left
 
 
   
right
Ana Sayfa
Monday, 06 February 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
EVLİ EVİNE, EVİ OLMAYAN SIÇAN DELİĞİNE Yazdır E-posta
Yazar http://istifhanem.com/2011/11/14/yenikurtfilmi-mesut/   
Sunday, 04 December 2011

Yeni Kürt Filmi – Mesut Yeğen

Kürt meselesinin son birkaç aylık seyri şunu gösteriyor olsa gerek: Vizyonda yeni bir film var, devlet Kürt meselesinde yeni bir siyaset takip etmeye kararlı. Çatışma siyasetine, doksanlar siyasetine dönmekten biraz fazlasını içereceği anlaşılan yeni siyaseti tasvir etmeye çalışayım. Niye ihtiyaç duyulduğundan başlayarak. Yeni siyasetin ardında tabii ki PKK ve Öcalan’la yürütülen müzakerelerin çökmesi var. Meşhur açılım siyasetinin devreye girdiği 2009 başından PKK’yle müzakerelerin çöktüğü 2011 ortasına kadar geçen süre şunu gösterdi: Devletin “Kürt meselesini nasıl hallederim” sorusuna verdiği cevapla PKK’nin “Kürt meselesi nasıl hallolur” sorusuna verdiği cevap arasında genişçe bir uçurum var. Devlet, kısmen Öcalan’a atfettiği pragmatizme, kısmen de Kürt sosyalliğine dair geliştirdiği naif imaja fazlasıyla güvendiğinden olsa gerek, Kürt meselesini kültürel hakları bireysel düzeyde tanımak ve PKK’lilerin eve dönüşüne göz yummak vasıtasıyla çözmek istedi. Bu vizyona göre, evli evine, köylü köyüne dönecek, Kürtçe okullarda seçmeli ders olarak öğretilecek, mütevazı ve mümin Kürtler ‘aslen Kürtlere yabancı’ BDP’den ve PKK’den soğuyacak, Kürt meselesi de böyle böyle hallolacaktı. Buna mukabil PKK, en önemli unsuru olduğu Kürt meselesinin, özyönetim, Kürtçe eğitim ve PKK’nin yasal Kürt siyasetinin esas aktörü olmasına cevaz verecek bir eve dönüş yoluyla çözülmesinde ısrar etti.

Vizyona yeni bir filmin girmiş olmasının, devletin Kürt meselesinde yeni bir siyaset takip etmeye başlamış olmasının sebebi bu; mezkur uçurumun kapatılamayışı. Dolayısıyla, PKK kimilerince iddia edildiği gibi “Kürdistan’ı ben yöneteceğim” iddiasında olduğu için değil, devlet fazlasını ‘riskli’ gördüğü “bireysel kültürel haklar + eve dönüş” reçetesine PKK’yi ikna edemediği için yeni bir siyasete geçildi.

Devamını oku...
 
MEDİNE SÖZLEŞMESİ VE İNSAN HAKLARI EVRENSEL BEYANNAMESİNİN KARŞILAŞTIRMASI Yazdır E-posta
Yazar http://www.ahikirsehir.com   
Friday, 02 December 2011

Medine Sözleşmesi ve İnsan Hakları Evrensel Beyanname’lerinin ortaya çıkışlarında çok ciddi sosyolojik ve psikolojik zeminleri vardır. 622 yılında İslam medeniyetinin kuruluşundaki zeminle 1948′de Avrupa’daki sosyolojik zemin arasında önemli benzerlikler göze çarpmaktadır. Batının 1948 yılında geldiği noktaya İslam medeniyeti 1326 sene önce gelmiştir diyebiliriz. Her iki sözleşmede de birey hukuku, kültürlerin hukuku ve devlet hukuku arasında denge kurulmaya çalışılmış ve birey, kültür grupları ve devlet yönetimi hakkındaki sınırlar çizilmiştir. Bu tür sözleşmelerde toplumsal empatinin ve birlikte yaşamanın bilinci görülmektedir.

