| |
|
|
ÇATI PARTİSİ yada BLOK PARTİSİ ÜZERİNE |
|
|
|
Yazar DEVRİMCİ İŞÇİ PARTİSİ
|
|
Sunday, 14 August 2011 |
|
Çatı Partisi’nin ortaya koyduğu manzara, bir ittifak değil sosyalistlerin Kürt hareketine iltihakı manzarasıdır. Bunun ne Kürt halkına ne de işçi sınıfına faydası olmayacaktır. İhtiyaç duyulan hâlâ işçi sınıfına yüzünü dönmüş sosyalistlerin ezilen Kürt halkıyla bir ittifakı ve burjuvaziden bağımsız bir Üçüncü Cephe’nin kurulmasıdır. Çatı Partisi mevcut yapısı ve yönelişiyle bu yolda atılmış bir adım değildir.
2011 seçimlerinden sonra Türkiye sosyalist hareketinin çeşitli kesimleriyle Kürt hareketi, Çatı Partisi adı altında bir siyasi kümelenme yoluna girmiştir. Seçimlerde oluşturulan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku bu girişimin temel taşlarını döşemiş, seçimlerden sonra oluşan meclis grubu ise çatının temel direğini oluşturmuştur. Bu partinin kuruluş çabalarına Devrimci İşçi Partisi (DİP) de davet edilmiştir. Devrimci İşçi Partisi sosyalist hareket ile Kürt hareketinin ittifakını, işçilerin, emekçilerin ve tüm ezilenlerin burjuvazinin farklı kanatlarından bağımsız bir cephe oluşturabilmesi adına öteden beri savunmuş bir harekettir. Ancak bugün gerek Blok’un gerekse de Çatı Partisi girişiminin, savunduğumuz ittifakın potansiyel bileşenlerini kapsamakla birlikte Üçüncü Cephe’yi oluşturabilecek bir siyasi perspektife ve bu tür bir cephenin gerektirdiği örgütsel yapıya sahip olmadığını görüyoruz. . |
|
Devamını oku...
|
|
ÇATI PARTİSİ OLMADI BLOK PARTİSİ VERELİM |
|
|
|
Yazar Turgut KOÇAK- TSİP Genel Başkanı
|
|
Sunday, 14 August 2011 |
|
"Sol yapılar bir türlü tutturamadılar ya, tutturamama nedenlerini de anlayamadıkları için deney üstüne deney yaşamayı sürdürüyorlar. İşin en tuhaf yanı da giriştikleri her yeni örgütlenmeyi ilk kendileri keşfetmiş sanıyor ve de herkesi buna inandırmak için kanter içinde bir uğraş veriyorlar. Nasıl olsa repertuar bol. Bu olmadı mı sıradaki gelsin…"
12 Eylül 1980 faşizmi devrimcilerin üstünden buldozer gibi geçmiş, kimi arkadaşlarımız canlarından olurlarken kimileri sakat kalmış, kimileri de uzun cezalar yatmışlardır. Yurtdışına gidenlerse kalanların üzerinden devrimciliklerini sürdürmüşler, bir süre sonra da devrimci olarak gittikleri yerden dönek olarak geri dönmüşlerdir. 1990’lı yılların başında Sovyetler yıkılmış, Doğu Avrupa ülkeleri birer ikişer sosyalizmi terk ederek kapitalist üretim ilişkilerine geri dönmüşlerdi. Bu trajedinin en acılı olanı da hiç kuşku yok ki, Berlin Duvarı’nın yıkılması olmuştur. Berlin Duvarı’nın yıkılmasını şenlik ve sevinçlerle karşılayan “solcular”ın da olduğunu unutmamak gerekiyor. Dahası Doğu Almanya’nın milyarlarca dolar karşılığı Sovyetlerde sosyalizmi yıkanlar tarafından Almanya’ya nasıl satıldığını da bilmeyen yok gibi. Yaşanan bu altüstlük Türkiyeli devrimcileri de çok etkilediği için onlarda yeni duruma ayak uydurmakta zorlanmadılar. Marksist-Leninist öğretinin katılığından tutun da insan doğasına uymayacağına kadar bir dizi yeni öğretisel anlayışlar edindiler. Avrupa partileri gidiş karşısında ilk havlu atan partiler oldu. |
|
Devamını oku...
