| |
|
|
Enuma Eliş...'Yaratılış'ın Sümer anlatımı... |
|
|
|
Yazar Safa KAÇMAZ
|
|
Saturday, 23 December 2006 |
|
Merhaba Ömer, ilgine çok teşekkür ederim.. Yazılarımı,Blog kaynağı göstererek yayınlayabilirsiniz elbette.Bundan memnun olurum.Blog'da neyi uygun buluyorsan(iz),değerlendirmesi sana,size ait.. Ben,nerede ise 25 yıldır gezgin-sürgün Fransa ve yurtdışındayım.Adres de bu bakımdan sorun,kitaplar da...Ama ,elimden geldiğince ,senin yazıların da dahil,internet yoluyla,bilgi edinmeye çalışıyorum..Sevgi, selam ve basari dileklerimle.. Safa KAÇMAZ toplumvetarih.blogcu.com/ Ve biz de yayınlıyoruz Değerli arkadaşımız Safa Kaçmaz’ın yazılarını.
SÖZ SAFA KAÇMAZ’ın: Yaygın kanıların tersine, ortaya çıkış gerekçeleri bakımından dinler, bir uydurmalar manzumesi veya tanrısal vahiy urunu değildirler. Kutsiyet, eski toplumda bir uygarlık kategorisi olarak şekillenir. Daha sonra, doğaüstü bir tanrı tarafından 'yaratılış' anlatımı halini dönüşen fenomenin temeli, Sümer-Akkad toplulukları arasında başlangıçtaki ittifak düzeninin ilahilerde anlatılan gerçek tarihinin bozulmuş haline dayanmaktadır. Tarih, aslında bir yanıyla, birey’in bir öteki birey'le olan yaşam ilişkisinin düzenlenmesi ve yeniden düzenlenmesinin toplamıdır. Orada, doğal ve üretilmiş zenginliğin paylaşımında birey, içerisinde yer aldığı toplum birimi olarak hareket eder. Nasıl yasanmış ise, öyle ele alınarak yorumlanması gereken tarih mahkûm edilemez, irdelenir.
Enuma Eliş...'Yaratılış'ın Sümer anlatımı... Dünyadaki toplumsal yeniden düzenlenişte dinsel saflaşmanın günümüzdeki gerçek önemi, konunun bir kez daha ve fakat yeni bir düzlemde ele alınmasını zorunlu kılmaktadır. Zamanımızın üç büyük dininin kutsal kitapları; Eski Ahit, İncil ve Kuran'ın bilinen en eski kaynağı Sümer kil tabletleridir. |
|
Devamını oku...
|
|
Ermiş |
|
|
|
Yazar Duygu ÇALIŞKAN-Mehmet ÖZGÜR
|
|
Tuesday, 19 December 2006 |
|
ANADOLU’DA ÜTOPİK SOSYALİZMİN KÖKENLERİ (İslam Tasavvufunda Diyalektik ) III ERMİŞ Halil CİBRAN’dan Derleyen :Duygu ÇALIŞKAN-Mehmet ÖZGÜR
Kültürümüzün kökenlerini arama fikri aslında arkeolojiye merak sarmamla başladı. Ünlü arkeolog Louis Masinnon’un Bağdat’da yaptığı kazılar sırasında bir çömlek parçasının üzerine kazınan sözleri okumasıyla Hallacı Mansur’a ulaşması ve bütün hayatını buna adayarak iki bin sayfalık koca bir eser yaratması beni çok etkiledi. Tarihimizin Avrupa-merkezci tahlilleri, dünyayı Avrupa’dan dahil görme alışkanlığı beni fazlasıyla üzdü. Her ülke devrimini kendi topraklarından çıkarması gerektiğini düşünüyorum. Araştırmalarıma başladığımda yalnızdım, bu sürece Ozan Türköz’ün de katılmasıyla daha çok kaynağa ulaşmamız gerçekleşti. Gördük ki insanlığın eşit ve bölüşken yaşadığı sınıfsız toplumun dinsel formasyonları göçebe toplumların daha ileri üretim yapısı ve sınıfsal oluşumlarla karşılaştığında zındıklık yani dinsizlikle suçlanarak çeşitli baskılara uğrayıp daha olmadı