| |
|
|
En our boys Paşa |
|
|
|
Yazar Dilek ÖZBEK
|
|
Monday, 05 March 2007 |
|

12 EYLÜL SÖZCÜSÜ; FİKRİNİ SÖYLERKEN, ZİKRİNİ DE SÖYLEDİ
Türkiye, günlerdir Amerikancı finans oligarşisinin en “our boys” Paşasının son bombasını tartışıyor. 80’den beri kesintisiz olarak süregelmekte olan 12 Eylül - 24 Ocak asker arkasına saklanmış kanlı “faşist” yönetiminin en birinci temsilcisi; nihayet 12 Eylül’ün başından beri oynanagelen “Küçük Amerika” temsilinin “son perde” sini ve kendisinin başrolde oynatıldığı bu temsilin nasıl sonuçlanacağını açıkça itiraf etti. Kemal Yavuz gibi Kanal Türk danışmanlarını “şaşırtan (!)” Türkiye’yi “ikiye” de değil, tam 8 parçaya bölmenin bu Amerikancı “sivil” planı; ülkenin “resmi” olmayan gerçek “tarih”ini bilenler açısından, doğrusu aslında hiç de şaşırtıcı değildi, “yeni bir şey”, hiç değildi. Amerikan dervişi, aslında “fikrini” söylerken “zikrini” de ilk kez “açıkça” beyan etmiş oldu. Aslında her şey, II. Emperyalist Pazar Paylaşım Savaşında da Türkiye’yi tam olarak güdümüne alamayan ve Sovyetler Birliği’ni, parçalayıp yutmayı başarabilmek bir yana; tam tersine kendi “emperyalizmden bağımsızlaşmış” cephesine yeni ülkelerin katılmasıyla uluslar arası planda fazladan “Pazar” kaybına uğrayan emperyalist – kapitalist sistemin; 1945’de sonlanan bu savaş sonrasında, kendi sistemini korumak için stratejik planlamalara dayalı bir “yeni dünya düzenlemesi”ne yönelmesi ve hızla bunun teşkilatlanmalarını örmesiyle başladı. |
|
Devamını oku...
|
|
Demokrasi ve Şiddet |
|
|
|
Yazar Suat PARLAR-Yiğit TUNCAY
|
|
Saturday, 03 March 2007 |
Suat PARLAR*** - *** Türkiye'de içi boş bir "ulusalcı" dalga yükselirken, "ulusalcılık", "millilik" gibi benzeri kavramlar ortada uçuşurken, bu konulara ilişkin çözümlemeleri özellikle bizim kendi tarihimizden bazı olgulara ve kanlı şifrelere dayandırmanın doğru olduğu inancındayım.
- ***Kontrgerilla denildiği zaman, hem teknik yanlarıyla, hem siyasi yanlarıyla, merkezinde politik iradeye oturan, emperyalizmle bağlantılı, ağırlıklı olarak NATO planlama odaklarına dayalı bir şebekeden söz ediyoruz.
- ***Abdi İpekçi suikastı son derece önemlidir ve bir sermaye operasyonudur. Yani "kontrgerilla operasyonu", aynı zamanda "sermaye operasyonu"yla özdeştir.
- ***Kontrgerilla büyük sermayeyle doğrudan bütünlük içindedir" derken, aslında, şunu söylemek istiyorum: Sermayenin önde gelen isimlerinin hepsi kadrodur. Bunlar doğrudan doğruya hem o dönemin kanlı iç savaş örgütlenmelerini desteklemişlerdir, hem de "para-militer bozkurtlar"ı finanse etmişlerdir.
- ***Türkiye'de laiklik tehdit altında olduğu için tanklar yürümedi Sincan'da. Türkiye'de büyük sermaye tehdit altında olduğu için Sincan'da tanklar yürüdü.