Kültürel birliktelikler olmazsa toplum birlikte yaşamayı başaramaz. İnsanlar birbirleriyle sürekli kavga eden, savaşan, öldüren toplumlar haline gelirler. Bununla ilgili psikososyal deney yapılmıştır. Bir adaya 50 tane ergenlik öncesi gençler koyulur. Başka bir adaya da yine 50 tane aynı yaşlarda gençler yerleştirilir. Her iki adadakilere de üçer aylık süre tanınır. Birinci adadakilere, 3 ay boyunca serbest oldukları ve kendi tecrübelerini yazmaları istenir. Buradakilere hiçbir sınır konmaz, hiçbir amaç belirlenmemiştir, aralarında bir sözleşme yapılmadan bırakılmışlardır. İkinci adadakilerle küçük bir sözleşme yapılır. Bir amaç belirlenir, bu amaca göre bir ateş yakılır ve sönmeden devamlı yakılı tutulması istenir. O ateşin yakılmasıyla ilgili prensipler verilir. 3 aylık sürenin sonunda raporlara bakıldığında amacı ve sözleşmesi olan ikinci adadaki gençlerde kavgaların ve tartışmaların daha az olduğu, birlikte yaşamayı daha iyi başardıkları görülür. Birinci adadaki gençlerde ise sözleşme olmadığı ve keyfi bırakıldıkları için aralarında kavga, tartışma ve olayların çok fazla yaşandığı gözlemlenir. Bu deney, insanların birlikte yaşa­ma konusunda kendiliğinden bunu oluşturamadıklarım, insanlara bunun sunulmasının önemli olduğunu ortaya çıkarmaktadır. İslam dünyası dışındaki toplumların ancak 1948 yılında İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi oluşturabilmesi ve ayrıca bu beyannamede Medine sözleşmesinin izlerinin görülmesi insanlığın bu tür sözleşmelere vahiyle ulaşabildiğini göstermektedir. İnsanlık Medine sözleşmesi gibi bir anlaşmayı kendi kendine yapamamıştır. Tek tanrılı dinlerin ortaya çıkmasıyla birlikte gelen vahiyler, kitaplar, suhuflar vardır. Bu belgelerle yapılan sözleşmeler mevcuttur ama insanların hepsini birleştirebilecek bir sözleşme noktasına İslam medeniyetinin başlangıç döneminde ulaşılmıştır. Medine Sözleşmesi, insanlığın zihinsel olarak o seviyeye geldiğini fakat insanlığın olgunlaşmasının çok öncesinde olması bir vahiy sözleşmesi olduğunu gösterir -insanlık kendi olgunluğunu kısmi olarak 1948 yılında insan hakları beyannamesi ile göstermiştir.- Bu nedenle Medine Sözleşmesine medeniyet öncesi sözleşme de denilebilir.

Devamını oku...
 
SÖZ SAVUNMANIN Yazdır E-posta
Yazar vardiyabizdeplatformu.com/   
Tuesday, 29 November 2011

10 uncu AĞIR CEZA MAHKEMESi BAŞKANLIĞINA

SANIK : Bilgin BALANLI

ESAS : 2010/283

ÖZÜ : SAVUNMAYA İLİŞKİN AÇIKLAMALARDAN İBARETTİR

Savunmama başlamadan önce, Türk Ulusu adına bağımsız yargı yetkisini kullanan Türk Hâkimleri önünde, hakkımdaki temelsiz, sahte iddialar nedeniyle savunma yapmak zorunda bırakıldığım için son derece üzgün olduğumu ve bu sahteliği yapanları ve onlarla işbirliği içinde olanları da lanetlediğimi belirterek, iddianame ve bu davanın geneli hakkındaki görüşlerimi açıklamak istiyorum.

Türk Ulusu bilmelidir ki; tarihi şan ve şerefle dolu Türk Silahlı Kuvvetlerinin mensupları olan bizler bu davada sahte dijital verilerle suçlanarak, yargılanıyoruz.

Ordusuna karşı bu ihaneti yapan hainler ve onların işbirlikçileri bunun hesabını bir gün mutlaka Türk Ulusu adına bağımsız yargı yetkisini kullanan Türk Hâkimleri önünde vereceklerdir.

İstiklal marşımızda söylendiği gibi “

Kim bilir belki yarın belki yarından da yakın.”

Özetle ifade etmek isterim ki;

1. İddianame sahte dijital kayıtlara dayalı olarak düzenlenmiştir.

Devamını oku...
 