yok edilerek cezalandırılmışlar. Fransa’da Katharlar (arınma) yerleştikleri Güney Fransa’da bir kaleyi ele geçirip eşitlikçi bir toplum kurmayı başardılar. Ama sonraları kalenin kuşatılıp açlıktan susuzluktan bitap düşüp teslim olup kılıçtan geçirilmeleriyle sonuçlandı. İtalya’da Bogomiller yarattıkları eşitlikçi toplum kılıçtan geçirilerek genç- ihtiyar, kadın- erkek demeden yok edildi. Almanya’daki Thomans Münzens’in fikirleri ve köylü ayaklanmaları Engels’ce ele alınıp sınıfsal kökeni ve ütopik unsurları incelendi.  Bizim tarihimizde Amasya’da eşitlikçi topluluk kuran Babailer Selçukluların tuttuğu paralı Frank askerlerince kılıçtan geçirildi. Şeyh Bedrettin Aydın Ortaklar’da iki yıla dayanan eşitlikçi bir toplum kurdu. Aslında hem Hıristiyan Mistizmi hem de İslam Tasavvufu sınıfsal olarak köylü ayaklanmaları ve eski eşitlikçi dinlerine geri dönme isteklerinin yakarışıydı. Karl Marx burjuva bir felsefeci ile tartıştıklarında aralarında şöyle bir konuşma geçmişti: “Kapitalizm “yeteneğini kullanan insan”ı sakat bırakır özgürlük imparatorluğunda (ilk eserlerinde) yani komünizmde iki saat çalışan, iki saat keman çalan, iki saat balık tutan ve iki saatte senin gibi boş kafaları eleştireceğiz ve insanın tekrar “yeteneğini kullanabilen” insana ulaşmasın sağlayacağız.” Friedrich Nietzsche’nin üstün insan “ecco home” düşüncesi bu gün yanlış bir kanı ile yok sayılmaktadır. Oysa hastalığından yararlanarak ablası ve onun nasyonal-sosyalist kocası tarafından tahrif edilse de aslında düşüncesi kapitalizmin sakatladığı insanı tekrar dinden, bilimsel yaklaşımdan uzaklaşmasını engelleme çabasıdır. |
|
Devamını oku...
|
|
Sıra Kimde? |
|
|
|
Yazar Mehmet ÖZGÜR
|
|
Tuesday, 19 December 2006 |
|
Tarih boyunca tüm devletlerin ele geçirmek için birbirleriyle kıyasıya mücadele ettikleri Ortadoğu,tarihin ilk dönemlerinden beri önemini korumuştur. Değişik devletler değişik dönemlerde Ortadoğu üzerine çıkarlarının çatıştığı bilinmektedir.
Öyleyse bu Ortadoğu neresidir; Ortadoğu Alman Şarkiyatçı Udo Steinback’a göre “Ortadoğu derken biz bütün Arap Ülkelerini,Arap Birliğine üye olan bütün ülkeleri,İsrail’i, Türkiye’yi, İran’ı, Pakistan’ı ve Afganistan’ı içine alan bir bölgeyi kastediyoruz.”(1) demektedir.
Özellikler konumuz BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) olunca ABD ve AB li “bilim insanlarının” tespitlerini önemsememiz gerekiyor.
Geçmiş tarihlerde Ortadoğu coğrafyası için en dar tanım Türkiye,İran,Mısır üçgeni ve bu üçgen içinde kalan devletler düşünülüyordu. En geniş tanım ise Müslüman ülkeleri,yani Kuzey Afrika,Sudan,Somali ve Afganistan’ı içerir. Bilim insanları arasında en çok anlaşmaya varılan tanım ise;Arap devletlerine Türkiye,İran ve İsrail eklenmesiyle elde edilen bölgedir.(2)
Ortadoğu’nun dünya politikasındaki tarihi rolü;Avrupa,Asya ve Afrika kıtaları arasında kültürel ve ekonomik yönden köprü olmasından kaynaklanır.
|
|
Devamını oku...
