| |
|
|
ALMAN VAKIFLARI ? |
|
|
|
Yazar GÜRKAN HACIR - AKŞAM
|
|
Monday, 10 October 2011 |
Alman nüfuzu 130 yıldır bu topraklarda Başbakan'ın Alman vakıflarına ilişkin açıklamasıyla gözlerimizi tarihe çevirdik. Aslında Almanlar 1878'den bu yana hep varlığını ve etkilerini Türkiye'de hissettirdiler. Kimi zaman kendi ekollerinden bir siyasetçi kimi zaman STK'larla. Şimdi geçmişe dönüp bir bakalım...
Osmanlı İmparatorluğu'nun son yüzyılını bir yağma yüzyılı sayabiliriz. Çökmek üzere olan imparatorluğu yağmalamaya çalışan büyük devletlerin kıran kırana mücadelesinin verildiği yüzyıl. Ama bizim için dönüm noktası 1878 Berlin Antlaşması oldu. 93 Harbi yenilgisinin ardından Berlin'de imzalanan antlaşma Osmanlı'nın ilk büyük yenilgisi oldu. Antlaşmayla Osmanlı Slav bölgesinden tam anlamıyla çekildi. Bosna-Hersek kısmen özerliğini ilan etti, Niş sancağı Sırbistan'a, Kıbrıs İngiltere'ye, Kars, Batum ve Ardahan ise Rusya'ya bırakıldı. Ekonomi ise tam bir batağa saplanmıştı. Avrupa sermayesi giderek imparatorluğu baskı altına almıştı. Maliye iflasını Duyun-i Umumiye'yi kurarak ilan etti. Borçlar idaresinde (Duyun-i Umumiye) yağmaya katılan bütün ülkelerin temsilcileri vardı. İtalya, Almanya, İngiltere ve Fransa... Her ekonomik bunalımın sonrasında yaşananlar o günlerde de yaşanmaya başladı. Zenginliklerimiz Avrupalı devletlere imtiyazla verildi. Alman İmparatorluğu'nun politikası tam da bu yöndeydi. Bakınız... Prof. İlber Ortaylı dönemi ve Alman nüfuzunu incelediği eşsiz çalışmasında bu politikayı nasıl anlatıyor. 'Almanya, İngiltere'nin tersine Osmanlı yanlısı görünen, daha doğrusu Osmanlı topraklarını, onu konferans masalarında bölüştürerek değil de, imparatorluğun kaynaklarından barışçıl yollarda istifade etmeyi amaçlayan bir politika izlemeye başladı. İngiltere'ye karşı Osmanlı yöneticilerinde, aydınlarında, en önemlisi yeni hükümdar 2. Abdülhamid'de hızla olumsuz bir tutum gelişti.' |
|
Devamını oku...
|
|
MÜSTERİH OLUN , YARGI DEĞİŞMEDİ |
|
|
|
Yazar FARUK ÖZSU: Diyarbakır Hakimi/Demokrat Yargı Der. Yön. Kr. Üyesi
|
|
Monday, 03 October 2011 |
Türk yargısı, "taşranın kültürel kodlarına hapsolmuş, güce tapan, toplum ve birey düşmanı, antientelektüel, ahlakçı, asosyal bir cemaattir". Türk yargısının asıl problemi, ilkel bir yargı kültürüne sahip olmasıdır Radikal İki’deki kalem tecrübeleri yaklaşık altı yıla giren “Demokrat Yargıçlar Hareketi”nin ısrarla sürdürdüğü bir iddiası var: Türkiye’deki yargı sorununun, dünyada olduğu üzere, yargı-siyaset-ekonomi alanları arasındaki ilişkiden çok, taşraya dair bir sosyolojik temele sahip olduğu. Bizce, yargıya hakim olan taşra kültürünü fark etmeden edilen her kelâm anlamsızdır. Yargıçlardaki bu kültürel ortaklık, tüm ideolojik, etnik ve kültürel farklılıklarına rağmen, ortak bir refleks üretmelerini sağlıyor. İşte bu, ortalama yargıç tipi demek olan “hakim vasatı”dır. Yargıçlar, taşranın yoksul ailelerinin çalışkan çocuklarıdır. Üniversite hayatı adına tek yaşadıkları, tuğla gibi kitaplarla geçirilen uykusuz geceler ve benzer çevreden gelen gençlerle kurulan