- ***Türkiye bu bölgenin posta güvercinidir. Türkiye gider, Şam'ı, Amerika adına tehdit eder. Türkiye gider, İran'ı tehdit eder. Tehditleri taşıyan bir posta güvercini gibidir
- *** Türkiye'de artık bir iç siyaset sorunu yoktur. Türkiye'nin militer kurumlarının uluslararası ilişkileri açısından düşünüldüğünde, Türkiye'nin Cumhurbaşkanlığı seçimi, tüm bu kurumsal ilişkiler ağında aynı zamanda dışarının seçimi anlamına gelir.
- ***Ortadoğu solculuğuyla bütünleşmiş, anti-batıcı, moda solculuk anlayışlarının hepsini reddeden bir sol anlayışın Türkiye'nin kendi renklerinden ve tarihinden de beslenerek üçüncü tarz-ı siyaset olarak gündeme gelmesi gerektiği inancındayım.
|
|
Devamını oku...
|
|
Osmanlı Tarihinin Maddesi |
|
|
|
Yazar Ahmet KALE
|
|
Friday, 02 March 2007 |
|
(SOSYAL İNSAN YAYINLARI'NA BU ESERİ HALKIMIZA VE İNSANLIĞA KAZANDIRDIĞI İÇİN TEŞEKKÜR EDER ÇALIŞMALARINDA BAŞARILAR DİLERİZ: Editör)
Sosyal İnsan Yayınları olarak, “Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın Bütün Eserleri”ni basmaya, Osmanlı Tarihi ile başlamayı uygun gördük. 1935 yılında, Marksizm Bibliyoteği Yayınevi’nin ilk kitabı olarak basılan Gündelikçi İş İle Sermaye kitabının arka kapağında, “Denemeler” serisinde, ikinci sırada “Osmanlı Tarihinin Materyalizmi”ni de duyurur, Kıvılcımlı. Ancak ne 1935- ’36 yıllarındaki Marksizm Bibliyoteği Yayınları arasında, ne de bir yıl sonra kurulan Emekçi Kütüphanesi Yayınlarında basılamamıştır Osmanlı Tarihinin Materyalizmi. Kitabın içindeki alıntılardan ve metnin kendisinden, Osmanlı Tarihi’nin 1940’lı yıllarda tamamlandığı anlaşılmaktadır. Ne yazık ki, bu önemli eser, Kıvılcımlı’nın sağlığında yayınlanamadan kalmış. 1970 yılının sonlarına doğru, yayınlamak üzere kitap üzerinde çalışmalara yeniden başlamış. İlk dört kitabı yeni yazıya aktarıp daktilo ettirirken, kimi yeni tarihli alıntılar da eklemiş. 1959 İstatistik Yıllığı veya 1969 tarihli kimi kitaplardan alıntılar yapılmış. Daktilo metinde eser ismi olarak “Osmanlı Tarihinin Maddesi” ni kullanmış. |
|
Devamını oku...
|
|
Hatırla Sevgili: O "Kristal Geceyi" |
|
|
|
Yazar Dilek ÖZBEK
|
|
Wednesday, 28 February 2007 |
|
Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihsel sürecindeki en belirleyici olaylardan birisidir 1950 – 60 yılları arasında iktidar olmuş “Demokrat Parti” dönemi. Bu çok kritik 10 yıl; 27 Mayıs 1960 Askeri İhtilali ve Anayasa Devrimiyle, İhtilal Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda Türkiye’nin seçilmiş Başbakanı Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın idam edilmesiyle son buldu. Ve hemen arkasından 10’ar yılda bir gelen iki “sivil sınıf güdümlü” askeri darbeyi de peşinden sürükledi.