|
|
Embedded Diktatör Öldü Netekim! |
|
|
|
Yazar Rahmi YILDIRIM
|
|
Monday, 18 December 2006 |
|
Embedded sözcüğü, ABD’nin Irak’ı işgali sırasında uyguladığı “gazetecilik” modelinin adı............ Diktatörün dünyadaki zulmüne kayıtsız kalmış Tanrı’nın “yatağında ölüm” bahşettiği gaddar diktatörü lanetleyip lanetlemeyeceği bilinmiyor. Lanetlese ne çare! Roman kahramanı Tatjana, Tanrı’nın dünyadaki zulme kayıtsızlığından yakınmıştı: “Eğer bir tanrı varsa, o iyi kuvvetleriyle neden terk etti bizi? Eğer varsa neden ikiye ayırdı insanları? Neden insan haklarını ortadan kaldırıp baskıya, zulme, kötülüklere müsaade etti?” (Maksim Gorki, Ana, Ararat Yayınevi, İstanbul 1973, s: 305) Tanrı’nın “yataktaki” zalime yatakta ölüm bahşetmesine yalnızca ailesiyle yakın dostları yas tutmalıydı. Görüldü ki, onca zalimliğine karşın çok da seveni varmış. Ne demeli? Zamanında hizmet ettiği varlıklı sınıflar ve zenginler sofrasının kemik yalayıcıları arasında nice vefalı dostları varmış. Unutmamışlar embedded diktatörlerini. Pinochet, artık kaçacağı delik kalmadığını anladığı günlerde Türkiye’de el üstünde tutulan suç kardeşine imrenmiş midir, o da bilinmez. Belki de imrenmeye ömrü vefa etmedi, yatağında öldü netekim! Türkiye’nin emekli embedded diktatörü ise hâlâ yaşıyor netekim! Muhtemeldir ki, Şili’deki suç kardeşi gibi yatağında ölmeyi “özler”. Hâlâ el üstünde ve görünen o ki, Tanrı, ona da yatağında ölüm bahşedecek. |
|
Devamını oku...
|
|
Yeni Sömurgeciligin,Nazi paraleliğine tanik iki belge. |
|
|
|
Yazar Ali KINALI
|
|
Sunday, 17 December 2006 |
|
Temelde Nazilerin sömurge amaclarinin benzeri biciminde, yeni bir sömurgecilik yöntemidir AB. Avrupa kapitalist sistemlerinin elbirligi dahilinde, dunyaya hakim olmasi fikrinin, Önceleri Nazi Almanyasinin intellektuelleri tarafindan ortaya atildigi unutmuşluktan yada bilmemezlikten geliniyor. AB temelde Nazi almanyasinin 1949 lardan itibaren baslatmis olduğu Dünyaya hakim olama politikasinin tipik bir kopyasidir.Dolaysiyla liberalizmin dogurup, böyutup, insanin basina bir katliam makinasi olarak sardigi nazizmin basariya ulastiramamis oldugu
sömurgecilik projesinin devami olan kuresellesme girisimlerini, yeni Avrupali liderler her ne pahasina olursa olsun yerine getirip basarmak kararliligindalar. Yeni sömurgeciler, basta Avrupa capinda kapitalist gucbirligi biciminde sömuruyu hakim duruma getirip egemenliklerini hayata gecirmis olarak, gelecekte daha genis alanda ve dunyanin tumune hakim olmak amacindalar. |
|
Devamını oku...
|
|
Cahil,Cühela Takımı!... |
|
|
|
Yazar Erol SOYSEVER(Em.J.Pilot Bnb.)
