left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Dr.Hikmet Kıvılcımlı arrow "Türkiye'de Kapitalizmin Gelişimi"nden
Saturday, 19 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
"Türkiye'de Kapitalizmin Gelişimi"nden Yazdır E-posta
Yazar Dr. Hikmet Kıvılcımlı   
Tuesday, 11 October 2005

TÜRKİYE VE ATATÜRK


Cumhuriyet çağında kapitalizm gelişim karakteristiğini bize en iyi anlatanlar, ekonomi politiğe en az önem veren edebiyatçılarımız olmuştur. Birinci Cihan Savaşı kadar süren Milli Kurtuluş Savaşından sonra Türkiye duman tüten bir yangın yerine dönmüştü. Yalnız Ankara için yazılan şu satırlar, Bolu, Zonguldak, Yozgat ve hattâ Kayseri için de doğru sayılan açıklamadır :

"Vilâyetin bütün çift toprakları bir kaç ermeni bankerin rehini altına girmiştir. Küçük esnaflıktan ve zanaatlerden ithalât - ihracat tüccarlığına, verimli ziraate kadar bütün milli ekonomi hristiyanların tekeli altında idi. Türkler : rençber, asker, memur, vakıfçı ve derebeyi idiler." "Hıristiyan halkı tasfiye etmekle, memleket ekonomisini köklerinden sökmüştük. Heryerde bağlar bozulmakta, zeytinler yabânileşmekte veya kesilmekte, balık avcılığı ölmekte, çarşılar kapalı durmakta idi." "Ermeni tehciri sırasında Anadolu şehir ve kasabalarının oturulabilir mahallelerini yakmışlardı. İzmir'den Uşak'a doğru yalnız tüten harabeler ve yıkıntılar..." (Falih Rıfkı : Çankaya, s. 419) vardı. "Sıfıra inen vatan yoksullukların parasıyla yapılacaktı." (Keza, s. 420).

Bu nasıl olacaktı? Türkiye, tarihsel devrimlerden sonraki durumdaydı. Osman Gazi zamanındaki gibi yeniden fethedilmişti. Millet Fatih Kahraman gazilerin ardında ordulaşmıştı. Her şey baştaki ULU KİŞİ'lerden bekleniyordu. En büyük kahraman "Tek adam" Mustafa Kemal Paşaydı. "Sözüme dikkat ediniz. Atatürk bir büyük Türktür. O kadar büyük bir stratejidir." (Fâ. 450). Sırf tek insan kişi olarak onun da bir maddesi ve bir mânası vardı. Anlamca düşünüş ve davranışında ister istemez idealistti; dünyanın kültür üzerine oturduğuna inanıyor, dünyayı ancak kültürle değiştirme metoduna güveniyordu. Oysa : "Atatürk, bizim Harbiye'de yetişmiş olanlar gibi, ister istemez hafifçe kültürlü idi" (Fâlih Rıfkı : Çankaya, s. 612).

Gönülce, bütün Fâtih Gaziler gibi "Meclis" severdi. Gerçi "Elinin bir hayli sıkıca olduğunu söylemeden geçemem.", (Fâ., 543) Ama : "Bir gün barışmıyacağı hasım, bir bağışlamıyacağı suç yoktu." (Fâ., 560) "Atatürk kendini alaya alabilecek kadar ince görüşlü ve tatlı düşünüşlü idi." (Fâ., 483) Yeşilaycı değildi. Ahmet Rasim'in şu fıkrasından hoşlanırdı : "Bir eşeğin önüne bir kova su, bir kova rakı koysanız, hangisini içer? - Tabii, suyu. - Neden? - Eşekliğinden." İçilirken : "Uzakta bir işçi çocuğu bizi seyrediyordu. Atatürk : - Gel çocuğum buraya, dedi. - Bir eşeğin önüne bir kova su, bir kova rakı koysalar, hangisini içer?.. Çocuk önümüzdeki kadehlere bakarak : - Rakıyı efendim, demesin mi? Atatürk gülerek : - "Aman, neden olduğunu sormıyalım demişti." (Fâ., 519) Bu gibi SOFRA'lara hep bilginler de toplansa, her kültür eksiği giderilemezdi. "Paşa babasının tuttuğu Avrupalı mürebbiyeden anası karnında yabancı dil öğrenmemişti." Karlsbadda Fransızca hattı defteri vardı. Hoca düzeltmesinden geçmiş fransızca romanları olduğu göze çarpıyordu.. İşaretler, Atatürk'ün pek iyi konuşamadığı fransızcayı iyi anladığını gösterirdi. Almancaya pek merak etmemişti.. Fakat ölünceye kadar okuyarak kendi kendini tamamlamıştır." (Fâ. 612).

Sakarya savaşını lâmbayla izlediği odacığında Napolyonun heykeli vardı. "Peygamber Muhammed ve padişah Fâtih kumanda vasıflarına hayran oldukları arasında idi. (Fâ., 613) "Wells'in tarihi de onu türkçülerin tarih anlayışına ısındırmıştı... Yazı dilinde Edebiyat'ı Cedideden geri, Namık Kemal mektebine yakındı." (Fâ., 441, 442).

"Lider olarak Mustafa Kemal ve Hükümet Başkanı olarak İsmet Paşa : iyi fikirlerin yürümesi için herkese yardım etmeye hazırdılar. Ama, bu fikirlerin hepsini kendi kendilerine yaratamazlardı." (Keza, s. 380).