Toplumsal yaşamımızda ciddi bir “travma”ya, sonrasında “engramlı” yaklaşımlara kapı açan, son derecede dramatik ve üzücü bir olaydı bu… Aslında ülkemizde, çok yakın bir tarihte kaldırıldı “idam cezası”. Ve “idam cezası”, Menderes’lere uygulandığında da, 63’de Fethi Gürcan’lara uygulandığında da, 12 Mart sonrası Deniz Gezmiş’lere, 12 Eylül cunta döneminde idam edilen 55 kişiye uygulandığında da; en az “başbakan ve bakanlara” uygulanışında olduğu kadar üzücü, dramatik ve travmatik etkileri olan bir olaydır. “İdam cezası”; insani açıdan, onaylamadığım bir uygulamaydı ve geç de olsa, iyi ki kaldırıldı.
Ancak, 60 İhtilali sonrası, henüz kaldırılmamıştı. Ve yukarıda saydığım tüm bu “idam cezası” uygulamalarının içinde; en “haklı gerekçelerle” verilmiş “idam cezaları” da; başbakan Adnan Menderes ve Bakanları’na verilen idam cezalarıdır. Zira bu olayda idam edilenler, 12 Mart ve 12 Eylül’deki 19 – 20 yaşlarındaki, ülke yönetimine dair herhangi hiçbir sorumluluk mevkiinde olmayan, üstelik daha “aklı başında” olması gereken kesimlerce “provoke edilmiş” ve “kışkırtılmış” gencecik insanlar da değildir. 63’te idam edilen Fethi Gürcan ve Talat Aydemir’den çok daha “sorumluluk mercii” oldukları da su götürmez bir gerçekliktir. |
|
Devamını oku...
|
|
Nükleer Enerji Karşıtlığının Politik Tutarlığı |
|
|
|
Yazar Şafak MERT ve Altan Görkem GÜRCAN
|
|
Monday, 26 February 2007 |
|
(ya da Başkasının Sorununa Çözüm Ararken Nükleer Enerjiyi Tartışmanın Dayanılmaz Hafifliği) “Nükleer enerji konusunda, popularize edilmiş bilginin kullanımı ile yandaşlık ve karşıtlık oluşturma noktasına sürüklenilirse, her fikir için yeterli “kanıt” vardır. Sorunun kaynağı, teknolojinin göbeğinden bağlı olduğu üretim ilişkilerini ve kafamızda çoktan aklanmış olan “diğer” teknolojileri, “öcü” olmuş olan teknolojilerin yarısı kadar bile sorgulamıyor olmamızdır. Örneğin, uygar bir yaşam için insanlığın ortak değer yargısı batılı bir yaşam tarzını esas kabul ediliyorsa ve böylece dünyanın geri kalan 5/6’sının da bu 1/6’sı gibi yaşaması hedefleniyorsa, enerji nereden sağlanırsa sağlansın, muhtemelen bu gezegen böyle bir yaşam için sadece 5–10 yıl yeter! Görüldüğü gibi dünyanın ciddi bir kısmı zaten hiçbir zaman tüketme şansı bulamayacağı bir enerjinin alternatif teknikleri arasında taraf olmaya zorlanmaktadır. O zaman, bizlere düşen “vazife” ise sorunu sahiplenip, alternatifini üretmek yerine, herkese kendi sorununu iade etmektir.” |
|
Devamını oku...