cemaatik ilişkilerdir. Erken yaşta yargıç olurlar. Meslektaşı olan komşularıyla, köhne lojmanlara sıkışmış, dar ve izole bir cemaat olarak yaşarlar. Jandarma komutanı, kaymakam, emniyet müdürü ve meslektaşlarından ibaret bir çevrede, sahte ve yüzeysel ilişkiler içinde sosyalleşirler. Toplumdan ve hayattan uzaklığının eksikliğini “devletine” daha sıkı sarılarak giderirler. Zihinlerinde, toplum ve birey değil, ekmek kapısı ve sığınağı olan devlet vardır. Onlar için tek doğru, “devlet” yani o anda devlet bildikleri “iktidar”ın doğrusudur. Bu nedenle de her ideolojik, etnik, kültürel farklılığı ve hatta “ortalama”dan ayrılığı tehdit sayarlar. Varlık ve kariyerleri, merkezin bir parmak şıklatmasına bağlı olduğundan sıradan bir memur kadar bile sahici bir muhteva üretemezler. Kısaca Türk yargısı, “taşranın kültürel ve davranış kodlarına hapsolmuş, güce tapan, toplum ve birey düşmanı, antientelektüel, ortalamacı, ahlakçı, asosyal bir cemaattir”. |
|
Devamını oku...
|
|
CIA KURULUŞLARIYLA OMUZ OMUZA DEVRİMCİ MÜCADELE |
|
|
|
Yazar DERLEMELER
|
|
Monday, 03 October 2011 |
|
"İsmail Beşikçi ve Türkiye'de ifade özgürlüğü" sempozyumu ve CIA kuruluşları -Ahmet Kaplan 19 eylül 2011-sendika.org 12 Eylül için sosyalistler tarafından düzenlenen bir sempozyumda, bir sürü CIA ya da emperyalist vakıf kendilerini insan hakları savunucusu olarak sunuyorlar. Bu bir 12 Eylül hesaplaşması değil, emperyalist sistemin meşrulaştırılmasıdır ki 12 Eylül darbesinin en önemli amaçlarından birisi bu idi İnternet gazetelerinden öğrendiğime göre, 17 Eylül günü Ankara'da Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezinde Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi tarafından bir sempozyum düzenlenmiş. Adı 'İsmail Beşikçi ve Türkiye'de ifade özgürlüğü' olan sempozyumun amacı 12 Eylül faşist darbesini 31. yıldönümünde lanetlemek. Sempozyumun açılış konuşması Ankara'ya Düşünceye Özgürlük girişimi adına, kendisi de 12 Eylül darbesinden sonra mesleğinden uzaklaştırılan ve yıllarca içerde yatan Sayın Fikret Başkaya tarafından yapılmış. Toplantıda moderatör, konuşmacı vb olarak katılan diğer sol demokrat aydınların listesi ise bir hayli uzun. Sibel Özbudun, İsmail Beşikçi, Temel Demirer, Şanar Yurdatapan, Onur Hamzaoğlu, Mesut Yeğen, Banu Güven, Kemal Göktaş vb. liste uzayıp gidiyor. Bir de yabancı katılımcılar var. Mesela Freedom House'dan Eliza Young, İFEX’ten Annie Game, Article 19’dan Barbara Bukovska, Index on Censorship'ten Emily Butselaar, HRW’den Emma Sinclair-Webb de o gün panelist konuşmacı vb. olarak katılan insanlar. Paneli organize edenleri tebrik etmek lazım. Tek eksik Paul Henze, hani 12 Eylül Darbesi için ''bizim çocuklar yaptı'' diyen Amerikalı faşist. Ama n’aparsın adam ölmüş, ölmese belki onu da çağırırlardı. Paul Henze 12 Eylül darbesinde CIA’nin Türkiye istasyon şefi idi ve doğrudan ulusal güvenlik şefi olan Zbigniew Brzezinski'nin yardımcısı idi. Freedom House, Zbigniew Brzezinski'nin yöneticilik yaptığı vakıflardan birisidir ve ABD’nin psikolojik savaş vakıflarından birisidir. |
|
Devamını oku...
