye birikim sürecinin farklılaşan ve sürekli kalan mekanizmalarına dönük sorularla, anlama çabalarıyla biçimlendiren solcuları "muhafazakâr", "statükocu" gibi sıfatlarla tanımlama yüzeyselliğine düşmektedirler. Böyle bir perspektif ister istemez solun temel kategorisi olan “sınıf” kavramının gündemden çıkarılmasına, kullanılmamasına, bir biçimde kullanılmak zorunda kalındığında ise mahcubiyet içeren ek tanımlamalarla beraber kullanılmasına yol açmaktadır. AB konusuna endeksli bir biçimde sürdürülen tartışmayla beraber solda süren tartışmalarda muhafazakârlığın ya da statükoculuğun karşılık bulduğu durumlar olduğunu da ifade etmek gerekmektedir. Dikkat edilmesi gereken husus, kavramlara yüklenilen anlamlar değiştikçe muhafazakar olma yada olmama pozisyonlarının da terse dönebileceğidir. Örneğin DTÖ, IMF, DB gibi kurum ya da kuruluşların, ÇUŞ'ların ve bunların temsil ettiği ya da bunları temsil eden güç ağlarının dünya genelinde kapitalizmin "muhafazasına" dönük tek doğru olarak ileri sürdükleri neo-liberal politika ve yapılanmaların AB 'nin önerileriyle paralellik ve/veya aynılıkları bu kadar açık ve belirginken soldan AB 'ye girme taraftarları kendi pozisyonlarını bu durum karşısında nasıl gerekçelendirebilmektedirler? Tarih, demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi durum ya da ilişkilerin yukarıdan aşağıya gerçekleştirilmesinin mümkün olmadığını herkese öğretmiştir. Türkiye'de yaşayan insanlar için yakın tarihteki örnekler düşünüldüğünde, bu durum çok daha açıktır. AB 'ye girme taraftarları, haklı gerekçelerle eleştirdikleri bu tepeden inmeci tavrı AB üzerinden kendileri savunur duruma düşmektedirler. Bu durumun nedeni, söz konusu yaklaşımların sorunu değerlendirirken genel olarak AB'nin, nasıl bir yapı ve ilişkiye sahip olduğu ve ne yönde dönüştüğünü sorgulamayan bir kabulden hareket etmeleri, Türkiye'deki mevcut yapı ve ilişkileri ise sadece "resmi ideoloji" referansıyla okumalarıdır. Buradaki sorun, resmi ideolojinin hareket alanını tanımlayan egemen ideolojinin (kapitalizm), analize dâhil edilmemesidir. Resmi ideoloji referanslı bir okuma, kendiliğinden sorunu sivil toplum-devlet ikilemine taşımakta ve AB, sivil toplumun ve demokrasinin garantörü olarak algılanmaktadır. AB konusunda soldan bir pozisyon alınması söz konusu olduğunda bu, herhangi bir pozisyon alış değil, hayata bakışla ilgili bir tavır olmalıdır. AB'ye karşı olmak dendiğinde bu tek başına Türkiye-AB ilişkisi açısından girilen bir muhasebe olmamalı, kapitalizm karşıtlığı her düzeyde ifadesini bulmalıdır. Elbette kapitalizm karşıtlığı bir hareket noktasına işaret etmektedir. Önemli olan bu karşıtlığı gündelik hayata yansıtabilmek, tercüme edebilmek ve anlatabilmektir. Mehmet TURKAY-AB TÜRKİYE Yeni Hayat Kütüphanesi- 2003 s:22-27 |