|
|
Medya Savaşı Nasıl Pazarlıyor? |
|
|
|
Yazar Peren BİRSAYGILI
|
|
Friday, 23 February 2007 |
|
Kitle iletişim araçlarının yansıttığı gerçekler ile “reel gerçekler” arasındaki fark ve dünyadaki medya çalışanlarının özellikle de savaş muhabirlerinin 2.Dünya savaşından beri süregelen - ne nereye kadar gösterilirse etik olacaktır - tartışması, medyanın varoluşsal sorunlarından biri olmuştur. Gazeteciliğin ve haber aktarmanın en önemli kuralının objektiflik yani gerçeği yada gerçeğe en yakın olanı aktarma olduğunu düşünürsek, medya etiği olarak adlandırılan kavramın, en önemli sınavını savaş halleri esnasında vereceği tartışılmaz bir gerçektir. Türk medyasının savaş zamanlarında izlediği yayın politikaları dikkatle incelendiğinde, bu etiğe ne kadar riayet edildiği çok ciddi bir tartışma ve inceleme konusu olacak boyutlardadır. Bugünlerde ‘tehlikenin farkına var’ sloganları ile toplumu kamplara ayırarak, kendinden olmayanı mutlak bir ötekileştirme ve düşman gösterme anlayışı ile yayın hayatına devam eden bir gazetenin, 2. Dünya savaşı esnasında para karşılığı, Hitler Almanya’sı ve Nazileri destekleyen bir yayın politikası izlemiş olması, Kore savaşı esnasında bizimle hiç ilgisi olmayan bir coğrafyada savaşan gençlerimize dair anlatılan kahramanlık hikayelerinin ardında gizlenen gerçekler ve sonrasında oluşan süreçler içinde Tük medyasının tavrı, bizleri maalesef günümüz kitle iletişim araçlarının kişi psikolojisi üzerinde olan tehlikelerini düşünmeye sevk etmektedir.
|
|
Devamını oku...
|
|
Babailer-Anadolu Devriminin Kavşak Noktası |
|
|
|
Yazar Duygu ÇALIŞKAN- Mehmet ÖZGÜR
|
|
Thursday, 22 February 2007 |
“Babai ayaklanmasının, Türkmenliğin artan öneminin ve Sultanlığın feodal çözülüşünün ifadesi olduğu söylenmelidir. İsyan aynı zamanda anti-feodal özellikler edindi ve böylece bir sınıf savaşıdır” Ernst Werner Babai ayaklanması kavşak noktası ve kendinden sonraki tüm kalkışmaların tetikleyici ve Anadolu’ya isyancı tohumların ekilmesinde eşit ve özgür bir dünyanın özlemini bize öğretmesi açısından çok önemlidir. Bu konu hakkında bilgi ve belgelerin azlığı yada kasıtlı belgeleri saklanan bir dönem olması bizi bu uzun bekleyişe sürükledi. Üstelik eldeki belgelerdeki bilgilerin çelişkilerle dolu olması ince elemek sık dokumak gereğini getirmiştir. Örneğin Hace* Bektaş Baba İlyas tarafından Rum diyarının önderi Karaca Ahmet Sultanı ikna etmeye gönderildiği için çatışmalar bulunmadığı, kardeşi Menteş’in çatışmalarda öldüğünü belirten kaynakların yanı sıra, küçük olduğu için savaşa katılamadığı az sayıda kalan kişiyle birlikte Karaca Ahmet Sultan’ın meclisinden Bacıyan Rum Teşkilatının onları kurtardığı ve koruduğu, bunların daha sonra Musayı Kazım soyundan gelen Hace Bektaş etrafında toplanarak hareketin devamı sağlandığı gibi birbiriyle çelişen bilgeler var. Bizce önemli olan Türkmenlerin sömürgeci Moğollara karşı ilk budun hareketi (ulusal direnişi) , Ankara’da kurulan Ahi Devleti ve ilk meclisleşme ( Bacıyan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum ve Gaziyan-ı Rum) , Türk dilinin resmi dil olarak ilanı, Hümanizmin kökenlerini atanlar bu ayaklanma içinde yetişmiştir.
|
|
Devamını oku...
|
|
Kadife Darbeci Soros Paşa |
|
|
|
Yazar Mehmet ÖZGÜR
|
|
Thursday, 22 February 2007 |
|
Para kumarbazı ve darbe sihirbazı George Soros Türkiye’de yeni ortaklar bulmaya devam ediyor. Soros ile Atlı Köşk’te bir görüşme yapan Sabancı Holding yönetim kurulu başkanı Güler Sabancı Soros ile ortak yatırım yapmaya karar verdiklerini açıkladı. Bilindiği gibi Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da seçilmiş yönetimlerin devrilmelerini de finanse eden Soros’un ne fabrikası ne de bir işletmesi bulunuyor. Soros’un tüm işinin döviz kurları ve borsalar üzerinde kumar oynamak olduğu belirtiliyor.