|
|
"Babam Ve Oğlum", Bu Kez Kazanacağız! |
|
|
|
Yazar Sarp Kuray
|
|
Thursday, 11 August 2011 |
|
Ülkemizin gün be gün ağırlaşan ve derinleşen gündemindeki; inen kalkan CIA işkence uçakları, alt-üst kimlik tartışmaları, Hasan Cemal vakası, Şişli Adliyesindeki olaylar, ziyarete gelen CIA Başkanı vb.. gibi tartışmalar ortasında Pazar günü Çağan Irmak'ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği "Babam ve Oğlum" adlı filme gittim. Yaşantım boyunca sinema salonlarında bir filmi ikinci kez izlemeye gidiyordum. Bir hafta önce, arkadaşlarımla birlikte gittiğimiz filmin sonunda sinema salonunu terk ederken "Çağan Irmak'a bir teşekkür yazısı yazmak istiyorum, ne dersiniz?" diye sordum. Filmden hepimiz çok etkilenmiştik. Bende inanılmaz bir sarsıntı ve sevinç yaratmıştı. Gözyaşlarımızı tutamamıştık. Bizden sonraki seansa girmek üzere kapıda biriken insanlar, çıkışımızda hayretle yüzlerimizi inceliyorlardı. Çünkü herkesin yüzü param parça ve gözleri yaş doluydu. İşte "Babam ve Oğlum"a ikinci kez gitmeye karar verişim; bu yazıyı yazabilmek için daha dingin bir ruh haliyle filmi izleyebilmekti. Ne gezer: yine aynı sarsıntılar içinde sinema salonundan ayrıldım; çıkış kapısında yine aynı manzara beni bekliyordu.
Ben sinema veya tiyatro eleştirmeni değilim. Bu konuda da bugüne kadar hiçbir isteğim ve çabam olmadı. Ülkemizde bu hizmeti başarıyla yapan ustalar da var. Kırküç yıldır, doğrusu ve eğrisiyle devrimci mücadelenin içinde yer almış bir insanım. 12 Mart ve 12 Eylül gibi iki yenilgi okulunun içinden geçtim. Coşkunun en yüksek olduğu 1960'lı yıllarda, devrimci gençlik olarak ülkemizdeki egemen güçlere baş kaldırdığımız süreçte, düzenle ve düzenin kurumlarıyla başlayan kopuşmanın her boyutuyla içinde yerimi aldım. Bu kopuşma sürecinin en acımasız, en ağır bedelli yanının ailelerimizle ve özellikle de babalarımızla yaşandığını biliyorum. Yine yaşayarak bir noktayı çok iyi biliyorum ki; bu acımasız kopuşmayı yaşayan bizler ağır badirelerden çıktıktan sonra "evlerimize", yani "baba ocaklarımıza" geri dönmüşüzdür. Daha doğrusu sığınmışızdır. Ve sevgili annelerimiz, bu kavganın ortasında yürekçe bizden hiç kopmadan uzlaştırıcı bir tavırla acının büyüğünü yaşamışlardır. Bizler, babalarımızla ve annelerimizle gönül dolusu bir hesaplaşmanın içine girememiş, kırılan yürekleri tamir edememişizdir. Kavgada hayatını yitiren arkadaşlarımızı düşünün. Belki de çoğu aileleri ile küs gitmişlerdir. 1960'lardan buyana devrimci kuşakların hikâyesinin orta yerinde bu acı hep üstü örtülü bir şekilde sessizce durur. İki yıl önce sevgili babamı kaybettiğimiz günleri anımsıyorum. Onun ölüm ilanının altında benim de özür cümlelerim yer alıyordu. Ne yazık ki yaşarken yapamadığımı, gazete ilanı ile kapatmaya çabalıyordum. Nafile, bu eksiklik yaşadığım sürece benimle hep sürüklenip gidecektir. |
|
Devamını oku...