|
|
Saturday, 16 December 2006 |
|
Diyanet İşleri Başkanı, Papa' ya elindeki yazılı metni okuyarak yaptığı konuşmada şöyle bir deyiş kullandı : " Anadolu topraklarında Müslümanlık, Hırıstiyanlık ve Yahudi (lik) özgürce yaşanmıştır." Eski Türk Dil Kurumu Genel Yazmanı Ömer Asım Aksoy' un başkanlığındaki kurulca hazırlanan ve otuza yakın baskısı yapılan " Ana Yazım Kılavuzu " nda "yahudilik" diye bir sözcük bulunmadığı için, yukarıdaki "lik" hecesi ayraç (parantez) içinde gösterilmiştir. Evet o sözcük niçin söz konusu yapıtta bulunmuyor? Çünkü Yahudilerin dinlerinin adı "yahudilik" değil, " Musevilik" tir. Ülkemizin din işlerinden sorumlu o çok bilmiş kişi, Yahudilerin dininin ne olduğunun ayırdında değil. Burada dil sürçmesi olasılığından söz edilemez. Çünkü konuşma, yazılı metin okunarak yapılmıştır. xxxxxxxx Başbakan RTE Afyonkarahisar' da yaptığı konuşmada, "Türkiye' de yedi siyasi bölge vardır. Bu bölgelerde yaşayan 72 milyon insanımız bizim için birdir, hiçbir ayırım yapmıyoruz." diyebilmiştir. RTE ilkokuldayken coğrafya dersine herhalde resim öğretmeni geliyordu. Baksanıza çok bilgili, kendi deyimiyle altyapısı ve birikimi olan Türkiye' nin Başbakanı ülkedeki yedi coğrafi bölgeyi, yedi siyasi bölge olarak adlandırmıştır. Bu durumda RTE' ye şaka yollu da olsa bir suçlamada bulunabiliriz: " Seni bölücü seni, sen nasıl olur da ülkeyi yedi parçaya bölersin?.." xxxxxxxx RTE' nin ya da O' nun kafasındaki bir başka AKP' linin, kayıtlı seçmenin %25' nin oyuyla Cumhurbaşkanı olmaması gerektiği yazılıp konuşuluyor. Doğrudur, bu unutkan halkın %75' i RTE'ye karşıdır. Ama aynı biçimde hem de % 21.5 oy oranı ile Cumhurbaşkanı olan Nakşibendilerin gözde adamı Turgut Özal' ı, yine bu halk Cumhurbaşkanı olarak kabullenmiştir. Bizden söylemesi...
|
|
Bir Fıkra -Bir Yazı |
|
|
|
Yazar İrem GÜVENER sizin için seçti
|
|
Friday, 15 December 2006 |
|
12 Eylul Doneminde Ali Baransel sadece TRT'nin degil, tum basin yayindan sorumlu olarak atanir. Bir gun gazetelerden birinde bir fikra yayinlanir. ** Kenan Evren bu fikrayi gorunce cilgina doner. Fikra soyledir; ** Guney Amerika'da bir uzmana sormuslar; darbe yapmak mi daha kolaydir, yoksa hiyar tursusu yapmak mi? Uzman, soruyu cevaplamis; darbe yapmak daha kolaydir. Cunku hiyar tursusu yapmak icin ayni boy taze hiyarlari sececeksin, onlari uygun kivamda tuz, limon, sirkeli suyun icinde uygun sure bekleteceksin, vs, vs, oldukca uzun is. Ama darbe yapmak icin uc hiyari yan yana getirmek yeterlidir. Kenan Evren bu fikrayi okuyunca derhal Ali Baransel'i cagirir, baslar kizmaya; bu ne rezalat, boyle bir sacmaligin yayinlanmasina nasil izin verirsin, neden kontrol etmiyorsun.. ... Ali Baransel ne oldugunu anlamak icin gazetedeki fikraya bir goz atar ve; "Sayin pasam, bosuna uzuluyorsunuz, bakin burada uc hiyar diyor, bes hiyar demiyor ki" Bunun uzerine Kenan Evren gazeteyi alip fikraya tekrar bakinca hak verir; "Evet ya, dogru diyorsun, bir an farkedememisim"* "OMURGASIZ AYDINLAR" ımızın DİKKATİNE !!! Saygılarımla |
|
Devamını oku...