1930''da Macaristan''da doğan George Soros, delikanlılığa geçiş yıllarını o sıralar Nazi işgali altında bulunan ülkesinde karaborsacılık yaparak geçirir. 16 yaşına geldiğinde, kendi iddiasına göre Macaristan Sovyet işgali altına girmiş olduğundan, Londra''ya kaçar. Ancak, asıl sebep farklıdır: Sovyetler, yakaladıkları bütün üst düzey Nazi işbirlikçilerini asmaktadır ve Soros ailesi de bu işbirlikçilerden biridir. Asılmaktan kurtulmanın tek yolu ise Sovyet askeri istihbaratı GRU ile ve sonradan KGB adını alacak NKVD ‘ye rağmen Sovyetler''den kaçabilmektir.
1944''te Macaristan''daki Nazi işgali sırasında, baba Tivador Soros, oğlu George için sahte kimlik düzenleyerek Tarım Bakanlığı''nda işe başlatır. George Soros''un bu ilk işindeki görevi, toplama kamplarına sürülen Yahudiler''in el konulacak mallarını belirlemektir.
Harp sonunda, kaçırıldığı İngiltere''deki London School of Economics''de, Britanya aristokrasisinin tanınmış ismi Sir Karl Pope ile Türkiye''deki ultra-liberallerin hayranlığını kazanmış olan Fredrich von Hayek''ten "açık toplum düzeni"ni öğrenir.
|
|
Devamını oku...
|
|
Yabancı Sermayenin Faziletleri Hakkında Efsaneler ve Gerçekler |
|
|
|
Yazar James PETRAS
|
|
Thursday, 22 February 2007 |
|
www.rebelion.org adresinden Ahmet KIRMIZIGÜL tarafından sendika.org için çevrilmiştir.
Yabancı sermayenin faziletleri hakkında, ortodoks iktisatçılarla çok uluslu şirketlerin halkla ilişkiler uzmanları tarafından ileri sürülüp kitlesel medyaya bağlı gazeteciler ve yayın sorumlularınca yaygın bir şekilde pazarlanan bazı efsaneler var: Efsane 1 - Yabancı sermaye, yeni işletmeler yaratır, yeni pazarlar açar ya da var olan pazarları büyütür ve böylece yeni araştırmaları ve yerel teknolojik bilgi birikiminin artmasını teşvik eder. Oysa işin aslı, yabancı sermayenin çoğunun özelleştirilmiş kamu işletmelerini ya da karlı özel işletmeleri satın almaya yöneldiğidir. Bunu yaparken geri kalan karlı kamu işletmelerinin özelleştirilmesi için de baskı kurar, mevcut pazarları ele geçirir. Girdiği ülkede teknolojik bilgi birikiminin artmasını teşvik ettiği iddiasına gelince, yabancı sermayenin bu konuda yaptığı kendi ülkesinde tasarlanmış ve geliştirilmiş teknolojiyi yöneldiği ülkede satmak ya da kiralamaktan ibarettir. 1980'li yılların sonlarından beri, Latin Amerika'ya giren yabancı sermayenin yarısından fazlası, zaten var olan işletmeleri, üstelik de çoğu kez gerçek piyasa değerlerinin altında fiyatlarla satın almaya yönelmiştir. Girdiği ülkedeki kamusal ve özel sermayenin yanında bir tamamlayıcılık rolü oynamaktansa, yerel sermayenin ve kamu girişimciliğinin ''elde patlamasına'' yol açar ve yeni yeni gelişmekte olan teknolojik araştırma merkezlerinin altını oyar. |
|
Devamını oku...