|
|
LÜKÜS HAYAT...NE RAHAT... |
|
|
|
Yazar emekadalet.org
|
|
Thursday, 11 August 2011 |
|
Emek ve Adalet Platformu’nun düzenlediği “Lüks Otel İftarlarını Protesto” buluşması anlamlı bir iftar ile orucunu açtı… LÜKS OTEL ÖNÜNDE YER SOFRASI
Emek ve Adalet Platformu’nun düzenlediği “Lüks Otel İftarlarını Protesto” buluşması anlamlı bir İftar ile orucunu açtı.. Yazarlar İhsan Eliaçık, Murat Menteş, Hidayet Şefkatli Tuksal ve tiyatrocu Ulvi Alacakaptan iftara katılanlar arasındaydı. Ayrıca tiyatrocular, gazeteciler, aktivistler, sokak çocukları ve Afrikalı göçmenler oradaydı. Hep birlikte İftarını açan katılımcılar, getirdikleri iftariyeliklerini bölüşerek yedikten sonra yazar İhsan Eliaçık bir konuşma yaptı. Öte yandan Conrad Otel önünde toplanan katılımcıların dövizlerini otelin girişine bakacak şekilde koydukları görüldü. Dövizlerde birbirinden ilginç sloganlar yer aldı: “Orucunu Kapitalizmle Bozma”, “Conrad’ta Muhteşem İsraf. 80 TL=100 Ekmek Parası”, “İsraf Değil İnsaf”, “Otelde Değil Önünde İftar”, “İftar Menü: 316 TL, Asgari Ücret: 658 TL”, “1 Milyar İnsan Hangi Suçundan Dolayı Aç”, “İnsanlığa Açız”, “Ramazan Festival Değildir- İftar Zengin Eğlencesi Değildir”, “İstanbul İçin Utanç Vakti”, “Ağzınızın Tadını Bozmaya Geldik” Eliaçık yaptığı konuşmada şunları söyledi: KİBİR KULELERİNİN DİBİNDE YER SOFRASI “Kibir kulelerinin dibinde yerlere sofralar sererek oruç açıyoruz. Bu yerlere serdiğimiz kilimler ve açtığımız oruç Hz. İsa’nın yer sofrasına benzer. Hz. Muhammed’in Ehli Suffa’daki yer sofrasına benzer. Memleketimizde din maalesef bir zengin eğlencesine dönmüştür. İftar bir zengin eğlencesi olmuştur. Burada bizler derin çelişkilerin yol açtığı, açlığın ve yoksulluğun kol gezdiği bir ülkede insanlara bir mesaj vermek için toplanmış bulunmaktayız. |
|
Devamını oku...
|
|
AK SİLAHLI KUVVETLER |
|
|
|
Yazar Rahmi YILDIRIM
|
|
Thursday, 11 August 2011 |
|
Türk ordusunun hegemonik gücü ve ağırlığı gözle görülür ölçüde azaldı. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) epeydir hükümet politikalarını veto edemiyor; idari, mali, adli özerkliği sınırlanıyor. Ordunun devletin kurucu değerleri olarak dogmalaştırdığı kendi ezberini yeniden üretme ve dayatma gücü de azalıyor. Olağan koşullarda ordunun siyasi ve sosyal hayatta güç kaybı ve kışlaya çekilmek zorunda kalması demokratikleşme olarak alkışlanır. Ne yazık ki, TSK’nin hegemonik gücünün azalması, Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde yol aldığını göstermiyor. *** Türk ordusu durduk yerde mevzi kaybetmedi. Ordu, Türk sermaye sınıfının iç kavgasının zorlaması ve emperyalizmin yeni yönelimleri nedeniyle güç kaybetti. Osmanlı modernleşmesinin kıblesi batı kapitalizmine yönelikti. Ordunun kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin kıblesi de öyle. Kurucu lider Mustafa Kemal Atatürk, ardılları İsmet İnönü, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal, Recep Tayyip Erdoğan ve bilumum darbeci generaller hep, “muasır medeniyet” olarak kavramsallaştırılan dünya kapitalizmi ile bütünleşmeyi ana hedef olarak benimsediler. Bütünleşme asıl olarak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleşti. Dünya kapitalizmiyle bütünleşme sürecinde Türkiye devletinin ve ordusunun dünya egemenleri için önemi ve rolü, Soğuk Savaş’ın askerî ve jeopolitik gerekleriyle belirlendi. Dünya kapitalizminin askeri örgütü NATO’da “saldırıda ilk feda edilecek karakol” görevini üstlenen ordu, ülke içinde de emekçi sınıflara karşı yürütülen Soğuk Savaş’ın ve sermaye birikiminin aktörü, figüranı, neferi ve muhafızı oldu. |
|
Devamını oku...