Gerçekçilik bu olmakla birlikte, sosyal-politik durum gibi, kahramanın mizacı ve üslûbu da "Fikirlerin hepsini kendi" yaratmak eğilimindeydi. Yukarıdan kültürle yeryüzünü düzeltme azmine örnek "Güneş Dil Teorisi" sona ererken, yenilgiyi kabul etmiyen şu sözlerdir : (Yazara dert yanar) "Dili bir çıkmaza saplamışızdır, dedi. Bırakırlar mı dili bu çıkmazda? Hayır. Ama ben de işi başkalarına bırakamam. Çıkmazdan biz kurtaracağız!" (Fâ., 452) "İyi fikir", "Kötü fikir" ayırdı bir yana, hiç bir işi başkasına bırakmamak için, en azından beden sağlığı ve ömür mucizeleri gerekirdi. Atatürk ise, bu iki bakımdan bile talihsizdir :

"Eskidenberi böbrek hastalığı çekmiş... 1919 da Samsun'a çıktığı zaman beş altı saatte bir sıcak banyo ile ancak rahat edebilecek.. durumdadır... 1924'te kalb krizi teşhisi konan bir göğüs ağrısı geçirmiş...1927 de bir enfarktüs krizi... Almanya'dan 2 profesör... Gece hayatına ve içkiye son vermek lâzımdı. İlk defa o yılın temmuzunda İstanbul'a gelen Atatürk eski yaşayışına devam etti." (Fâ., s. 460).

Bütün bunlar milletten kıskançca saklanmış, ancak ölümden sonra kısmen açıklanmıştı. Ama, kahramanın çevresini saranlar her şeyi iyi biliyorlar ve iyi sömürmeyi becermekten geri kalmıyorlardı. Şimdi haber veriyorlar : "Atatürk'ün eşsiz ve hayret verici sağduyusunu hayli zedeleyen hastalık buhranları.." (Fâ., 455) adım adım izleniyordu. "Yarım saat öncesi bile hâfızasından silinip gitmişti. Nihayet 56 yaşında idi." (Fâ., s. 463) Dolayısiyle "Eserini neticelendirmeye ömrü yetmedi." (Fâ., 455).


İNÖNÜ VE ÇAKMAK


"Eser" kimlerle yürüyecekti? İstiklâl Savaşının zafer üzerine parlayan ve büyük kahraman ölünceyedek sönmeyen "Teslis"inde Atatürk'ün gerisinde iki baş kutsallaştırılmıştı: İsmet Paşa (Sivil Hükûmet), Mareşal Fevzi Çakmak (Askeri güç). Ordu gibi Türkiye'nin biricik gerçek üstün gücüne rakipsiz başlık eden "Fevzi Paşa, 1919 yılı, Sivas'a niçin gelmişti?" "25 Kasımda Cafer İlhami beyin başkanlığında bir heyet, Amasya'dan Sivas'a gelmişti. Aralarında Fevzi Paşa (rahmetli Mareşal Fevzi Çakmak) da vardı. Müzakerelerimizin en hararetli bir gününde idi. Heyetin bu ansızın ziyaretine bir anlam verememiş olmakla beraber iyi de karşılamamıştık. Aynı gün ?Kâzım Karabekir Paşa, Fevzi Paşa ile konuşmuştu. Rahmetli Karabekir'in sonradan bana anlattığına göre, Fevzi Paşa, geliş sebeplerini şu cümlelerle açıklamış :

"- Mustafa Kemal ve Ali Fuat Paşalar muhteris ve menfaat düşkünüdürler. Yalnız sana istinad ediyorlar. Şunu iyi bil ki, eğer Mustafa Kemal Paşa başa geçerse, ilk işi seni imha etmek olacaktır. Bu hususta tanıdığım bâzı kimseler, hattâ en güvendiği İsmet bey (yâni İsmet İnönü) ile Samsunlu Şefik bey de bu kanaattedirler. Mustafa Kemal ve Fuat Paşaları derdest ve iyzâm (yakalayıp göndermek) vazifemdir. Kendilerini yakalayıp İstanbul'a götüreceğim. Sen mümanaat etme (karşı koyma.)

"Karabekir Paşa, bu sözlerden çok müteessir olmuştu. Milletin kurtuluşu uğrunda her tehlikeyi göze alarak ortaya atılan arkadaşlarının tutuklanmasına razı olamıyacağını, bu gibi tahribat ile uğraşılarak Türk milletinin ölümünü çabuklaştırmaktansa, kendisinin de bir an önce Anadolu'ya gelip saflarımızda yer almasını rica etmiş ve paşayı iknaa muvaffak olmuştu. Fevzi Paşa vaziyeti anlamış, verilen vazifeyi yerine getirmekten vaz geçmiş ve bizimle de konuştuktan sonra İstanbul'a dönmüştü." (General Ali Fuat Cebesoy : Milli Mücadele Hâtıraları, c. l, s. 250, İst. 1953).

Bilindiği gibi Fevzi ve İsmet Paşaların o zamanki kehanetlerine göre : Karabekir ve Fuat Paşalar zafer üzerine politika alanında "imha" edildiler : yerlerini İsmet ve Fevzi Paşalar aldılar. Fevzi Paşa, Atatürk sağ kaldıkça gedikli Genel Kurmay Başkanı kaldı. Davranışları tam bir Osmanlı Paşası davranışıydı. Dış politikada şöyle göründü : "Meselâ, Müşir Fevzi Paşaya Bakü'yü vaad etseler ve bu vaad üzerine aleyhimize bir ittifak arasalar, Fevzi Paşa bunu reddetmez." (Fâ., 668). İç politikada Paşanın Çakmak'lığı başka türlü olmadı. Atatürk'ün : "Hiç şüphesiz, Genel Kurmay gibi, kipert paftalarını Türkiye'de sattırmamak da aklından geçmezdi." (Fâ. 495). Ama Çakmak Paşanın aklından çok daha ilginç biçimli memlekette "Kuş uçurtmama"lar dolaşırdı : "İzmit körfezinde kuş uçurtmayan Genel Kurmay Başkanı : "- Pekâlâ pekâlâ, bir gün Yalova'nın 5 kilometre berisine bir top koyarım. Meseleyi hallederim" demişti." (Fâ., 494).