|
|
ANKARA'DA HAKİMLER VAR |
|
|
|
Yazar Editör
|
|
Wednesday, 13 December 2006 |
|
SARP KURAY'IN MAHKEMECE VERİLEN MÜEBBET KARARI YARGITAY'CA BOZULDU..... |
|
Sizofrenik AB Treni kazaya uğrar telaşi tutarsızdır. |
|
|
|
Yazar Ali KINALI
|
|
Saturday, 09 December 2006 |
|
Sizofrenik AB Treni kazaya uğrar telaşi tutarsızdır. Türkiyenin AB’ne üyeligi etrafında yürütülen tartışmalara bakıldığında, gerçeklerin bilinçli biçimde dement edildiğine tanık oluyoruz. Gelismeleri oldugu gibi ve gerçek boyutuyla vermemek için,Ttürk medyası adeta rekabet içindedir. Kapalı toplumlarda gelenek oldugu gibi, olaylar yaşandığı şekliyle değil, filtrelenerek verilmektedir. Sorunun gerçek iceriğiyle görülmesine engel olmak amaciyla, devlet yetkililerinin ve bagımlı medyanın ağız ve eylembirliği içinde olduğu anlaşılıyor. Ortadaki bu dement politikasina üstlük olarak, kamuoyunu manüpüle edebilme taktikleride cabadan oynanmaktadır. Bütün bu çabaların gerisinde yatan amacın, geniş yıgınları kontrol etmek ve tekbaşına egemenlerin cıkarına olan gündemler ile sınırlı bir ortamı sürgit yaşatmak amaciyla oldugu görüşündeyim. En ilginç olanıysa, AB dışında kalındığında hayatın son bulmuş olacagı korkusunun ortama injekte ediliyor oluşudur. Bu durumu burada bu yazıyla ele almis olacagiz!. Entel çevreler, bildik köşe yazarları ve diğer burjuva enformasyon mekanizması içinde yer almış olan güçlerin telaşına bakılacak olursa, birliğe evet denmemesi halinde tiren kazazı meydana gelecektir. Bize göre bu türden konsprasyon teorilerinin sınıfsal bir amacı bulunmaktadır, Ve özünde emekçi yığınlarına karşı bilinçli olarak verilen pisikolojik savaşla ilişkili bir durumdur. Bu ve benzeri biçimdeki pisikolojik saldırıların bir amaç dahilinde yapıldığını biliyoruz. Pisikolojık savaşın, vazgeçilmez bir yıldırma ve teslim alma yöntemi olduğu açıktır. İşbirlikçi burjuvanın emekçi yığınları üzerinde tahakkümunü sürgit bir biçimde tutmak amacıyla, pısıkolojik yöntemlere sarıldığı biliniyor. Ve bu yöntemleri sınıfsal savaşın dışında görmek’te mümkün değildir. Şizofrenik tren kazası tehdidi bayatlamış burjuva taktiğidir. |
|
Devamını oku...
|
|
Gençlik! Gençlik! Gençlik! |
|
|
|
Yazar yuzde52.com
|
|
Saturday, 02 December 2006 |
|
%52 HAYAT DOLU BİR ÖFKENİN ÖZGÜRLÜK İÇİN AYAKLANMASIDIR İstanbul Üniversitesi'ndeki cüppeli generallere, Memolilere, özel güvelere karşı hayalgücü eylemleri İstanbul Üniversitesi'nde geçen seneden beri artarak süren baskılar, kampüs içerisinde adeta bir 12 Eylül atmosferi yaratmaya başladı. Okuldan atılmalar, soruşturmalar, uzaklaştırmalar artık neredeyse bir rutine dönüştü. Memolilerin (polis) yanı sıra rektörlüğün bütün kampüslere diktiği güveler (özel güvenlik) saldırılar ve tacizler noktasında iyice arsızlaştı. Kapıdan girerken açık taciz derecesinde aranan gençler, içeride de sürekli özel güvenlik tacizine maruz kalıyorlar ve her yere dikilmiş kameralarla gün boyunca gözetleniyorlar. |
|
Devamını oku...