|
|
SURİYE BAAS SOSYALİZMİ |
|
|
|
Yazar DR.HİKMET KIVILCIMLI
|
|
Wednesday, 10 August 2011 |
|
 O Tarihcil Madde kontenjanları ortasında, Arap dünyası gözönüne geldikçe, daha iyi anlaşılıyor. Arap dünyasını en iyi gözönüne getirmenin en uygun yeri de Suriye gibi geliyor. Bütün yeryüzü Müslümanları'nın: "Evveli Şâm, âhiri Şam!" dedikleri Dımşık Kenti, o bakımdan, Suriye'nin merkezi olmakla kalmıyor. Tüm Arap Dünyası'nı gözetlemek için en uygun rasathaneye de benziyor. Arap insanını burada bütün ilişkileri ve çelişkileriyle bir daha açıkça görmek ve kavramak epey olağanlaşıyor. Baas Partisi'nin bir tesadüf eseri olmadığı gittikçe daha netleşiyor. Mısır 35 milyon nüfuslu olabilir. Sosyalizm orada hâlâNâsır veya benzerleri gibi kişilerin geçici damgalarından sıyrılamıyor. Küçücük Suriye, Sosyalizmi, daha tutarlı Siyasî tek Parti içinde bir "Hizbil Baas" (Baas Partisi'nin Fraksiyonu, Bölüğü) adıyla anıyor. Suriye Devleti, Arap Milleti içinde Baas Partisi'nin rejyonal (bölgecil) bir parçası olduğunu adım başı açıklıyor. Onun için "Vahdet - Hürriyet - İştirakiyye" (Birlik - Özgürlük - Sosyalizm) üçüzlü parolasını, Hristiyanlığın (Baba - Oğul - Ruhülkudüs) teslisi (üçlemi) gibi kutsallaştırmış, bayrağına, televizyonuna, radyolarına, gazetelerine, örgütlerine sılinmez harflerle hakketmiş. Şam sokaklarını, geniş bulvarını dolduran kalabalığa insan tepeden züppe çıtkırıldımlığı ile kuşbakışı baksa, hemen: "- Hani birlik?.. Hürnyet bu mu? Sosyalizm nerede?" diye şaşıp kalabilir. Dolaşanların, hele cumartesi, pazar günleri kaynaşanların yarıdan çoğu asker, yarısı sivil. Asker üniformaları bile renk renk, çeşitli, alacalı, başıbozuk görünüyor. Sivillerin büyük çoğunluğu başı açık. Bu açık başların altında setre pantolondan, fellâh şalvarına dek dünyanın hertürlü sivil kılığı geziyor. O kadar mı? Başları ak şallı, siyah ipek simit geçirilmiş akelli (Kıbrıs'ın AKEL'i değil) sivillerin çoğu bembeyaz, kimi renk renk entarilerinin savrulan dalgalı etekleri, topuklarında yerleri, yaya kaldırımları, asfaltları hiç telâşsızca, arabalara aldırmaksızın rahat rahat süpürüyor. Bunlar dikkati çekecek kertede azınlık. Hele Fes giyenler yok denecek seyreklikte... Otuz yıl önce Akel ve Osmanlı kızıl ciğeri Fes bayağı çoğunluktaydı. Hiç bir Mustafa Kemal çıkıp: "Kıyafet Kanunu" yahut "Şapka Kanunu" gibi "Kılık inkılâpları" ilân etmemiş. Herkes kendiliğinden Fesi de atmış, Akeli de seyreltmiş, şapkayı da başına bela etmemiş. İsterse en "Devrimci" sinekkaydı traşı ile, isterse saçı ile sakalı ile, gençse F'avoris uzatmaları, Hipi giyinişiyle yaşıyor. Karışan, görüşen değil, bakan yok. Suriye "Bakan"ları ne yaparlar? Hot zot edecek adamn bulamamışlar besbelli. |
|
Devamını oku...