|
|
PRATİK VE TEORİK İHTİYAÇLARIN BAŞKALAŞTIRIP SAĞLAMLAŞTIRDIĞI TANRI FİKRİ |
|
|
|
Yazar DR.HİKMET KIVILCIMLI
|
|
Sunday, 02 October 2011 |
|
PRATİK VE TEORİK İHTİYAÇLARIN BAŞKALAŞTIRIP SAĞLAMLAŞTIRDIĞI TANRI FİKRİ Hiç düşündük mü? Aşiret insanlarından kalma ve İslam düşüncesine girmiş " Batıl inanış" "Hurafe" dediğimiz düşünce ve davranışlar aklımıza ters düştüğü için onları terketmek- hayatımızdan kovmak hemen hepimize doğal gelmiştir. Hatta Kur'anda da yer alabilmiş melek-cin-şeytan gibi düşünceler bile çoğu müslümana gerçekçi gelmediği için kabul edilmez, veya kabul edilse bile onlar pek ağıza alınmaz; tartışmalarımıza sokulmaz; her müslüman müslümanlığı ölçüsünde bu konunun üzerine gitmemeyi (sansür) etmeyi yeğler. Çünkü görünmeyen ama bir ruh gibi içimize girip çıkan bu tür varlıklar insan aklına gerçekçi gelmez. Fakat bir türlü de izahı yapılmadığı için ikna edici tartışmalarla bunlar akıllardan kovulamaz. Barbarlıktan kalma gelenek-görenekle köylülerimizde- esnaflarımızda yaşayan "Batıl itikadlar" kara kedi önünden geçmemek, tırnak kesmemek, salı sallanır, çamaşır yıkamamak, elleri bağlamamak, ayak ayak üstüne atıp dinlenmemek, ateşi erkeğin üflememesi gibi inanışları, islamiyet içine girmiş olsa da, kolayca terkedilmişlerdir. Çünkü modern çağın insan aklını ilerleten bilgileri sentezleri karşısında bu tür barbar-vahşi gelenekleri tutunamazlar. Onların totem ve tabulardan kalma gelenekler olduklarını bilinçlerimize çıkarmasak da modern bilgi ve sentezilerimize açıkça ters geldikleri için o alışkanlıkları terkederiz, hatta toplum hayatımızdan kovarız. Çok büyük tepkilerle de karşılaşmayız; uzun boylu tartışmalara bile gerek kalmaz. Hele çoçuklar yeni kuşaklar bunu kendiliğinden silerler. Fakat Allah - Kur'an ve Muhammed öyle midir? Neden? Modern çağın 500 yılı bile O'nu silmek yerine İsrail saldırıları altında güçlendirmiştir. Neden? |
|
Devamını oku...
|
|
SEYREK BIYIKLI ASABİ ŞAHSİYET'İN İTİBARI SEYİR DEFTERİ |
|
|
|
Yazar SELAHATTİN DUMAN-VATAN
|
|
Saturday, 01 October 2011 |
Bu itibar bizde varken kim tutar ahalimizi? Çok şükür bugünleri de gördük.. “Şiş kebap, lokum, fındık..” üçgenine sıkışan gururumuz şahlandı.. Vurduğumuz yeri tozutup, ses getiriyoruz.. Herkes sebepleniyor.. “Hacı Kadir’in katırı..” diye sorarsanız derim ki “Onun bile hatırı sayılı..”
Şu sıralarda “dış itibarımız..” olağanüstü yüksek.. Alametleri de ortada.. Önümüze gelene postayı koyuyoruz, cümlesi dil altı oluyor.. Suriye’yi babadan devremülk olarak üzerine tapulayan Beşşar Esad’a bir fırça çektik.. Arap dünyası bu kadar ağır bir fırça görmemiştir.. Adam korkusundan İran’a heyet yolladı, askerini ülkesine çağırdı.. Durduk yere İran’a üs verdi.. Fazladan tankıyla topuyla ordusunu bizim sınıra sürdü.. Mısır’a bir laiklik dersi verdik ki bu kadar olur.. Müslüman Kardeşler’den Hizbullah’ına cümlesinin kafası karıştı.. O günden beri kös kös düşünüyorlar.. |
|
Devamını oku...