Atatürk'ün "alter ergo"su (ikinci benliği) İsmet Paşaydı. Kahramanın ölümünden önce değişmez başvekildi, ölümünden sonra "değişmez şef" oldu. "İsmet Paşa hiç bir zaman ihtilâlci olmamıştır... Atatürk onu arayıp bulmasaydı, onun kendi normal meslek hayatı içinde ne olacaksa onu olup ömrünü öyle tamamlıyacağına hükmetmek doğru olur." (Fâ., s. 471). "O bir nizam adamı, hiyerarşi adamı idi." (Fâ., s. 472). Milli Kurtuluş Hareketi bütün kahramanları sürüklemeseydi, ne olacağını İsmet Paşanın kendisinden başka hiç kimse daha iyi anlatmamıştır. Mütareke yılı Zeyrek'te, Kâzım Karabekir Paşanın ağabeysine ait bahçede karamsarlaşırken şöyle demişti : "Gördün mü Kâzım... Hiç umudum kalmadı. Köylü olalım. Askerlikten istifa edelim. Senin kaç liran var? Birleşelim. Kâzım ağa, İsmet ağa olalım. Çiftlikte hayatımızı sürükleyelim." (Kâzım Karabekir; İstiklâl Harbimiz, s. 7).

Atatürk kişinin başlıca "Devrim"lerini yürütecek kişi bu idi : "Hiç bir zaman devrimci olmamış", "Düzen" (Türkiye'de o zaman var olan prekapitalist sermaye temelli yabancı finans kapital düzeni ve "Hiyerarşi" Daha çok derebeyiliğe has rütbe ve mevki basamaklarına uyuş) adamı, Anadolu'da Bâbil çağından beri yaşaya gelen ağalardan biri "İsmet Ağa!.."

Osmanlı geleneğinden beri paşalarımızı "Toprak çekiyordu : Atatürk te, hemen zafer ertesi, Silifke'de Bodosaki'nin çiftliğini, mütegallibeye kaptırmamak için, genç bir gazeteciyi aracı yaparak ihaleyle satın aldı. (Milliyet, 1965, Nisan, makale). Ve her ilde örnek çiftlikleri kurmuştu. En "insanüstü" kişiler de, en son duruşmada, Hazreti Muhammed'in dediği gibi : "Mâ ene illâ beşerün misliküm : Ben de sizin gibi insandan başka bir şey değilim" derlerdi.


ATATÜRK'Ü ÖLDÜREN NEDENLER


Türkiye'nin son yarım yüzyılına kişiliklerinin damgasını vurmuş görünen iki kahramandan birinin "İhtilâlci", ötekisinin "Nizamcı" karakterleri bu bakımdan birbirini tamamladı ve sosyal eğilimde ortak yanlarını kaynaştırdı. "Ulu önder", gene tarihsel devrimler geleneğine dayanarak, karşısına çıkabilecek herkesi, önce acı güç kullanamıyacak "sivil" durumuna soktu : "Kuvayı Milliye zamanı uzaktan yakından politikayla temas eden ne kadar kumandan ve subay varsa, yaverlerine kadar, hepsi sivil olmuşlar ve çoğu meclise katılmışlardır." (Fâ.; s. 345). Burada kişi kaprisi değil, enkonsiyanın etkisi gibi derinlere işlemiş sosyal eğilim kendine yol açıyordu. Netekim, kadim Pers Devletinden beri yerleşik olan : Askeri-sivil güçleri bölme tekniğine uygunca, Atatürk, hemen bütün devlet işlerinden "Yüce Hakem" rolüne çekildi : "Yalnız. dış politikaya devamlı bir ilgi göstermiştir. Bunun dışında Hükümet İsmet Paşaya, Ordu Fevzi Paşaya emanetti. Bazı meselelerde şikâyet ve tenkitler üzerinde müdahaleler yapmak ve hakem rolünü oynamaktan başka Hükümet işleriyle pek yorulmazdı." (Fâ., s. 350). "Hükûmet işleriyle pek baş ağrıtmamıştır. Bütün inkılâplar Atatürk' ündür. Dış politika, bâzı bayındırlık (imar) işleri, Orman Çiftliği, Yalova, Florya vs. gibi... Bir de dil ve tarih dâvalariyle uğraştı." (Fâ., s. 472).

En basit dil işinde : "İşi başkalarına bırakamam" diyen Atatürk mizacında bir insanın tümüyle devlet işini başkalarına bırakması kahredici sosyal determinizm dendi. Varolan sosyal "DÜZEN"e ve "HİYERARŞİ"ye kart blanş verilmezse yaşanmazdı. "O bir kuru kabadayı değildi. İnsanın kendisini boşuna harcamasından topluluğun bir şey kazanamıyacağını pek iyi anlayanlardandı." (Fâ., 508) deniyor. Doğrusu bunun tersidir : Atatürk kendini yazık ki harcamıştır. Harcayışının sebebi, dilediğini yapamamasıdır. Kızkardeşi Makbule hanıma gazeteci soruyor : "Büyük Atatürk birçok işler yapmış... Acaba, bunların içinde hangisi kendisi için daha mühimdi?" Hanım, düşünmeye lüzum görmeden şu cevabı verdi : "- Hiçbirini ötekine tercih etmiyordu... Daha doğrusu onlardan hiç birini dilediği çapta kabul etmiyordu. Daha çok şeyler yapmak, daha büyük inkılâplar yaratmak niyetindeydi..." (Milliyet, 16 Kasım 1955 : Ağabeyim Mustafa Kemal no : 7). Şimdi gericilerin ağzına sakız edilen Atatürkün içkiciliğini gözönüne getirelim. Her keyif veren zehir : hayat baskısına enkonsiyan protestoda bulunmak için taksitle intihar etmektir. Atatürk'ü içki intiharına götüren içgüdü ne idi? "Daha büyük inkılâplar yaratmak niyeti"ni gerçekleştirememek baskısı. Bay Fâlih'in kendisi yazıyor : "Savaş ve devrim günlerinde, meseleler konuşulduğu sıralarda hiç içmez veya pek az içerdi." (Fâ., 493). Demek Ata'yı içkiye sardıran şey, "Kendini boşuna harcaması" : dileğine rağmen "Daha çok şeyler" yapamıyacak ortamda kıvranmasıydı.