|
|
KALE GİBİ AHMET |
|
|
|
Yazar SUVARİ
|
|
Wednesday, 10 August 2011 |
|
SEVGİLİ ARKADAŞLARIM, DOSTLARIM Yeniden başlamanın tadı başlığını koydum mektubuma. Evet 56 yıllık hayatımda tam 5. kez, hem de sıfırdan yeniden başlamak durumunda kaldım bu günlerde. Bu listedeki herkesin bildiği gibi, 5 yıl 1 aydır Sosyal İnsan Yayınları yöneticisi olarak Dr. Hikmet kıvılcımlı’nın bütün eserlerinin basımına uğraşıyordum. Yayınevi resmi olarak 30.06.2006 tarihinde kurulmuştu. Bugün, yani 09.08.2011 günü, asıl kurucusunun isteği üzerine, fiilen varlığına son verdi. Her ne kadar son vermenin adını “uyuma” olarak koyduysak da fiilen BİTTİ. Bitişin gerekçelerini tartışma yerine kısa bilgi vereyim istedim. Bu 5 yıllık süre içinde Sosyal İnsan Yayınları, tümü Kıvılcımlı kitapları olmak üzere 55 kitap, 8 de broşür yayınladı. Ayrıca 6 adet de Kıvılcımlı’nın olmayan kitap yayınlandı. Onbinlerce sayfalık hazine yani. Bu hazinenin ortaya çıkarılıp okura ulaştırılmasında neredeyse tek başına gece gündüz çalışan biri olarak, sonu ne kadar hüzünlü olsa da çok mutlu bir 5 yıl geçirdim. Çok yoksul, çok yoksun, çok yorucu ve yıpratıcı ama çok da mutlu. Bu 5 yıla daha önceki 3 yıl hazırlanma dönemini de katarsak, toplam 8 yıl. Yani tüm yaşamımın 1/7 sini bu göreve adamışım. Ben görevini yapmaya çalışmış birinin huzurunu taşıyorum. |
|
Devamını oku...
|
|
UNUTULMAZ |
|
|
|
Yazar SUVARİ
|
|
Wednesday, 10 August 2011 |
| | | | 
Siemens'de çalışırken tanıştığım Hasan Ersen, İlhan Örücü, Fuat Saygılı,Ramazan Pektaş,Teoman Birkan ve Savaş Yazıcı ile birlikte Marksizm kütüphanesi oluşturmayı tartıştık, ve oluşturmaya başladık. Amacımız, Devrimci yazı ve yapıtları elektronik ortama aktarmak herkesin kullanımına sunmaktı. Bunu büyük ölçüde başardık. İsmini hatırlamadığım birçok arkadaş da bizlere yardımcı oldu. 2004 yılında ölümümden sonra arkada kalan sevdiklerim, sevenlerim ve dostlarım bu çalışmayı yarım bırakmadı..... Degerli ağabeyim Mete DURALın katkısı unutulmaz. TÜRKÜMÜZ YARIM KALMAYACAK.... ÖNER GÜRCAN ÖNER GÜRCAN, 1964 yılında 12 yaşında babası İhtilalin Süvarisi FETHİ GÜRCAN’dan aldığı devrimci bayrağı onurla ve azimle taşıdı. 12 Mart’larda 68’li Dev-Genç’li ağabey ve ablalarıyla omuz omuza Dev-Lis’li olarak hasta kalbine ve sürünen ayaklarına rağmen ezilenlerin yanında yiğitçe yerini aldı. 12 Eylül’de yeni kalp ameliyatı olmasına rağmen yurt içinde ve yurt dışında karşı devrimcilere ve cuntacılara karşı mücadelesine devam etti. Vücudu bu devrimci yüreği daha fazla taşıyamadı. Bu kütüphane onun hasta yatağında dahi çalışmasına devam ederek öldüğü 10 Ağustos 2004 günü son noktayı koyduğu 10 yılı aşkın çalışmasıdır. Bu kütüphane, devrimci bayrağı aynı onur ve kararlılıkla taşıyacak gençler için hazırlanmıştır. http://www.onergurcan.org/ |
|
|
DEMOKRASİ DERSİ VERİYORUZ :))) |