BASIN KAMUOYUNUN BEŞİĞİNİ TINGIR MINGIR SALLARKEN Yazdır E-posta
Yazar FIRAT HABER AJANSI   
Monday, 28 November 2011

Kamuoyu kimin elinde kaldı zaten. Basının yüzde 95’i yandaş medya oldu. Örnek olarak Ragıp Zarakolu ve Büşra Ersanlı niye tutuklandı sanıyorsunuz? Normal demokratik bakış açısı olan köşe yazarlarını bile sus pus oldu, ‘aman biz de tutuklanırız’ diye. Kamuoyu bunlar zaten. Peki onlar biterse kim kalacak? Kürtlerin içinde kamuoyu yaratanların hemen hemen hepsini tutukladılar, onlar yetmedi şimdi de kamuoyu denilen köşe yazarları şu, bu susturuluyor. Hatırlarsınız Banu Güven sırf Vedat Türkali ile Kürt meselesi hakkında konuştuğu için işinden atıldı. Gazeteciler artık araştırma bile yapmadan, sorgulamadan savcının veya polisin öne sürdüğü tüm iddiaları gerçekmiş gibi yansıtıyor. En somut örneği gazetelerde elinden silahla fotoğrafı yer alan İrfan Dündar’ın fotoğrafı savcıların öne sürdüğü gibi Kandil’de değil Hakkari’de bir düğünde çekildi. Bu bile yalanların nasıl da gerçek gibi lanse edildiği küçük bir örnek.

Devamını oku...
 
EMPERYALİZMİN UŞAĞI ARAP BİRLİĞİ Yazdır E-posta
Yazar TURGUT KOÇAK-TSİP GENEL BAŞKANI   
Monday, 28 November 2011


Başkanlığını Katar’ın yaptığı Arap Birliği’nin, Suriye’nin emperyalistlere karşı kendisini koruma hakkını zora sokmak için üç gün süre tanıması ve Suriye’yi tehdide yönelmesi Suriye’den derhal karşılık gördü ve Suriye Arap Birliği üyeliğini askıya alarak böylesi işbirlikçi politikalara pabuç bırakmayacağını anında gösterdi. Arap Birliği’nin tutumunun arkasından fırsat kollayan ABD işbirlikçisi AKP iktidarı ise hemen konuya dahil olarak bir kez daha Suriye’yi tehdit etti. AKP iktidarının Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu konu ile ilgili yaptığı konuşmada; Suriye bu tavrının hesabını verecek anlamına gelen sözleri dünya haber ajanslarına düştü. Bu haber, daha sonra; Suriye böyle giderse yalnız kalmaya mahkumdur şeklinde düzeltildiyse de Türkiye’nin işbirlikçi AKP iktidarının amacı herkesçe bir kez daha görülmüş oldu.

Türkiye’nin Suriye’ye karşı tutumu bizzat ABD emperyalistlerinin Dışişleri Bakanı Hilary Clinton tarafından övülmekle kalmadı, Türkiye’nin tutumundan memnun olunduğu görüşü de dile getirildi. Böylece bir kez daha anlaşılmış oldu ki, Suriye konusunda AKP iktidarı ABD emperyalistlerinin tartışmasız Truva Atı görevini üstlenmiştir.

Devamını oku...
 
DERSİM 1938 Yazdır E-posta
Yazar SUAT PARLAR   
Monday, 28 November 2011

Türkiye'de kapitalizmin gelişme dinamikleri ele alınmaksızın, Dersim 1938 algılanamaz...

Yiğit Tuncay: “Büyük endüstrinin kurulması ve yerel küçük endüstrinin gelişmesi için gerekli olan madenlerin Osmanlı İmparatorluğu’nda bulunduğu dillere destandı. Özellikle 20 asırdan beridir işletilmekte olan Ergani Bakır Madeni’nin durumu dikkate değer. Yılda 6 bin tonluk bu bakır üretiminin Avrupa savaş endüstrisine akıtıldığı ortadadır. Bu bölge Yakın Doğu’da kurulan imparatorlukların adeta darphanesidir.

Savaş sanayinde kullanılan bakırın dışında bölgenin krom yatakları da Alman savaş endüstrisini beslemiştir. 1930’ların ikinci yarısında bölgede gelişen olaylar Dersim’den tüm bölgeye yayılan nüfusun tehlike olarak algılanması, bu dönemde Nazi Almanya’sıyla kurulan ticari, ekonomik ilişkilerin görünür olmayan askeri yönü krom-politikle yakından ilgilidir. Bölgenin krom politiğiyle bütünleşen diğer maden varlıklarını da denetim altında bulunduran bir yerel ve uluslararası şebekeleşme mevcuttur."