Sosyal sınıf eğilimleri önünde tek kişinin trajedisiydi bu. Ne kadar ULU olursa olsun, ergeç, kişinin rolü sosyal sınıfların etkisiyle yönetiliyor, yahut eziliyordu. Düşünce ve sınıf alanından iki canlı örnek :

Atatürk ve düşünceleri : "Uzun gecelerde, arasıra bir takım düşüncelerini dikte ettirmek Atatürk'ün âdetiydi. Kalabalık arasında : "- Bunları gazetene koyarsın" derdi. Pek çok defa bu diktelerde bir "Dikişsizlik", bir "Gelişi güzellik" olduğu için, biz notları ertesi gün kaybederdik. Kendisine söylediğimizde : "- İyi ettiniz. Zaten mesele vakit geçirmektedir." derdi." (Fâ., 473) deniyor. Yapacak o kadar çok şeyi bulunan kimse, vakti boşuna geçirmek istermiydi? Fakat, işte, sofrasında ün alan bir kapıkulu gazeteci bile, Atatürk'ün düşüncelerini sansür edebiliyordu. Atanın "Dikişsiz" sayılan düşünceleri nelermiş? Gerçekten öyle bile olsalar, onları o hâle getiren kimlerdi?

Atatürk ve sosyal sınıf ilişkileri : Yazar soruyor : "Etrafındaki bu adam ve seviye karışıklığının sebebi ne? Bir akşam, yanındaki hanıma sofrasındaki bir dâvetliyi göstererek : "- Bu adamın ne bayağı olduğunu bilmezsiniz! " demişti. Hanım şaşırarak : " Aman Paşacığım, öyleyse, ne diye sofranıza alıyorsunuz?" demesi üzerine : "- Ha, işte... Onu da sen bilmezsin, kızım." cevabını vermişti. Bu devrin, kendisine eski komitekâri taktiklerden faydalanmak zaruretlerini duyuran hususiyetlerden gelir." (Fâ., 354)... Yâni, hanımcağız insanüstü kahramanın çevresini dileğince yaratıp yokedebileceğini sanıyordu. Kahraman ise, sosyal ilişkilerden nasıl bağımsız kalınmıyacağını anlatıyordu. Kişi olarak Atatürk, bütün tiksintilerine rağmen, içine düştüğü veya içine işlemiş çevre sınıf insanlarını kontrol altına alamıyordu.


"ZİNDE KUVVETLER"

1917 yılındanberi insanlığın önüne iki yol çıkıyordu : 1- Kapitalizm, 2 - Sosyalizm... İkisi ortası gelişen geri ülkeler için, varılacak yol bu iki rahmetten biriydi. İnsanlık 7 bin yıl önce ilkel sosyalizmi bırakmış, yedi bin yıl sonra yeniden ele almıştı. Türkiye hangi yolu tutacaktı? F.R. Atay diyor ki : "Ben Rusya'ya gidip geldikçe, daha çabuk vardırıcı halk ve gençlik eğitimi metodları olduğunu yetkili arkadaşlara anlatamıyordum." (Fâ., 415). Demek o zaman sosyalist metod yolu kapanıktı. Kapitalist metodun bizdeki en az yarım yüzyıllık uygulanışı ise, ister istemez, modern finans kapitalle kaynaşık tefecibezirgân düzeninin spekülâsyonu ve vurgunculuğu olacaktı. Çünkü : "Türkiye'de sermaye yoktu, sermaye simsarları vardı." (Fâ., 421). deniyor. Biliyoruz : "Sermaye simsarı" da bir kapitalisttir. Şimdiki görevi Batı finans kapitaline simsarlık olduğu için "Kökü dışarıda"; yedibin yıldanberi tarihsel devrim kahramanlarını kollayıp yola getirdiği için "Kökü içeride""Devletçilik bir iktisadi meslek olarak değil, bir tarihi zaruret olarak doğmuştur." (Fâ., 421). Kurbağa nasıl suda yavrularsa, simsarlarımız da tıpkı öyle devletçilik sularında yavrulayacaklardı; sonra, palazlanınca "karaya" çıkacaklardı.

Kahramanın katına sokulabilenler iki tiptiler : 1 Şimdi "Zinde kuvvet" adı verilen "Aydınlar"; 2 - Şimdi "Özel sermaye" sayılan bay Fâlih'in "Simsarlar"ı.

1 - AYDINLAR (ZİNDE KUVVETLER), umulabildiğinden daha aşırıca kişiliksiz kapıkullarından seçilmişlerdi. Bay Fâlih'e göre, Atatürk "bütün baltalamaları halktan değil, aydınlardan görmüştür." (Fâ., 407) Onun için hepsiyle dama paytağı gibi oynadı. Ecnebi şirketleri devletleştiren, keli kızınca adam asar görünen Ali Çetinkaya İstiklâl Mahkemesinin yavuz başkanıydı. "Afyon, Ali bey Bayındırlık Bakanı olduğu vakit, birinci işi minaresiz kubbe kilise kubbesi demektir, diye Yargıtay toplantı salonunun kubbesini yıktırmak olmuştur." (Fâ., 386) Öylesine keskin "bid'at" düşmanıydı. "Şapka giyerek İstiklâl Mahkemesine geldiği için "Vakit" muhabirini huzurundan koğan" da o idi. Atatürk taşrada "Şapka inkilâbı"nı yapıp Ankara'ya dönünce : "Ali beyde şapkasiyle karşılayıcılar arasında idi." (Fâ., 398). Nurettin Paşayı şapka giymediği için mahkemeye çeken de aynı Ali bey oldu.