|
|
|
Yazar HÜSNÜ MAHALLİ-AKŞAM
|
|
Wednesday, 10 August 2011 |
|
NEDEN? Ortadoğu'daki 'devrimler' başlamasaydı belki de Suriye ve Türkiye bu yıl birleşebilirdi. Arap aleminde Türkiye'nin gerçek ve samimi tek dostu Suriye idi. Hem yönetim hem de tüm kesimleriyle halk, Türkiye'yi seviyor ve ona her alanda güveniyordu. Ama daha önemlisi herkes kendine has gerekçelerle Türkiye'den bir şeyler öğreniyordu. Suriye, Türkiye ile dostluğundan doğru yolda yavaş da olsa çok önemli dönüşümler yaşıyor ve kazanımlar elde ediyordu. Bugün ise birileri Türkiye'yi Suriye ile savaştırmak istiyor ya da savaşın tarafı yapmaya. Tıpkı Irak işgali öncesinde olduğu gibi. Türkiye ise giderek Şam'a karşı tavrını sertleştiriyor. Bunu neden yaptığını anladıysam Arap olayım! Ama TRT Arapça'nın işini gücünü bırakıp Suriye karşıtı provokatif yayın yapmasını anlıyorum. Örneğin 16 Temmuz'da yayınlanan şu habere bakın: 'TRT Arapça'nın Hatay'daki muhabirinin edindiği bilgiye göre Türk devleti Suriye ordusundan kaçarak muhalefete katılmak isteyen subay ve askerler için sınırda özel bir kamp kurmuştur.'' Başka bir haberde Hatay'a kaçmış bir Suriyeli ile yapılan söyleşide 'Suriye'ye dönen göçmenlere işkence yapıldığı' söylenmektedir. Oysa Suriye'den ne bir asker kaçmış ne de göçmenlerin geri dönmesi engellenebilmiştir. Türkiye'ye gelen 15 bin göçmenden yalnızca 4 bin kadarı kalmıştır. |
|
Devamını oku...
|
|
AÇLIK GÜNLERİNDE ALLAHIN YÜZÜ |
|
|
|
Yazar İHSAN ELİAÇIK
|
|
Monday, 08 August 2011 |
Açlık Günlerinde ‘Allah’ın Yüzü’ Açlarla beraber olmayı değil; orucun kendisini… Zülme ve sömürüye ‘kıyam’ etmeyi, zenginin önünde eğilmemeyi, hayatta kimseye ‘secde’ etmemeyi değil; namazın kendisini… Halka karışmayı, eşitlenmeyi değil; tavafın kendisini… Yakınlaşmayı, kaynaşmayı değil; kurbanın kendisini… Domuzlaşmamayı, yiyicilik yapmamayı değil; domuz etinin kendisini… Kadının boyunduruklardan kurtulmasını değil; saç telini örtmenin kendisini ‘ibadet’ sanıyor. Başörtüsünün sırf saç telini göstermemek için var olduğunu sanıyor ve ‘fetiş’ oluşturuyor. DEVAMI http://www.kadinhareketi.org/content/view/1047/1/ |
|
BORÇLAR VE ÖĞRETMENLER |
|
|
|
Yazar MUSTAFA KEMAL GÜLTEKİN
|
|
Monday, 08 August 2011 |
|
SORU VE CEVAPLARLA ABD EKONOMİSİNİN BUGÜNÜ
- ABD’nin toplam borcu ne kadar? - 14,3 trilyon USD - Dağılımı nasıl? USD cinsinden. o Sosyal güvenlik 2,7 trilyon USD o Emeklilik fonu 901 milyar o Hükümet harcamaları 587 milyar o Faiz yükü 1,400 trilyon o Savunma dışı harcamalar 1,300 trilyon o Savunma harcamaları 663 milyar o Sağlık harcamaları 272 milyar o Irak- Afganistan savaşı 1,3 trilyon o Vergi indirimleri 678 milyar o Vergi anlaşması 391 milyar o Bush dönemi vergi kesintileri 1,7 trilyon o Canlanma paketi 719 milyar o Resesyon açıkları 3,6 trilyon - |
|
Devamını oku...