Hammadde Katliamları

Suat Parlar: Hammadde kavramı kapitalizmin en sinsi kavramsal icatlarından biridir. Niye? Çünkü emeği bundan dışlıyor. Sanki bunlar doğada kendi halinde bulunan bir takım değerlermiş gibi. Hayır! "Hammadde" dediğimiz, doğadaki bütün o değerli, önemli varlıkların işlenmesi için insan emeği gerekir. Çünkü bunlar doğada saklıdır ve bunları saklı olduğu doğadan çıkarmak çok büyük zahmet gerektirir, çok büyük emek gerektirir.

Devamını oku...
 
EY İMAN EDENLER! İMAN EDİN! Yazdır E-posta
Yazar İHSAN ELİAÇIK   
Friday, 25 November 2011
Kur’an’da “Ey iman edenler, iman edin…” (Nisa; 4/136) diye bir ayet var.
Acaba bununla ne denmek isteniyor?
Perşembe geceleri kimi camilerde yapıldığı gibi tecdid-i imana veya tecdid-i nikaha mı çağırılıyoruz?
“Aşk ile bir daha” deyip Kelime-i Şahedet virdine, “Şevk ile bir daha” deyup tevbe-i nasuha mı çağırılıyoruz?
Bizden Kelime-i Tevhid’i tekraren “dil ile ikrar” edip durmamız mı isteniyor?
Bunu anlamak için “Ey İman edenler, iman edin…” ayetinin geçtiği yerden, beş ayet öncesini bakmak yeterli.
Bakın, neymiş iman edenlere “iman edin” çağrısı yapmak.
Bırakın, Kur’an kendini açıklasın…
***
Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. İyi dinleyin; önceki çağlarda kitap verilenlere de, size de, “Allah’ın öfkesini çekmekten sakının!” diye tavsiye etmişizdir. Buna rağmen inkar ederseniz, biliniz ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir ve övülmeye layık olan O’dur.Evet, göklerde ve yerdeki her şey Allah’ındır.Güvenip dayanmak için de Allah yeterlidir.İsterse sizleri bitirir de ey insan oğlu, yerinize başkalarını getirir! Allah’ın buna da gücü yeter. Kim dünya sevabı isterse, bilsin ki hem dünya sevabı, hem ahiret Allah’ın katındadır. Allah her şeyi işitiyor, her şeyi görüyor. Ey iman edenler! Bizzat kendinizin, anne-babanızın veya akrabalarınızın zülfü yârine dokunsa da adalet ve eşitlikten şaşmayın, zenginfakir ayrımı yapmayın. Hepsinden öncelikli olan Allah’tır. Adaletten uzaklaşıp da nefsinize uymayın. Eğer eğilir, bükülür veya savsaklarsanız, Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.(Nisa; 4/131-135)
Görüldüğü gibi “Ey iman edenler! İman edin!” demeden önceki bu beş ayet, iman etmenin aslında “güvenmek” demek olduğunu tefsir ediyor.
Devamını oku...
 
ÖĞRETMENİM Yazdır E-posta
Yazar DEVRİMCİ HALK PARTİSİ   
Thursday, 24 November 2011

İRFAN ORDUMUZUN BAYRAMINI EN DERİN SEVGİ VE SAYGIYLA KUTLARIZ...

DEVRİMCİ HALK PARTİSİ

 
CEVABI BEKLEYEN SUÇLAMA... Yazdır E-posta
Yazar BASIN AÇIKLAMASI-İŞÇİ PARTİSİ   
Wednesday, 23 November 2011

İşçi Partisi Genel Başkanvekili Hasan Basri Özbey:
TAYYİP ERDOĞAN, KOZİNOĞLU'NUN AÇIKLAMALARINA CEVAP VER!