|
|
GENÇLİK MÜCADELESİ ÖYLE DEĞİL BÖYLE... |
|
|
|
Yazar DENİZ DERYA sendika.org
|
|
Saturday, 01 October 2011 |
Birikim Dergisi'ne gecikmiş ama zorunlu cevap: Gençlik mücadelesi sizlerin tarif ettiği gibi yaşanmadı, yaşanmıyor, yaşanmayacak! –Deniz Derya
“Gözden kaçırılmaması gereken bir husus da şudur: 90’ların ikinci yarısındaki öğrenci hareketinde bu farklı tarzı mümkün kılan, ona rengini veren şey, yenilikçi ve yaratıcı bir devrimci gençlik hareketinin varlığıdır. Eğer öğrenci gençliğin öz örgütlülüğünü savunan, yerel örgütlenmelerinin koordinasyonunu öneren ve cepheleri bizzat sahiplenen, aklını fikrini bu işe yoran gençlerin devrimci inisiyatifleri olmasaydı, bu hareket de mümkün olmazdı”
Birikim Dergisi 264-265. sayısını (Nisan-Mayıs 2011) üniversite gençliğine ayırmış (aslında iyi de yapmış). Bu sayıda, 80 sonrası üniversite gençlik mücadelesinin üç döneminin (Dernekler, Koordinasyon, Kolektif) incelenmesi amaçlanmış ve bu amaçla da bu dönemleri yaşayan kişilerden toplanan yazılarla ve bu dönemleri yaşayan kişilerle yapılan röportajlarla bir “özel sayı” hatta yıllar sonra bile dönüp okunabilecek bir “tarihi belge” oluşturulmuş. Ben de bu üç dönemi “yaşayan” (ilkini içerisinde, ikicisini kenarında, üçüncüsünü ise yakından gözlemleyen) biri olarak bu değerlendirme sürecine katkıda bulunmayı (naçizane) bir tarihsel “sorumluluk” olarak görüyorum. Bu amaçla biraz eleştiri, biraz da bilgilendirme amaçlı olarak, aşağıdaki yazıyı bu konuyla ilgilenenlerin değerlendirmesine sunmak isterim. (Keşke derginin çıktığı ve okunduğu dönemde bu yazılmış olsa idi ancak emek ve zaman yoğunluğu buna olanak sağlamadı). İlk olarak belirtmek isterim ki neredeyse bütün değerlendirme yazılarına hâkim olan, gençlik mücadelesinin her üç döneminin başlangıç aşamalarının “kendiliğinden gerçekleştiği” vurgularından “rahatsız” oldum. Her ne kadar Birikim’in “genel çizgisi”nin, bu türden yazıları seçmiş olmasında etken olduğunu “tahmin etsem” de “tarihsel belge” niteliği de taşıyan bu toplu değerlendirmenin çok ciddi tarihsel yanlışlar içermesine gönlüm razı değil! |
|
Devamını oku...
|
|
DEVRİMCİ HALK PARTİSİ PROGRAM ve TÜZÜK |
|
|
|
Yazar DEVRİMCİ HALK PARTİSİ
|
|
Tuesday, 27 September 2011 |
DEVRİMCİ HALK PARTİSİ
PROGRAM VE TÜZÜK DÜN YA SOLU 1989 yılında Berlin Duvarı’nın çökmesiyle başlayan ve günümüze dek süren dönemde, bu duvarın enkazından çıkan toz duman, tüm dünyada ideolojik, politik görüş mesafesini, yön bulmayı imkansız kılacak denli düşürmüştür ve bu durum dünya solunu ciddi bir bunalımın kucağına itmiştir. Türkiye Solu’nun bunalımı ise daha katmerlidir. Çünkü, dünya solunun bunalıma girdiği bu dönemde, 12 Mart ve ardından gelen 12 Eylül’ün neden olduğu ideolojik dağınıklık, psikolojik ve örgütsel çöküntüye neden olmuştur. Bu durum, Türkiye Solu’nun bunalımına özgün bir nitelik kazandırmaktadır. Dünya solu dediğimiz gerçeklik, her biri dünyanın farklı koordinatlardaki kaynaklarından doğarak yola çıkan irili ufaklı sol birikimlerin, kendi yolu üzerindeki binbir engeli aşarak aynı havzada buluşması ve kaynaşmasıyla oluşturduğu bir deneyim denizinin adıdır. Bu demektir ki, sağlıklı ve güçlü evrensel mesajlar verebilecek bir dünya solunun vücuda getirilebilmesi için, farklı milli sınırlar içindeki sol hareketlerin, kendi özel tarihsel köklerini doğru kavraması ve sırtını oraya dayayarak elde ettiği güçleri enternasyonal bir dayanışma havuzunda paylaşıma açması gereklidir. TÜRKİYE SOLU Kendi özelimize döndüğümüzde, Türkiye Solu’nun, dünya solunun güçlü bir paydaşı ve dayanağı haline gelebilmesi için; kendisini doğuran tarihsel kökleri doğru bir şekilde algılaması gerekir. Öncelikle de 1980’lerden bu yana devlet terörü altında planlı bir biçimde içleri boşaltılan bir takım temel kavramların ve süreçlerin yeniden ele alınması, ifadelendirilmesi ve bilince çıkarılması gerekmektedir. Tüm bu açılımlar ışığında sağlıklı bir düşünce ve davranış bütünlüğünün yaşama geçirilebilmesi mümkün olabilir. |
|
Devamını oku...