|
|
Komünist bir kadın Aleksandra Kollontay (1872-1952) |
|
|
|
Yazar Duygu ÇALIŞKAN
|
|
Wednesday, 21 February 2007 |
|
Devrim savaşçısı, ateşli bir propagandacı, demokrat, feminist, cinsel reformcu, diplomat, sanatsever, boyun eğmez, tarihsel bir kişilik, alımlı, güzel bir kadın... Nesnel ve dürüst bir portre çizmek..Kişisel gelişim ve etkinliği tüm dünya kadınlarına model teşkil edecek bir kadın ancak böyle anlatılırsa bundan kazanım sağlanabilir.Kollontay da bunu hak ederdi zaten.
Toplumun karşılaştığı badirelerle savaşım dâhil olmak üzere, Kollontay denince akla ilk gelen kadının kendini oluşturması ve özgürlük savaşı başat mesele olarak tanımlanmış bir hayattır. Kendi diliyle;“Yolumda yürümek, çalışmak, savaşmak, erkeklerle yan yana yaratmak ve genel insanca bir amaç için (neredeyse 30 yıldır komünist sayılırım) çaba harcamak, ancak bu sırada kişisel özel kadın yaşantımı kendi isteklerim ve yaradılışımın yasaları doğrultusunda düzenlemek; işte benim bakış açım.”. İsviçre’deki Lenin ile Rusya’daki devrimciler arasında bağlantıyı sağlayan önemli bir isim,İlk Bolşevik halk komiseri (bakan),dünyada ilk kadın elçi,cinsel özgürleşmeyle ilgili görüşlerini partisine rağmen çekinmeden,bir Rosa Luxemburg ruhuyla savunan bir insan..Bunlar kadının çağın geleneksel yükümlülüklerini aşabildiğini kanıtlamaya yarayabilir. |
|
Devamını oku...
|
|
Çatal'da Ordu |
|
|
|
Yazar Dilek ÖZBEK
|
|
Friday, 16 February 2007 |
|

Gazi Mustafa Kemal Paşa Sakarya Meydan Muharebesi’nde (10 Eylül 1921)
“ULUSALCILIK” – “SİVİL – TOPLUMCULUK” ÇATALINDA HARCAMAYA ALINAN GÜÇ: ORDU İki ucu aynı finans – oligarşisinin hegemonyasına bağlı konseptin, katlettiği bu dönemin ilk Ermeni kökenli “devrimci” şehidinin ardından, bu cinayet “gerekçe gösterilerek harcamaya alınan güç: ORDU oldu. Daha cinayetin işlendiği ilk andan itibaren, “soruşturma” aşamasının en başındayken; bu cinayetin “perde arkasında” Türkiye Cumhuriyeti Ordusu olduğu kanaatini oluşturmaya yarayan aralıksız bir “dezenformasyon” (bilgi çarpıtma-yanıltma haber) bombardımanı başlatıldı. Şayet sonuçta oluşturulmuş olan bu kanaat doğruysa, akla gelen ilk soru: “demek ki baştan bu cinayetin işleneceği de, kimlerin işleyeceği de bu dezenformasyon çevreleri ve ‘sivil’ hükümet tarafından da biliniyordu, öyleyse neden önlem alınmadı?” oluyor. İkinci soru ve kanaat ise; “bu ve benzeri her türden cinayetin arkasındaki ‘güç’ olan ordu; bu denli karanlık bir ‘güç’ iken, nasıl oluyor da bu enformasyon bombardımanına engel olabilecek bir irade geliştiremiyor? Yoksa 60’lardan beri bir yandan her aşamada içerisindeki ‘devrimci’ unsurlar tasfiye edilip; diğer yandan da kasıtlı bir biçimde adım adım ‘çetesel kirlenmeye’ uğratılan ‘ordu’ nun topyekûn olarak ‘halk ve demokrasi düşmanı’ olduğu kanaati mi yerleştirilmek isteniyor” şeklindedir. Zamanlama ise, daha da enteresan: Bir taraftan, “demokrasi” (!) yanlısı yeni dünya düzeni “imparatorluğu” ve “avenesi” “Orduyu küçültün, azaltın, kısaltın, sivilleştirin” talimatları veriyor; öte yandan henüz soruşturması süren bir cinayeti; bir “kurum” olarak “topyekûn” ordunun üzerine yıkarak izah etmenin her türlü alavere – dalaveresi, manevrası - numarası çevriliyor. |
|
Devamını oku...