Hükûmet kurma ve değiştirme işleri başka türlü geçmedi. 1924, Cumhuriyet balayı yılında, Batı liberalizminin inançlısı Fethi Okyar'dı. Ata : "Pek yakında İsmet Paşaya döneceğini bilerek Fethi Okyar'ı Başvekil yapmıştır." "Şeyh Sait isyanı ne kadar sürdü?" "Kendisine hiç bir önleyici tedbir aldırmak mümkün olmuyordu." "Bir akşam Atatürk'e davetliydik. Bir kaç oyun masası kurulmuştu. Hanımlı, efendili vakit geçiriyorduk. Fethi bey, ismet Paşa ayrı ayrı masalarda briç oynuyorlardı. Bir aralık yâver Atatürk'e bir şifre getirdi. Şeyh Sait isyanına ait son rapor... Bir cephe düşer gibi Şark düşüyordu. Atatürk yâvere usulca : "- Al bunu Fethi'ye götür", dedi... Fethi bey (Başbakanlıktan) düştü, İsmet Paşa geldi... Takrir'i sükun kanunu çıktı." (Fâ., 433).

Fethi bey zamanında Atatürk dipdiriydi. Arada kahraman öylesine tanrılaştırıldı ki, bilinç dışı halüsinasyon ve evham geçirdiği zaman dahi, en büyük politik aydın kişileri bir işaretiyle yıldırımlara çarptı. "Karaciğerini kemiren bir illet olduğunu bilmiyorduk... Hâfıza zayıflaması.. Sık sık burun kanamaları devri geldi. Daima yanında bulunan hekimlerin neden bu âraza dikkat etmediklerini, geçiştirdiklerini doğrusu hâlâ anlayamıyorum. Sonra kaşınmaları başladı. Pek müeddep bir efendi idi.. Atatürk kaşıntıya, hem de eğilerek bacaklarını kaşımaya dayanamıyordu. "- Bu evde göze görünmez kırmızı böcekler varmış" diye tutturmuştu. Kendisini teselli için aynı şüpheye düştüklerini söyliyenler olurdu. Hattâ bir seyahatte; evin baştan başa en tesirli ilâçlarla temizlenmesini emretti." (Fâ., 465). Kapıkulu çevre Fatih Sultan Mehmed'i de .böyle tapınçtan öldürmüştü. Tefeci-bezirgân simsarların ise - Cromwel'e yaptıkları gibi; mukadder sonuçtan başkasını bekledikleri yoktu. İşte o durumda Fethi beyle denenen girişkinlik İsmet Paşadan öcünü aldı.

İçerideki kıpırtı kurdun elmayı kemirmesine benziyordu. "İstanbul'daki Bomonti olmasa.. Bir türlü verimleşemiyen Orman Çiftliği Bira Fabrikasının büyük kazanç sağlıyacağı." (Fâ.) Devletçiliğimizin teziydi "Tekel Bakanlığı ve hükûmet bu fikirde değildir." (Fâ.) O da liberalizmimizdi. Bu iç sızıltı, dış fırsata dört elle sarıldı. İspanya iç savaşında Nyon görüşmeleri kaçırılmadı. "İngilizler bu denizaltıların hep birlikte avlanması teklifini ileri sürmüşlerdi.. Hükümet, hiç şüphesiz Sovyetler Birliği ile baş belâsına tutulmamak istediğinden, denizaltılarla bizim yalnız karasularımızda savaşmamız tezini tutuyordu... Florya'dan doğrudan doğruya talimat gitti. Delegelerimiz hükümet görüşünün aksine olan anlaşmayı imzaladılar." (Fâ., 475). "Bir gece geç vakitlere kadar Çankaya'da İsmet İnönü köşkü ile, Florya köşkü arasında karşılıklı bir tartışma geçti." Ata Ankara'da. Çaylı sofra. Bakanlar : İsmet İnönü'nün şikâyeti duyuldu : - Sofradan emirler alıyoruz." Toplantı bitiyor. Ertesi gün "Hususi tren." Geçirenler." (Sofrada Ata, bir iki arkadaşına bakarak : "- Oldu bitti" dedi. "İnönü izin alacak, Celâl Bayar Vekildir." (Fâ., 477).

Türkiye finans kapitalinin biriciği İş Bankası Genel Müdürü Celâl Bayar Başvekilliğe böyle çıktı. İyiydi, kötüydü, başka. Metod bu idi. Kapıkulluğu gelenekli "Aydın kuvvetlerimiz" den başka türlü kotarılış ta beklenemezdi.

2 - SİMSARLAR (ÖZEL SERMAYE) sosyal sınıfına gelince, "Onların istedikleri bir gözdü, Allah vermişti iki göz!" Kahraman, "zinde kuvvetler"i terbiyeli maymuna çevirsin, yeterdi. Tefeci-bezirgân sath'ımâiline bir yol yerleştirilen memleket nasıl olsa : İçeriden yalnızca daha yavaş, dışarıdan yardımla daha çabuklaştırılarak istenilen sınıf sonucuna varılabilirdi. Bay Fâlih Kahramanın "Kendisine gelipte bir iç hizmet isteyen görmemiştik" diyor. "Avrupa şehirlerinde bir devlet konağına yerleşerek" devletçiliğimiz devletçilik olarak sömürülüyordu. Devletçiliğimizin özel sermayecilik kolu ise : "Çankaya'daki nüfuzlarını İŞ PİYASASINDA satarak, bir iki vurgunda nesillik zenginlikler edinmek hırsı, Çankaya'daki ihtilâlci yuvasını saray havası ile zehirliyordu." (F. Rıfkı : Çankaya, 414).