|
|
OKUNMASINI ÖNERİYORUZ |
|
|
|
Yazar SUVARİ
|
|
Monday, 26 September 2011 |
"...Biz insanlar üzerinde değil, yürekler üzerinde egemenlik kuracağız...Ve bu egemenliği kılıç değil, adalet ayakta tutacak."
" Yürek deniz, dil dalgadır. deniz çırpınmaya başladı mı, o denizde ne varsa, dalga getirip onu kıyıya bırakır. Aklın, "Hepimiz Adem'in çocuklarıyız " diyordu demin. Şimdiyse biraz karışmış, kendinden geçmiş gibi...Çünkü dilinden dökülenlerkuşku, güvensizlik ve küçük görme...Demekki beyler bu kavramları bir güzel köklendirmişler ruhunda. bizi birbirimize düşürmek, onların yararınadır. Beyler kendi aralarında kavgaya tutuştukları zaman bizim ellerimizi kullanırlar; kavgaları da zaten bizim üzerimizdeki yorgan içindir." Şeyh Bedrettin, günümüzden altı yüzyıl önce yaşadı. Dönemin en büyük düşünürlerinden biri olarak çağını çok çok aşan cesur fikirler ileri sürdü, güçlü bir toplumsal adalet ve özgürlük özlemini dile getirdi. Amacını gerçekleştirmek üzere, ezilmiş Türk, Rum, Yahdi...emekçilerini bir araya getirip eğitti. Ben de halimce Bedreddinem, bu büyük halk hareketinin belgesel romanı. Türk ve Osmanlı tarihine yoğunlaşan Sovyet yazar Radi Fiş, ayaklanmanın yaşandığı dönemden bugüne kalmış tüm belgeleri titizlikle incelemiş ve dönemin ayrıntılı bir resmini çıkarmış ortaya. MUTLAKA OKUNMASI GEREKEN BİR KİTAP Yazar: Radi Fiş Çeviren: Mazlum Beyhan |
|
ÇERKES ETHEM BEY |
|
|
|
Yazar MEHMET BOZKURT
|
|
Sunday, 25 September 2011 |
|
EYLÜL 1948: ÖLÜMÜNÜN 63. YILINDA ÇERKES ETHEM BEY “ Kim kaldı
müdafa-i hukuk cemiyeti’nden avcı ceketi körüklü çizme astragan kalpak bazen ‘ittihatçı’ hafif ‘iştirakiyun’ öfkeli kaşları salkım saçak kumral bıyıkları mahzun” (Attila İlhan) Biga, Gönen, Düzce, Bolu ve giderek tüm Güney Marmara’yı saran Çerkes Anzavur isyanını bastırdıktan sonra (Mayıs 1920), Yozgat’ta patlayan ve adeta Ankara’nın varoşlarına kadar sokulan Çapanoğlu isyanını durdurmak için İsmet Bey’in (İnönü) çağırısyla Ankara’ya gelmişti (Haziran 1920). O’nu en “güzel” Halide Hanım tarifledi. Tarifin dokusuna sinmiş “gayri resmi aşk” o kadar belirgindi ki “resmi tarih” uzak durdu, yazmadı.. |
|
Devamını oku...