|
|
Milli Hükümet Programı (MHP) ve Sonuçları. |
|
|
|
Yazar Askar YILMAZ
|
|
Friday, 01 December 2006 |
|
Bir partinin veya siyasi ekibin Milli Hükümet Programları (MHP) yapması, hükümet olmak için yeterli olabilirmi? Yapmak sözcüğü, etkin ve edilgenliği birlikte içerir. Pek çok eylem yapılabilir ama bu eylemlerin toplamı, istenilen hedefe ulaşmada yeterli olmayabilir. İP in Milli Hükümet Proğramı (MHP) oluşturması, hükümet olmasına yetmez . Proğramlar toplumsal gereksinimlere ve toplumsal çelişmelerin çözümlenmesine, bilimsel ve kapsamlı yanıtlar vermiyorsa, ulaşılacak zemin, Milli Hükümet olmak yerine, MHP nin bulunduğu yere taşınmak olabilir. MHP nin bulunduğu yer, toplumsal çelişmelerin, çatışmaya dönüştüğü, bağnaz milliyetçiliğin zemindir. Proğramlar kısa vadeli dar siyasal çıkarlar gereği, bir biçimde hükümet olma varsayımları gereği yapılmaz. Proğramlar uzun bir dönem, bir süreç düşünülerek hazırlanır. Her siyasal proğram, yaşanılan coğrafyanın istikrarı gözetilerek hazırlanır. Proğramlar, uzun vadede olası istikrarsızlıkları ve çelişmeleri hesap ederek yapılır. Bir siyasal proğramın uygulanabilirliği sınıfsal çelişmelerin gözetilmesi ve en geniş uzlaşmalar düşünülerek hazırlanır. Özellikle Milli Hükümet Proğramları bu koşullara daha çok bağlı kalmalı. |
|
Devamını oku...
|
|
Irak : İmparatorluğun Ortadoğudaki Oyun Sahası |
|
|
|
Yazar Mehmet ÖZGÜR
|
|
Friday, 01 December 2006 |
|

İçinden geçtiğimiz yüzyıl da dahil olmak üzere, yazılı tarihsel süreç ne yazık ki tarihsel materyalizmin öngördüğü esaslar etrafında yazılmadığı için Irak tarihini incelerken da kralların ve soytarıların tarihini inceleyebileceğiz. Emekçilerin tarihinin yazıldığı sürecin özlemiyle, bütün olumsuzluklara rağmen tarihi anlamak bize olaylar arasında bağlantılar kurma ve bu günün temellerinin neyin üzerine kurulduğunu görme şansı verecektir. Elbetteki imkan olsa da bütün tarih boyunca her ülkede sınıf savaşımlarının tarihini net bir şekilde öğrenebilsek. Bütün eksikliklerine rağmen tarihsel süreci anlamak, bize olayları ayırt etme ve farkına varma süreci sağlayacaktır. Uzunca bir süredir yazdığım bütün yazılarda öncelikle tarihsel süreci anlatıyorum. Bunun sebebi bütün fotoğrafı göstermezsem konunun yavan kalacağı düşüncem ve neden sebep sonuç ilişkisi kurulamayacağı gerçeğidir. Tarihsel sürecin anlatıldığı bölümlerde, o ülkede gerçekleşen kültürel ve etnik kökenli gözüken isyan ve bunları besleyen düşünce yapılarını her ne kadar ütopik sosyalist unsurlar olsalar da anlatmaya özen gösteriyorum. Kendimce sebebin açık olduğunu, yani bu ayaklanmaların aslında sınıfsal kökenli köylü ayaklanmaları olduğunu savunuyorum. Elimden geldiği kadar bu yazıların tarihsel materyalizme küçükte olsa bir katkı sunmasını amaçlıyorum.Ayrıntıları iyi değerlendirip tarihsel materyalizmin ilkeleri ölçüsünde tespitler yapmaya çalışıyorum. Umarım tarih beni affeder. Emekçilerin tarihini yazan tarihçiler eminim çok kısa bir zaman diliminde bize kaynaklar sunar.
|
|
Devamını oku...
|
| << Başa Dön < Önceki 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 Sonraki > Sona Git >>
| | Sonuçlar 1081 - 1092 / 1507 | |
|
|
|
|
Kısa Kısa |
|
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir." 22 Ekim 1922 Gazi Mustafa Kemal Atatürk |
|
|
İstatistikler |
Makaleler: 1910
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 4838606
|
|
|