Kaçınılmaz sonuç yıldırım çabukluğu ile geldi. "Bir vurgunla nesillik servet edinmek" yolunu en parlakça açan gidiş devletçiliğimizdi. Finans kapitale karmış tefeci-bezirgânlığın devletçilik mekanizmasıyla gelişimi iki biçimde aldı yürüdü : 1 -Para oyunu (Banka tefeciliği); 2 - Toprak oyunu (Arazi spekülâsyonu).


"SİMSARLARIN" : PARA OYUNU


PARA OYUNU : Antika tefecilik bu oyuna 7 bin yıllık zemin hazırlamıştı. Daha ilk ateşli kuvayı milliyecilik çağında iken, uluslararası yabancı finans kapital gizli casus ağlarıyla Kahraman satın alma cür'etine kalkışmıştı. Bay Fâlih'e göre : "Gazi, varlıksız her aile çocuğu gibi, hayli sıkıntılı bir öğrenci ve subay hayatı geçirmişti. Aylığı hiçbir zaman masrafına yetmezdi." (Fâ., 424) "Kuvayı Milliye devrinde İngiliz Entellijensi adına, hareketin başından ayrılmak şartiyle - Mustafa Kemal'e büyük bir para ve İtalya'da bir villâ vaad etmişti." (Fâ., 423)."Hidematı vataniyesine mükâfatan (yurd çalışmalarına ödül olarak) Gazi Hazretlerine (Mustafa Kemal Paşaya) 1 milyon lira ihdâ edilmiştir." (Fâ., 423).

Bu oyun tutmadı. Zafer başlayınca, yabancı finans kapitalin yapamadığını yerli ajanları daha antika ve sınangılı metodlarla, işi "Yurtseverlik" biçimine sokmaya kalkıştılar. Fâlih Rıfkı ile Yakup Kadri ilk Büyük Millet Meclisine adımlarını atarlarken, şöyle bir kanunu imzalamaya çağırılmışlardı :

Yâni, tefeci-bezirgân sosyal sınıf, "Bakla tarlasında karga kovalamış" halk çocuğu Mustafa Kemal'e : "Zaferi kazandın, artık bizim sınıfa geç!" demek istiyordu.. . Bu aşırıca ivedilikli davranışlar, zafer sonrasında daha temkinli, daha akıllıca ve "meşru" görünen sistem kılığına sokuldu.

"İlk aferizm (çıkarcı özel iş) fesaddı, Ankara'da İŞ tâkibine gelenleri haraca kesmekle başlamıştır... Bir gün milli savunmanın bir eksiltmesine katılan iki rakip firmadan ikisinin de temsilcisi aynı milletvekili olduğu görülmüştü... İş Bankasının bir nevi politikacılar bankası olarak kurulmuş olması, Cumhuriyet tarihi için pek acıklı bir aferizm salgınının başlangıcı olmuştur." (Fâ., 425) "Birkaç defa bankayı pek ağır ziyanlardan kurtarmak için, onu çıkmaz işlere sokmuş olanları kazandırmak lâzım gelmiştir. Bu kurtarılanlardan biri, ki on parasız bir subay emeklisi olarak ilk Büyük Millet Meclisine katılmıştı, bir demiryol mukavelesinden tam 1 milyon 28 bin lira komisyon almıştı... Devlet bu uzun mühletli mukavele yüzünden milyonlarca lira ziyan edeceğini anlamıştı... Ortaya bir teşebbüs atarak, İş Bankasının sermayesini tehlikeye koyabilmek; para kazanmanın en kestirme yollarından biri sayılıyordu. Rejimden hava parası vurmak hırsı, nüfuz satıcılarını o kadar bürümüştü ki, bir gün Atatürk'ün kızıp yanına sokmadığı bir şahısla nüfuzlu dostlarından biri arasında şöyle bir pazarlık yapılmıştı : Dostu bir kolayını bulup o şahsı SOFRAya davet ettirecek ve SOFRA da bir kolayına getirip, Atatürk'ün elini öptürerek affettirecekti. Busenin (öpücüğün) ücreti onbin lira idi." (Fâ., 426).

Ve bay Fâlih devam ediyor : "İş Bankasını kuranlar ve bilhassa Umum Müdür, dürüst kimselerdi... Devletin yapacağını banka yapmalıydı. Şüphesiz arada Bankanın Yabancı İş ve Yerli Nüfuz komisyoncuları asıl hisseyi paylaşacaklardı. Reasürans hikâyesi.." (para oyununun unutulmaz anıtlarından oldu)... Bay Fâlih: "Bizim bize benzediğimiz" bir "Eşsiz örneksiz" devletçiliğimiz örneğini keşfediyor : "Galiba dünyanın hiç bir yerinde reasürans işi imtiyaz altında değildir. Bu fikri İstanbul sigorta kumpanyalarından birinin levanten müdürü icat etti. Atatürk'ün kalb rahatsızlığından şüphe edildiği zamanlardı. Arkadaşları iki cepheye bölünmüşlerdi... İmtiyaz dâvası bütün bir mevsim geri kaldı. Nihayet, teşebbüse önayak olanlar başarı kazandılar... Hâkimiyeti Milliye gazetesindeki odamda oturuyordum... Pek neşeli müdür, Mahmut'un masası üstüne 3 zarf bıraktı : "Bu zât-ı âlinizin, bu beyefendinin, bu da beyefendinindir." dedi. Bu zarflar hisse senedi doluydu. Konu ettiğim sigorta müdürü, elde ettiği başarıdan sonra, servet ve sâmânını toplayarak Fransaya gitti. Cote d'Azure'e yerleşti. Geçen gün bir tüccardan duydum : Yalnız bu tüccar, reasürans imtiyazı yüzünden şimdiye kadar 50.040 lira fazla sigorta parası ödemiştir." (Fâ., 428).