RECEP TAYYİP ERDOĞAN’A SORUYORUZ
1. Bu çarpıcı açıklamalar karşısında ne diyorsunuz, bir cevabınız var mıdır?
2. Neden bir haftadır suskunsunuz?
3. İsviçre Bankalarında 8 ayrı hesap açma gereğini niye duyduğunuz?
4. Bu hesaplardaki 800 Milyon Amerikan Dolarını nereden buldunuz?
5. Bu durumun, başbakanlık koltuğunda oturan sizi şantaja açık hale getirdiği, Türkiye’nin güvenliğini zaafa uğrattığı aşikârdır. Libya’ya saldırı cephesinde başı çekip, Suriye’ye karşı yıkıcı faaliyetlere girişmenizde bunun etkisi nedir?
6. CIA ve BND, yani ABD ve Almanya, elde ettikleri bu bilgilere dayanarak sizden başkaca taleplerde bulundular mı?
7. Başta yardımcınız Bülent Arınç olmak üzere, AKP’li arkadaşlarınızın, hakkınızdaki gizli hesap bilgilerini, Alman istihbaratından alarak, CIA’ya servis ettiğinden haberdar mısınız? Bu konuda bir araştırma yaptınız mı?
8. MİT Müsteşar Yardımcılarının atanmalarında, gizli hesap bilgilerinin etkisi olmuş mudur?
9. Yine en yakın arkadaşınız Cemil Çiçek ve diğerlerinin, sizin ve partiniz hakkında Rus İstihbaratına “çok değerli” bilgiler vermelerine ne diyorsunuz?
10. Kozinoğlu’nun bu açıklamalarıyla, ölümü arasında bir irtibat var mıdır? Bu konuda araştırma talimatı verdiniz mi?

Devamını oku...
 
KCK NEDİR VE KCK TUTUKLAMALARI NE ANLAMA GELİR? Yazdır E-posta
Yazar DEMİR KÜÇÜKAYDIN   
Wednesday, 23 November 2011

Bir zamanlar bir devrimci, “Ahlakım politik, politikam ahlakidir” demişti. Yine aynı şekilde, biz de “Sosyolojimiz politik (ezilenler içindir), politikamız sosyolojiktir (bilimseldir)” diyebiliriz.

Bu nedenle, “KCK nedir?” sorusu bizim terminolojimizde, “sosyolojik olarak KCK nedir?” anlamındadır? Cevap da sosyolojik bir cevap olmalıdır. Ama bu cevap aynı zamanda politikamızı belirleyen veya tanımlayan bir cevap olur.

Peki, KCK nedir?

Sözcük olarak “Kürdistan Topluluklar Birliği” (Koma Civakan Kürdistan) diye çevriliyor bir çoklarınca. Muhtemelen “Topluluk” yerine, Almanca’daki “Gemeinde”, eskilerin “Cemaat” dediği, “Komün” kavramı daha denk düşüyor olsa gerek. Yani “Kürdistan Komünler Birliği” gibi bir çeviri ona adını verenlerin kastettiği anlamı daha doğru veriyor olabilir.

Şöyle veya böyle, bu fazla da önemli değildir[1]. Çünkü bu isim bizlere KCK’nın sosyolojik ne olduğu hakkında bir ipucu vermez; şeyler her zaman “ismiyle müsemma” olmayabilirler.

KCK’nın Tüzüğünden (yapısından) veya onu kuranların ona yüklediği işlevden (Programından, görevlerinden) hareketle de ne olduğu tam olarak anlaşılamaz. Çünkü, “ismiyle müsemma” olmadığı gibi, “zarf ile mazruf” da (yapı ve işlev) uyum içinde değildir[2].

Bu nedenle, yani onun adıyla yapısı; yapısıyla ona yüklenen işlevler; resmen yüklenen işlevlerle fiili işlevleri veya beklenen politik işlevlerle, nesnel işlevleri (yani sosyolojik olarak işlevleri) arasında bir uygunluk bulunmaması nedeniyle, KCK’nın ne olduğunu anlamaya çalışanlar, fili tarif eden körler gibi tanımlar yapmaktadırlar . Evet bunların hepsinde, körlerin tarifinde olduğu gibi bir doğruluk payı, bir hakikat çekirdeği vardır ama, fil ne bir borudur ne bir sütun, bir hayvandır burnu boru ayakları sütun gibi. Bu nedenle, bu uyumsuzluklar soyutlama düzeyinde ayıklanmadan onun nesnel sosyolojik anlamı kavranamaz.

Biz bu uzun yola girip te, çok uzun yazdığımızdan sık sık şikayet eden kimi okuyucuları bıktırmayalım ve kısa yoldan gidelim. Doğrudan bu soyutlamanın sonuçlarından başlayalım.

*

KCK’nın ne kadar kötü ve tehlikeli olduğunu anlatmak için, burjuva basını veya şimdi hükümete danışmanlık yapan polisler aşağı yukarı şunları söylüyorlar.

“Bir belediye işçisi bile, belediye başkanına hesap sormaktadır” diyorlar.

“KCK, PKK’nın hapisten çıkan kadrolarını istihdam etmek için bulduğu bir çözümdür” diyorlar.