|
|
DEVRİMCİ HAYKIRIŞ |
|
|
|
Yazar SÜVARİ
|
|
Sunday, 25 September 2011 |
· GÜNEY DOĞU'DAN YÜKSELEN HAYKIRIŞ..DEVRİMCİ BİR KADIN Evin Güneş: doğru değil.doğru bulmuyorum.vicdanım yemiyor.sivil insanları öldürmek en kolayıdır.en vicdansızıdır.bunun ulusalcılıkla bunun devrimcilikle alakası yoktur.yüzlerce binlerce sivil insan içinde patlatılan bombalar sonucu gelecek"zaferi"ben istemiyorum..TAK yada TİT ne farkı kalıyor birbirinden.. |
|
ÖĞRETMENLER- VELİLER |
|
|
|
Yazar MAHİYE MORGÜL
|
|
Sunday, 25 September 2011 |
|
Anaokulu ve Sınıf Öğretmenliği Diplomaları KHK ile İptal Edildi Öğretmen yetiştiren fakültelerin diplomaları 2006’da kaldırılmış, yerine sertifikalı mezuniyet gelmişti. Fakülte öğrencileri bunu biliyordu Ancak bunun ne demek olduğunu bilmiyorlardı. Şimdi de, görev başındaki öğretmenlerin diplomaları KHK ile fiilen geçersiz sayıldı. Çünkü sınıfları ellerinden alınıyor. O diplomayla girdikleri sınıflar yakında yok olacak. Bakın nasıl? Anaokulları ve İlköğretim okulları “Temel Eğitim Okulları” adı altında birleştirildi. Artık İlköğetim okulu yok, Temel Eğitim okulu var. İlköğretimin anaokulu 5-6 yaş iken Temel Eğitimin anaokulu 5-6-7-8-9 yaşları içine alıyor. 1+4 yıl Anaokulu, bu getiriliyor. Dairesi açılan bölüm bu! Ne öğretir bu 5 yıllık Anaokulu? Okuma yazmaya hazırlık ve okuma yazma öğretir. Peki bizde bunun öğretmeni var mı, hayır yok! Bunun öğretmenini yetiştiren fakülte var mı, hayır yok! Ne yapacak MEB şimdi? MYK’da hazırlanan Yaşam Boyu Öğrenme dairesini kurdu, orada sertifika kursları açacak. Sertifikalı Öğretmenlik için de ilk adımı atıyor! |
|
Devamını oku...
|
|
DEVRİMCİ HALK PARTİSİ KURUCULARI |
|
|
|
Yazar SUVARİ
|
|
Saturday, 24 September 2011 |
|
KURUCULARIMIZ ; Her kurulan partinin kurucuları merak edilir; tanıdık kişi var mı diye. Kurucu kişilerden gidilerek kurulan parti hakkında hüküm verilir. Program ve Tüzük okunmasa da olur. Oysa program, kurucuların hangi fikirlerle bir araya geldiğini açıklar. Tüzük de programın hayata geçirilmesi için çalışma yöntemini anlatır. Kurucularımız bir araya gelerek, fikir üreterek program yazmamışlardır. Kurucularımızın kültürlerinden program oluşmuştur. Yaşanan deneylerden tüzük. O zaman sorulacak soru; kurucularda oluşan kültürün kaynağı nedir? Kurucuların Kurucuları… İşte gerçek kurucular bu kültürü yaratanlardır… O zaman bu kültürü yaratanları kısaca sorgulayalım. Bu kültürün devrimcilerini anımsayalım.. Gerçekte bu kültürün yaratıcıları tüm insanlık tarihinde rol oynayan devrimcilerdir. Biz hala izleri dün gibi yakın olan devrimci atalarımızdan bahsedeceğiz. |
|
Devamını oku...
|
| << Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>
| | Sonuçlar 73 - 84 / 1506 | |
|
|
|
|
Kısa Kısa |
|
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir." 22 Ekim 1922 Gazi Mustafa Kemal Atatürk |
|
|
İstatistikler |
Makaleler: 1909
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 4789973
|
|
|