Bu devletçilikten yabancı finans kapital ajanları kanalı ile yükünü yapanlardan, vurgun dışı girişkinlik, sanayi kurmak beklenemezdi. Bay Fâlih, yukarıki olayları sayarken, elini yüzünü yıkayıp, " Elhamdülillâh!" çeken müslüman rahatlığı ile : "Ziraat ve ticaret kaynakları Türklere maledilmiştir. Milli endüstri doğmuştur. Milli bankalar kurulmuştur." (Fâ., 480) sonucuna varıyor. Japonya 30 yılda Batı kapitalizmiyle rekabet eden muazzam sanayi kurdu. Türkiye'de 42 yıldır neden henüz Nato güneşine 20 yıl sonra bile dayanamıyacağı düşünülen kardan ak bir endüstrinin emeklediğini açıklayamıyor. Yalnız bol bol ağzından kaçırıyor :

"Yavuz - Havuz skandalında hüküm giyenlerden bir milletvekili ile trende konuşuyordum : "- Biliyormusun, 2 otomobil almak daha ekonomik" demiş, hem "hükümlü", hem "milletvekili"!.. Çankaya köşkü yapılıyor : "Köşkün en devamlı adamlarından biri geldi : "- Sıhhi tesisleri falana ihale et. Bizim ortağımızdır" dedi. "- Nasıl yapabilirim?", "- Sana yolunu gösterirler!" dedi. Öğretecekte daire müdürü (devletçiliğimiz!) imiş. İhale en ucuz teklif edene yapılmıştır. Fakat, aynı zatın bu eve dair Atatürk'e telkinleri yüzünden kestörler hâylı ızdırap çekmişlerdir." (Fâ. 429) "Türkiye'yi kalkındırmak için durmadan vergileri artırıyorduk." (Fâ. 348) "Serbest Fırkada aferistler takımının büyük rolü olmuştur...1950' den sonra aynı aferizm salgını daha büyük bir hırsla tepmiştir... Büyük nimetler paylaşılması, partizanları bir iktidar tekelciliğinin bütün şiddetlerine doğru sürükle. mektedir." (Fâ. 430 433).


SPEKÜLATÖRLER : TOPRAK OYUNU


TOPRAK OYUNU : Antika tefeci-bezirgân vurguncuların, para babası olduktan sonra derebeyileşmek için toprak sahibi olmak içgüdülerinin, modern finans kapital gelenekleriyle azıtmasından doğar. Finans kapitalin en parlak toprak vurgunculuğu, devlet eliyle kotarılan yeni şehircilik, bayındırlık (imâr) alanında belirir. "Balkan Harbinden sonra devlet merkezini artık İstanbul'dan Anadolu'ya aktarmak fikri, ilk defa açıkça galiba Mareşal Von der Golç Paşa tarafından ileri sürülmüştü." (Fâ. 376). Piyango, Kurtuluş Savaşından sonra Ankara'ya düştü. O zamanki Ankara'nın durumunu şu fıkra hoş anlatır : "İngiliz Büyükelçisi George Clarck, yanında müsteşarı ile (Başvekil İsmet Paşanın evinden) çıkınca, yürüyerek evine dönmekten başka çâre olmadığını görür. Evi birkaçyüz metre yukarıda... Biraz ilerleyince büyükelçiyi bir gülme tutmuş" - Kurtların bizi parçalaması birşey değil... Fakat, kurtların parçaladığı insanlardan ilk defa olarak kar üstünde frak ve silindir artıkları kalacak..." demiş" (Fâ., 371)...

Bu kinayeli fıkranın Cumhuriyet kahramanlarını ne kadar etkileyeceği kolay anlaşılır. Şapka inkılâbının gerekçeleri arasında, bay Fâlih şu anıyı yazar : "1908 yılı.. Mustafa Kemal'i, başında fes olduğu için Sicilya çocukları limon kabuğuna tutarlar." (Fâ. 396)İstanbul'da saltanat yıkılmış, Ankara'da henüz hiçbir şey kurulamamıştı. Ankara'da o zamanlar : "Bütün hükümet şimdiki Vilâyet binasında idi. Bugün saraylara sığmayan Bakanlıklar, o zaman 2-3 oda ile yetiniyordu." (Taşhan'ın) üstü han, altı ahır. Maliye Bakanı Hasan Saka'nın atı da bu ahıra bağlı... Osman zâde Hamdi, Hasan Saka'yı, atının dizgini elinde, evine gitmek için kalkmak üzere bulur : "- Aman biraz para!" "- Anahtarına da lüzum yok ki: Kasayı açık bıraktım. Git bak, içinde ne bulursan al" (Hazine böyle). "Taarruz için ne lâzım? Bu gün Ankara'da yaptırdığımız bir iki apartmana döktürdüğümüz kadar para!... Yeni zenginlerimizin bir gecede bakara masasına döktükleri kadar para." Kimin nesi var, nesi yoksa yüzde 40'ı devletin", "Zafer oldu da genişledik mi? Maaş azlığından subaylar durmadan istifa ediyorlar. Bizzat Mustafa Kemal kürsüye çıkarak orduya hemen 1 milyon lira bulunmasını istemişti." "- Efendim bütçede imkân?", "Mâliye Bakanı yoktu. Daha dün yerine gelen Vekil: "- İmkân var efendim, demesin mi?", "Kâğıt parayı kıymetlendirmek için her yıl 1 milyon lirayı yakmayı düşünmüşler. Yakacak yerde zâbitlere verelim, dedi.", (Fâ. 510 - 513). ",Yüz küsur milyonluk bir bütçe." (Şimdikinin 200 de biri) (Fâ. 512) İşte o hâliyle : "Ankara'yı Devlet Bütçeden yapacaktı." (Fâ. 379).