|
|
MAĞDUR VE MAĞRUR TOPLUMBİLİMCİ İSMAİL BEŞİKÇİ |
|
|
|
Yazar Mehmet BAYRAK-peyami AZADI
|
|
Saturday, 06 August 2011 |
|
A- „Mazlum ve Kahraman“ Yılmaz Güney’den „Mağdur ve Mağrur“ Beşikçi’ye Uzanan „Acılı Büyük Yaşamlar“… Geçmişte bir yazımda; gerek film hikâyesi, gerek film senaryosu, gerek oyuncu, gerekse yönetmen olarak Türkiye sinemasında bir ekol yaratan Yılmaz Güney’i „mazlum ve kahraman“ olarak nitelendirmiştim. O, Kürdistan’dan gelip Çukurova’nın bereketli topraklarında yoğun bir dirlik müdacelesine girişmiş; „Yılmaz Pütün“ imzasıyla yazdığı bir hikâyeden dolayı daha Demokrat Parti döneminde „komünizm propagandası“ yaptığı gerekçesiyle tutuklanmış, sonraki yıllarda da son derece maceralı bir yaşam sürdürmüştü. 1960’lı yıllardan itibaren özellikle toplumcu sinemaya yöneldikten sonra sayısız ilginç olaya tanıklık etmiş ve önü kesilmeye çalışılmıştı. 1970’li yıllardan sonra devrimci örgütlerle ilişkilendirilerek susturulmaya ve etkisizleştirilmeye çalışılmış, daha sonraki yıllarda ise Çukurova’daki film çekimi sırasında bir provokasyona kurban edilmişti. Yıllar süren kapalı hapis yaşamından sonra yarıaçık cezaevine çıktığında, gelecekte de kendisine yaşam hakkı tanınmayacağını gördüğü için ülke dışına, Avrupa’ya çıkmak zorunda kalmıştı. TRT’deki görevimin 80 Cuntası’na rastlayan kesitinde, onun filmlerine nasıl düşmanlık edildiğini, yasaklamayla yetinilmeyip, kopyalarının nasıl imha edildiğini doğrudan gözlemlemiştim. Yılmaz Güney, Cunta yönetimi için adeta onulmaz ve son derece tehlikeli bir düşmandı…
Yılmaz Güney’in sürgünde yaşama veda etmesinden dört yıl sonra 1988’de çıkarmaya başladığım Özgür Gelecek dergisinin ilk sayısında, aynı yıl içinde Almanya’da yapılan bir anma etkinliğinin yanısıra, birlikte hapis yattığı dost-yazar Hasan Kıyafet’in „Mahpus Yılmaz Güney“ kitabı dolayısıyla kendisiyle yaptığım bir konuşmaya da yer vermiştim. Kıyafet, bu konuşmamızda Yılmaz Güney’in „Kürtlüğümden ve yoksulluğumdan çok çektim“ sözüne özellikle vurgu yapıyordu. Yılmaz’ı tanıyan ve yakından izleyen bir başka dost-yazar Oral Çalışlar ise, ölümünün 10. yıldönümü dolayısıyla kaleme aldığı bir yazıda onu „mazlum ve kahraman“ olarak nitelendirmiş (Cum. 9 Eylül 1994) ve ben de bu eksende „Mazlum ve Kahraman Yılmaz’ın Acılı Büyük Kürt Yaşamı“ konulu bir incelemeyle, bu aşk, macera ve hüzün adamının ilginç yaşamını bir inceleme yazısıyla yeniden gündeme getirmiştim. 1994’te zorunlu olarak Avrupa’ya çıktığımda, katıldığım ilk toplantı da üç önemli Kürt insanının (Sinemacı Yılmaz Güney, şair Cigerxwin, bilim adamı Qanadê Kurdo) ölümlerinin 10. yıldönümü anma etkinliğiydi. |
|
Devamını oku...
|
| << Başa Dön < Önceki 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 Sonraki > Sona Git >>
| | Sonuçlar 121 - 132 / 1507 | |
|
|
|
|
Kısa Kısa |
|
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir." 22 Ekim 1922 Gazi Mustafa Kemal Atatürk |
|
|
İstatistikler |
Makaleler: 1910
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 4838532
|
|
|