|
|
Orta Asya'da Ölüm Kalım Oyunu |
|
|
|
Yazar M K BHADRAKUMAR
|
|
Thursday, 15 February 2007 |
|
Çeviren: Mehmet Aslanoğulları Kırgız asıllı tanker sürücüsü Alexander Ivanov’un, Eylül ayında, Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’in varoşlarında bulunan Manas Amerikan Hava Gücü’nde görevli Onbaşı Zachary Hatfield tarafından kazayla öldürülmesinin, Birleşik Devletler’in Orta Asya’daki bölgesel politikasında birinci dereceden bir krizi tetiklemesinden korkuluyor. Manas, Çin’in Xinjiang sınırına yakın olan Orta Asya’daki tek Amerikan askeri üssü. Gariptir, 2006 yılı da bu olayla başladı, çünkü Amerika, Şangay İşbirliği Örgütü’nün Birleşik Devletler’in Orta Asya’daki askeri varlığını geri çekmesiyle ilgili takvimin belirlenmesi çağrısıyla boğuşuyordu. Kırgız Cumhurbaşkanı Kurmanbek Bakiyev, ulusal televizyonda yayımlanan mesajında, ABD’den Manas üssü ile ilgili anlaşmayı görüşme konusunu gündeme getiriyordu. Kırgız parlamentosundan alınan bir kararda ‘nüfusumuzun büyük çoğunluğunda negatif bir Amerikan algısı var’ deniyor ve Bakiyev, üssün devamlılığı konusunu müzakere etmeleri gerektiğini dile getiriyordu. Dışişeri Bakanlığı, hukuki durumu belli olmadan Hatfield’ın Kırgızistan’dan ayrılmaması gerektiği konusunda bir girişimde bulundu. Bu, Latin Amerika’daki retorikten oldukça farklıdır. Bakayev daha 2005 Mart ayında ABD’nin desteğindeki ‘Lale Devrimi’ ile iktidara gelmişti. Ama ABD fonlarıyla desteklenen ‘sivil toplum’ kuruluşları bugünlerde Rusya ve Çin ile gittikçe artan dış ilişkilerde bulunmakla suçladıkları yönetime karşı muhalefet kuyruğuna girmiş bulunuyorlar. Kasım ayında çok gürültülü bir şekilde, kendisini küçük düşürerek cumhurbaşkanının yetkilerini azaltması yönünde baskı kurdular. Yani Washington, perde arkasında kendi iktidarını devirmeye çalışan eylemcilere maddi destek verip onları kışkırtacağına, şu an Bakiyev’e yardım etmenin yollarını aramalı. Bakiyev’in iktidardan uzaklaştırılması ABD’nin Manas’taki kontrol gücünü sağlama alabilir ama bugün yardım eli uzatması ABD menfaatlerini daha da sağlamlaştıracaktır. Hiçbir gerçek bu durumdan daha gerçeküstü olamaz. Hiçbir gerçek Orta Asya’nın jeopolitik karmaşıklığını bu durum kadar canlı bir şekilde yansıtamaz. |
|
Devamını oku...
|
| << Başa Dön < Önceki 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 Sonraki > Sona Git >>
| | Sonuçlar 1033 - 1044 / 1507 | |
|
|
|
|
Kısa Kısa |
|
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir." 22 Ekim 1922 Gazi Mustafa Kemal Atatürk |
|
|
İstatistikler |
Makaleler: 1910
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 4838616
|
|
|