Herkes, saklayıp' ileride satmak üzere arsa edinmek hırsına kapılmıştı. Şehir bayındırlıklarının başlıca düşmanı spekülâsyon olduğunu düşünecek halde bile değildik." Batılı şehirci Yansen, Paşaya sordu : "Bir şehir plânını uygulayabilecek kadar kuvvetli bir iradeniz var mıdır?.. Atatürk kızdı. Fakat : "Şark kafasının ve mizacının Atatürk'ün enerjisini bile eriterek en güzel illerimizden birini nasıl söndürmüş olduğunu göresiniz." (Fâ. 381). Bayındırlık Komisyonu başkanı Fâlih bey, üyesi vâli... Gelin "PLÂN"ı uygulayalım.

"Birçok arsalar spekülâsyoncuların eline geçmişti." (Fâ. 384) "Ankara'da nüfuz ticaretinin ilk kaynağı, meselâ, Cebecide ucuz bir arsa almak ve Maarif Vekiline (Eğitim Bakanına : Devletçiliğimize!) Konservatuarı orada yapmaya karar verdirerek arsasını ona satmaktı." Yansen Plânı devlet dairelerini Atatürk bulvarı üzerindeki bugünkü yerine topluyor ve hemen yakınında 3000 memur meskeni için arsa emrediyordu." "Bölgeyi kamulaştırmaya karar vermiştik. Başvekil İsmet Paşa : "- Bunun için 100 bin liradan fazla veremem" dedi... Cadde üstündeki arsaların metre karesine 1 lira koymak lâzımdı. Emniyet anıtının bulunduğu kısımda Atatürk'ün yakın arkadaşları da arsa edinmişlerdi. Hemen fiyata itiraz ettiler·... Atatürk arkadaşlarını itirazdan menetti. (Arsa 118 bine çıkacak). Bu sefer Büyük Millet Meclisindeki spekülâsyoncular : "- Devlet daireleri bir araya toplanamaz. Bir hava hücumunda.." dediler. Atatürk : "- Bir arada savunurum. Bundan ne çıkar dedi." (Fâ. 334)...

Arsalar arslanların ağzından kurtarılabildimi?

"Büyük Millet Meclisinin bugün yapılmakta olduğu toprakları almak için kamulaştırma masrafına 20 bin lira kadar birşey eklemek yeterdi. "- Biz Meclisi oraya yaptırmıyacağız!," dediler... Yıllar geçtiği için 2,5 milyondan fazla (250 katı!) kamulaştırma parası harcanmıştır.. ve Mahalleyi Meclis binası yerine İçişleri Bakanlığı nihayetlendirdiği için.. bir anıt yapı olan Meclis önü kapalı kalmıştır. (Fâ. 335). Vâli : "Bir göstermelik olmak üzere parasının çoğunu, Atatürk'ün daima geçtiği bulvarı, plân disiplininin tersine, süslemek için harcıyordu." (Fâ. 336) "Yuvarlak projesini (baltalamak için).. Otomobiller yavaşlıyacak. Atatürk'e burada suikast yapılmak kolay olacağı, sorumluluğu üstüne alamıyacağı iddiasına kadar gitti. Atatürk bizzat geldi. "- Yuvarlağı belki biraz daha daraltmak lâzım, ama fikir doğru!" dedi. "Kavşak prensiplerini nerede tatbik etmemişse, orada kazalar olmuş ve senelerdenberi seyrüsefer memuru beklemektedir. Yalnız bu yuvarlağın bulunduğu yerde hiç bir kaza olmamıştır ve hiç bir seyrüsefer memuru beklememiştir." (Fâ. 387).

"Şehir plânında evsiz fakirlere verilmek üzere bir ucuz arsalar bölgesi ayrılmıştı. Bu arsalar her isteyene parasız da verilebilecek. Fakat, yapılanlar ufak kulübe de olsa, bir mühendisin kontrolu altında bulunacaktı... Şimdi Ankara da bir kaçak şehir var!.. Bizim polisin elinden bir yankesici kaçamaz. Ama bir ev.. bir mahalle.. bir şehir kaçabilir." (Fâ. 338) "Kusur halkta mı? Hayır. Fakir ve işçi evleri için bölge, hemen hiçe kamulaştırılacaktı... Didinerek yuva edinmek isteyenlere orada yer gösterilecekti. Yapmadık... Bir İstanbul milletvekili garaj bahanesile... dükkân kaçırdı. Bir başka milletvekili kat kaçırdı. Belediye göz yumdu. Yerli bayındırlık... Harcadığımızdan daha az masrafla elde edeceğimiz yeryüzünün en ileri şehir plânını, mahvetti." (Fâ. 389). "Bir dönümde bir kır evi disiplinine göre 1 metre arsa fiyatının 1 lirada karar kıldığını düşünürseniz, aynı yerde bitişik ve dört katlı apartman sistemi bu fiyatı 20 liraya çıkarır. Müsaadeyi verenler, spekülâsyoncularla ortaktırlar. Birde arsalar lehine bir plân değişikliği duyarsınız, hemen hırsızlığa hükmediniz." (Fâ. 389).

Ve mantıksal sonuç : "Sâbit olmuştur ki, (Yunan ordularını denize döken) Mustafa Kemal, ŞAPKA ve LATİN HARFLERİ inkılâplarını başarabilecek kadar bir kuvvetli idare kurmuş, fakat bir şehir plânını uygulayabilecek kuvvette bir idare kuramamıştır." "Hırsızlar ve geriler olmasaydı..." (Fâ. 390).

Bay Fâlih'in : "Hırsızlar ve geriler" dedikleri, toplumumuzda Bâbil çağı kalıntılarının, Tefeci-Bezirgânların Batı Finans-Kapitali ile kaynaşmasından doğmuş, bizim bize benziyen Özel Sermayeci sosyal sınıfımızdır.

 
< Önceki

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: "Türkiye'de Kapitalizmin Gelişimi"n... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right