“KCK aslında PKK’dır, hatta PKK’yı da kapsayan esas örgüttür” diyorlar.

Devamını oku...
 
İNCİTMEYİN DAMADI... Yazdır E-posta
Yazar RIFAT SERDAROĞLU   
Wednesday, 23 November 2011

Cumartesi günü İstanbul’da öyle bir rezalet yaşandı ki, böylesi şimdiye kadar görülmedi…

Bu rezalete ortak olanlar, yarın nasıl toplum içine çıkacaklar, insanların yüzüne nasıl bakacaklar çok merak ediyorum.

Rezalet şu;

Emine Erdoğan’ın ağabeyinin kızı, Başbakan Erdoğan’ın özel sekreteri. Bu sekreter hanımın kocası da Göksel Gümüşdağ… Altın kaplı Gümüşdağ, Hanım ve Yenge kontenjanından önce Küçükçekmece AKP Belediye Meclis Üyesi yapıldı. Cemaat mensubu olan damat, dizilerde figüranlık yaparken birdenbire İstanbul Büyükşehir Spor Kulübü Başkanı oldu. 2007-2011 tarihleri arasında Kulüpler Birliği Vakfı Başkan Vekilliğini yaptı. Mahmut Özgener’in kendi rızasıyla aday olmayacağını açıklaması üzerine, Türkiye Futbol Federasyonu Başkanlığına aday oldu. Şaşaalı-debdebeli basın toplantıları ile adaylığını açıkladı.

Sonra, kendisine “sen dur bakalım, fazla hoplama, cemaatin senden kıdemli elemanı var” denildi ve damat, TFF Başkan Vekilliğine fit oldu…

Futbolda şike araştırmasıyla görevli “Özel Yetkili Savcı” damadın

“Şüpheli-Sanık” olarak ifadesinin alınmasını ister. İster istemesine de, Polis damadı gelip almaz. Damat kendisi gider. Sağlık kontrolü için polis eşliğinde doktora götürülmesi kanun emridir, ama damat kendi arabasıyla kendi özel şoförüyle hastaneye kontrole tek başına gider. Aslanlar gibi raporunu alır, emniyette kendisinin ifadesini alacak polislerin önüne koyar...

Devamını oku...
 
AVRUPA'NIN TEFECİLERİ HÜKÜMETLERİ DEĞİŞTİRİYOR.. Yazdır E-posta
Yazar GÜNGÖR URAS-Milliyet   
Tuesday, 22 November 2011

Borç krizi ve euro sorunu derken dertler artmaya başladı

İtalya ve Yunanistan’da halkın seçtiği ve halk desteği ile ülkeyi yöneten hükümetler yerine, ülke borçlarını (daha borçlarını (daha doğrusu Fransız ve Alman bankalarının alacaklarını ödeyebilecek), “Ülke Komiserleri” atandı, “Teknokrat Hükümetler” (Hükümet İdareleri) oluşturuldu. Atanmış “Ülke Komiserleri” ve bunların oluşturduğu “Teknokrat Hükümetler”, seçilmiş politikacıların, halk oyunun çoğunluğuna dayalı başbakanların ve hükümetlerin yapamadıklarını veya oy derdi ile yapmak istemediklerini gerçekleştirmek durumundalar.
Bu tür atanmış “Ülke Komiserleri” ile teknokrat hükümetlerin halk desteği olmadan krize nasıl çözüm bulup uygulayabilecekleri kocaman bir soru işareti.
Türkiye’de Devlet Planlama Teşkilatı’nda uzman olarak çalıştıkdan sonra Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nda görev alan ve şimdilerde Bürüksel’de yaşayan Dr. Tunay Akoğlu, olan biteni Brüksel penceresinden yorumluyor. Ve diyor ki,” Şimdi yaşanan Avrupa krizi, sırası ile (1) finansal-mali, (2) ekonomik, (3) sosyal ve (4) politik aşamalardan geçti.
Krizi sadece borç krizi ve ona bağlı olarak da euro sisteminin varlığını koruma sorunu olarak basite indirgemek yanlış olur. Gelinen nokta ortada.Kriz finansal,ekonomik,sosyal ve politik yönleri ile AB ülkelerini farklı ölçülerde vurdu, vuruyor.

Devamını oku...
 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 37 - 48 / 1506
Kısa Kısa
Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
İstatistikler
Makaleler: 1909
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 4789982
Syndicate
 
left
Top! Top!
right